Mehmet Değerli kovulmasına rağmen 15 Temmuz nasıl oldu?

Bu soru üzerine Gülen Hareketi mensubu bazı okuyuculardan, “Kesin olarak 15 Temmuz’u Cemaat’in yaptığına hükmettin yani” itirazı gelecektir.

Aslında bu soruyu böyle bir hüküm üzerine değil de şu yargı üzerine ortaya atıyorum: Fethullah Gülen, haber aldığı bu hazırlıkları ifşa etse ve baştan tavrını ortaya koysa 15 Temmuz olmazdı.

Dolayısı ile şu meşru bir sorudur: Mehmet Değerli’nin yalanları ortaya çıkmasına rağmen, neden “Ben bu oyunu bozarım!” demedi?

Öyle ya, polis, ekipten önemli bir kişinin deşifre olduğunu anladığı anda operasyonu durdurma kararı alır. Bir mafya teşkilatı ya da kaçakçılık örgütü dahi aynı tavrı sergiler.

Burada da Değerli üzerinden yürüyen bir süreçte, en önemli haber elemanının çürük çıkması halinde bütün operasyonun durdurulması icap etmez miydi?

Bu darbe veya değil; her ne ise, yürüyen sürecin bütün elementlerinin gözden geçirilmesi ve ikinci bir emre kadar askıya alınması gerekmez mi?

O halde nasıl oldu da hiçbir şey olmamış gibi, süreç aynen devam etti? 

Nasıl oldu da kısa bir süre sonra biz 5 üst düzey Cemaat imamını, darbe gecesi Akıncı Üssü’nde bulduk?

****

Bizim örneğimizde ilginç bir şekilde, Mehmet Değerli’nin oyunun dışında kalması, sonucu değiştirmiyor. Yani bir şekilde 15 Temmuz askeri darbe girişimi veya kontrollü darbe operasyonu gerçekleşiyor.

Öyle ya, bir tuzak varsa, tuzağı kuran beyin takımının, Değerli’nin faş olmasından sonra endişeye kapılması ve planları askıya alması gerekebilirdi.

…Veya tam tersine; Fethullah Gülen’in Değerli’nin söylediği her şeyi ve ona destek veren herkesi gözden geçirmesi, motoru durdurması ve sağa çekip beklemesi icap edebilirdi.

Her iki ihtimalde de 15 Temmuz’un vuku bulmaması beklenirdi.

Ancak görüldüğü üzere öyle olmadı.

Bir şekilde bu meş’um ve mel’un gece yaşandı. 

****

Öyleyse sorgumuza şuradan başlayabiliriz: Değerli ile 15 Temmuz arasında bir korelasyon olmayabilir mi?

Onun varlığı da yokluğu da eşit derecede sonuçtan bağımsız bir faktördür belki, olamaz mı?

Hayır, ben bu düşüncede değilim.

Yaşanan olaylar ve ortaya çıkan sonuçlar üzerinden retrospektif yapacak olursak, ikisi arasında kuvvetli bağlantılar olduğunu görebiliyoruz.  

Mehmet Değerli’nin hamleleri eğer darbe ile ilişkilendirilecek girişimler olmasa, belki ben de bu tezi ciddi şekilde düşünebilirdim.

Fakat Kamp’ta kaldığı 1 buçuk yıllık zaman zarfında yapıp ettiği her şey, doğrudan ‘darbe’ye yönelik.

Bir askerî darbeden söz ediyor, başında kimin olacağını söylüyor, tarihler veriyor ve bunun mümkün olabilmesi için gerekli şartları oluşturmaya çalışıyor. 

Askerî müdahalenin lideri olacağını iddia ettiği Hulusi Akar’la görüştüğünü belirtiyor. Ondan Fethullah Gülen’e mesajlar taşıyor. Darbeyi ima eden el yazısı mektuplar ulaştırıyor. Bunun karşılığında imzalı, antetli cevaplar yazılması için ısrarcı oluyor. 

Üzerine çarpı atılmış isim listeleri getirip darbeye giden yolda bunların tehlike arz etmemesi için görevden uzaklaştırılmalarını istiyor. 

Ardından geniş çaplı tasfiyeler oluyor. Cemaat’in sivil mahrem birimleri yukarıdan aşağıya dizayn ediliyor. 

Mehmet Değerli’nin müdahalelerine doğrudan bağlı bir şekilde, 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde karşımıza çıkan 5 sivil imam göreve geliyor. Bu nihai kadronun şekillenmesinden 6-7 ay sonra 15 Temmuz olayı gerçekleşiyor.

Yani Mehmet Değerli, sonuca direkt etki eden, somut, elle tutulur kararlara sebebiyet veriyor.

Bütün bu hamlelerin tamamı 15 Temmuz’la birebir ilişkili olaylar.

Akıncı Üssü’nde Mehmet Değerli’nin gölgesini net bir şekilde görebiliyoruz.

Dolasıyıyla ben birbiri ile alakasız iki ayrı olayı anlamlı bir örüntü imiş gibi algıladığımız apofenik bir durum görmüyorum ortada.

****

O halde durum nedir?

15 Temmuz ile Mehmet Değerli arasında bir kozalite varsa, Değerli’nin kovulması, sonucu neden etkilememiştir?

Burada kabaca iki ayrı yaklaşım öne çıkıyor. 

Bunlar birbirine zıt teoriler.

Birincisi, Cemaat’in pasif olduğu senaryo, ikincisi de aktif…

İlki şöyle: Kontrol sizde değilse, sonucu da siz belirleyemezsiniz.

Yani içinizdeki bir haber elemanını deşifre etseniz bile neticeye etki edemeyebilirsiniz. Çünkü siz burada olaylara hükmedebilen yahut yön verebilen taraf değilsiniz. Pasif, edilgen konumdasınız. Sizin dışınızda yürüyen bir plan varsa, o zaten size rağmen sonuca ulaşacaktır.

Fethullah Gülen, “Ben bu oyunu bozarım!” dememiştir, çünkü ortada bir oyun olduğunu hiç düşünmemiştir.

İkincisi: Kontrolün kesin olarak sizde olduğunu düşünüyorsanız, kimsenin sizi engelleyemeyeceğine inanırsınız. 

Bu teori, bir kişide sorun çıksa bile geri kalanlarla da yola devam edebileceğinize inandığınız varsayımına dayanıyor. 

O sorun yaşadığınız kişi ne kadar önemli olursa olsun, yaşanan fiyasko ne kadar büyük olursa olsun, saha ve şartların hâlâ sizin lehinizde olduğuna eminseniz, bir şekilde bu riski tolere edebileceğinize veya güçlü bünyeniz içerisinde absorbe edebileceğinize inanırsınız. 

Bu yaklaşımda siz aktif tarafsınızdır, ipler de sizin elinizdedir.

Size dur diyebilecek daha kuvvetli ve daha organize bir güç olmadığını varsaymaktasınızdır.

****

Bu senaryolar birbirine karşıt iki varsayıma dayanıyor olsa da aslında ikisinin önemli bir ortak noktası var. O da her ikisinde de Mehmet Değerli’nin tek başına sonucu belirleyecek bir değişken olmadığı.

Yani Değerli burada önemli, etkili bir vasıta ama vazgeçilmez bir yer işgal etmiyor.

Peki hangisi gerçek?

Birinci senaryo mu, ikincisi mi?

Gülen Cemaati burada aktif taraf mı pasif taraf mı?

Bu aynı zamanda 15 Temmuz’un bir tuzak mı yoksa beceriksizlik mi olduğunun da cevabını verecek.

Bu şimdilik kenarda beklesin; peki üçüncü bir ihtimal olamaz mı?

Yani birbirine zıt iki ayrı tez, bir sentezde buluşamaz mı?

Elbette bu mümkün.

Bizim kendi örneğimiz üzerinde konuşacak olursak; bu senaryoya göre, Cemaat içerisinde bir grup insan, kontrolün büyük ölçüde kendilerinde olduğunu sanırken aslında ipler rakip gücün elindedir.

Bundan dolayı, Mehmet Değerli’ye rağmen 15 Temmuz’un olması şaşırtıcı olmadığı gibi, bu zaten aksi düşünülemeyecek bir parametre halini almıştır.

Yani her ne yaşanırsa yaşansın, 15 Temmuz olacaktır. Mehmet Değerli’nin varlığının ortadan kalkması, sonucu değiştirmeyecektir.

Bu her iki grup ve dolayısıyla iki yaklaşım tarafından da garanti altına alınmıştır. 

Ortaya çıkan netice de bir sentez olduğuna göre, Mehmet Değerli’ye rağmen sonucun değişmemesi, aslında sürecin önemli ve vazgeçilmez parçasıdır.

Zaten öyle olması gerekiyordur.

Değerli burada sadece bir vasıta oluyor. 

Belirli bir dönem ve belirli bir amaç için kullanılan, işlevi sona erdiğinde de ıskartaya çıkarılan bir ara eleman… 

****

Bu 3 ana teoriye bağlı alt senaryolar da var.

7 ayrı senaryo paylaşacağım.

Tek tek bakalım…

A senaryosu:

Aslında Mehmet Değerli yalan söylemiyordu. Hakikaten de Hulusi Akar’la görüşüyor, Gülen’le ikisi arasında postacılık yapıyordu. 

Akar’ın gerçekten de darbe yapma kararı vardı. Bunun için de Cemaat’in desteğine ihtiyaç duyuyordu. 

Söylendiği gibi, Cemaat içerisinde güç mücadelesi içinde olan ekiplerden birini kendine yakın görüp diğerlerinin sakıncalı adamlar olduğuna karar vermişti. 

Fakat bu durumda oyunun dışına itileceklerini ve belki de darbeden sonra çeşitli tehlikelere maruz kalacaklarını farkeden bu Cemaat içi rakip klik devreye girdi ve darbe hazırlıklarını AKP tarafına bildirdi. Siyasi irade de bu kalkışmayı ‘Allah’ın lütfu’na çevirecek şekilde geniş çaplı bir hazırlık yaptı. 

Bunu 15 Temmuz akşamı farkeden Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, ihanete uğradığını düşünüp son dakikada saf değiştirdi. 

Bu yüzden de ertesi günden itibaren Cemaat’e yakın kadrolara çok acımasız davrandı. 

Fakat zamanla kendisini sırtından hançerleyenin Cemaat değil, Cemaat içerisindeki sinsi ve hain bir ekip olduğunu anladı. 

Bu yüzden, 15 Temmuz öncesi güç birliği yaptığı o diğer kanatla yeniden kontakt kurdu ve halen bir güçbirliği içindeler. Yarım kalan işi tamamlamak üzere uygun zamanı bekliyorlar. Şu anda ordu içinde yaptığı bütün tasfiyeler ve attığı bütün adımlar, bunun bir hazırlığı.

****

Peki burada Mehmet Değerli nereye tekabül ediyor?

Gülen, Değerli’nin yalan söylediğini farketmiş ve uzaklaştırmışsa o zaman bu senaryo çökmüyor mu?

Bana göre çöküyor.

Ama bunun karşı görüşü de şöyle: Mehmet Değerli, Hulusi Akar konusunda yalan söylemiyordu. Gerçekten bir irtibat ve onun üzerinden süren bir iletişim vardı. Gülen’i aldattığı noktalar bununla ilgili değil; hep kendine menfaat devşirmek için uydurduğu şeylerdi. Değerli, hırsının ve açgözlülüğünün kurbanı oldu. Yoksa Hulusi Paşa’nın niyetinde ve Gülen’e gönderdiği haberlerde bir kuşku yoktu. Dolayısıyla Değerli’nin Kamp’tan uzaklaştırılması da tamamen kendisinin bireysel hataları ve tamahı ile ilgili. Sürece etki eden majör bir faktör değil.

****

Gülen Cemaati içerisinde bir kanadın ciddi şekilde bu görüşü dillendirdiğini özellikle vurgulamak isterim. Size makul gelip gelmemesi bir tarafa, halen Gülen’e yakınlığını sürdüren birilerinin bu şekilde düşündüğünü bilmenizde yarar var.

Hareket içerisinde Hulusi Akar’a toz kondurmayan ve halen onun PR’ını yapan kişilerin çoğu, 15 Temmuz olayını bu şekilde açıklıyor.

Zaten Değerli’nin ‘off the record’ konuşmalarımızda, bir-iki isim hariç bütün Cemaat yöneticilerinin ‘hain’, ‘darbeci’ olduğunu söylemesi bunun bir yansıması.

Keza beni, ‘Hulusi Akar’ın Yazılmamış Portresi’ başlıklı yazı dizimden hareketle, “Paşa’ya çok haksızlık ettin, çok ağır oldu,” diye eleştirmesi de… 

Ve yine Akar’dan bir şey beklediğini ima ederek, “Film daha bitmedi, devam ediyor. Üç-dört ay bekle,” demesi de…

Ayrıca Değerli’nin yeğeninin kocası Mehmet Kalyoncu’nun paylaşımlarında da bunun izlerini görebilirsiniz.

Mehmet Kalyoncu, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın New York’taki BM Daimi Gözlemci Misyonu’nda siyasi görevli.

Mehmet Kalyoncu

Bir zamanlar Cemaat’in New York, New Jersey çevrelerinde etkin biri olduğu; karakter olarak da baskın ve agresif biri olduğu anlatılıyor.

Twitter hesabından Hulusi Akar’a hayli desteği var.

Mehmet Değerli’den ilk etraflıca bahsettiğim 15. bölümün yayımlanmasından 2 gün sonra attığı İngilizce twitte de Cemaat içi ‘Pakradunilik’ meselesine ilginç bir yorum getirmişti. Fethullah Gülen’in Pakradunilik hakkında farkındalık uyandırdığı günlerde, takipçilerinin onu yanlış anladığını ve AKP‘den bahsettiğini sandığını öne sürüyordu. Aslında Gülen’in, AKP veya devlet içerisindeki Pakradunileri değil, Cemaat’in en üst kademesindeki Pakraduni’leri hedef aldığını iddia ediyordu.

Mehmet Kalyoncu’ya göre Cemaat içerisindeki bu Pakraduni klik, Gülen’i daha sonra zorla susturmuştu.

Aynı Mehmet Kalyoncu’nun, Kamp’ta Değerli ile mücadele eden Osman Şimşek’i hedef alması da bu bağlamda ele alınması gereken bir tavır. Şimşek için ‘sızma’ veya ‘ajan’ imasında bulunan Kalyoncu, “Hiç kimse 23 sene birinin yanında ders okumak için durmaz. Bütün iletişimini kontrol ediyorsa, o başka tabii,” paylaşımında bulundu.

Üstelik bu twiti, Osman Şimşek’in yazılı açıklamasına cevaben atmıştı. Şimşek, Cevdet Türkyolu tarafından tartaklandığını anlattığım yazım sonrası yaptığı açıklamada, 23 yıldır Gülen’in ders halkasında olduğunu ifade ediyordu. 

Kalyoncu ise bu paylaşımı ile Şimşek’in aslında ders okumak için değil, 23 yıl boyunca başkalarının hesabına orada görevli olarak durduğunu ima ediyordu.

Tekrar bu ‘A senaryosuna’ dönecek olursak…

Cemaat içerisinde bu şekilde düşünen bir grup var.

Onlar, Cemaat’in organizasyon yapısının hain bir çete tarafından ele geçirildiğini ve Gülen’in etrafının sarıldığını düşünüyor. 

Hulusi Akar’ı boşa düşürenin de bu ihanet şebekesi olduğunu savlıyorlar.

****

Peki haklı olabilirler mi?

Belki de olan biten gerçekten böyledir.

Olamaz mı?

Ben bu görüşte değilim.

Neden değilim?

Bir kere Hulusi Akar’ın pozisyonunun hiç de Cemaat’in bu kanadının savunduğu gibi olmadığını düşünüyorum.

Akar’ın, 15 Temmuz komplosunun parçası olması ihtimali çok daha ağır basıyor.

Zaten sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini istikrarlı bir şekilde yükseltmiş olması, güvenmediği bütün isimleri tek tek harcarken onu terfi ettirmesi, kendisini kararlı bir şekilde muhafazaya alması, gerek mahkemelere gerekse de TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na ifade vermekten kurtarması, onu Milli Savunma Bakanı yapması ve Silahlı Kuvvetler‘i büyük oranda onun inisiyatifine terketmiş olması Akar’la aralarındaki ortaklığın göstergeleri.

Keza 15 Temmuz’dan 1 gün önceki tavırları, MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘la gece saatlerce baş başa görüşme yapması, sabah hiçbir gerekçe göstermeden o günkü İstanbul seyahatini iptal etmesi, bir binbaşının darbeyi ihbar etmesi sonrası yaptıkları ve yapmadıkları, kalkışma başladıktan sonraki şüpheli tavırları ile de bir kumpas operasyonunun parçası olduğunu gösteriyor.

Hakkında bir yazı dizisine imza atmış ve profilini yakından incelemiş bir gazeteci olarak, Akar’ın Cemaat içindeki o grubun vehmettiği insan olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Subjektif görüşüme göre bu ekip, Hulusi Akar tarafından oyuna getirildiklerini veya kendi vehimleri ile Cemaat’i uçuruma sürüklediklerini kabullenemediklerinden, şizofrenik bir dünyada vaziyeti kurtarmaya çalışıyorlar. Tabii eğer bilerek bir ihanetin parçası olmadılarsa…

Burada ilgi çekici olan, Fethullah Gülen’in de halen Hulusi Akar’dan tam vazgeçememiş olması. Hâlâ Akar’ın fazla yıpratılmaması ve örselenmemesi yönünde görüşler beyan ettiği anlatılıyor.  

****

‘A senaryosu’ ile ilgili yaptığım bu uzunca değerlendirmeden sonra ‘B senaryosu’na geçebiliriz.

Bu da aslında birincisine benzeyen ama bir yerde ayrışan farklı bir görüş.

Şöyle ki…

Hulusi Akar darbeye istekliydi. 

Fakat temkinli davrandı. 

Bir yandan darbeye liderlik edeceği bilgisini yayarken diğer taraftan güç dengelerini gözetti. 

15 Temmuz akşamı gidişata bakarak saf değiştirdi. Kalkışmanın başarıya ulaşamayacağını anlayınca Erdoğan’la pazarlık yaptı ve anlaştı.

Cumhurbaşkanı onu daha sonra tutuklamadı. Tam tersine kendine yakın tuttu ve kabineye aldı.

Burada bir çelişki yoktu. Çünkü stratejik açıdan doğru olan buydu. Böylelikle 15 Temmuz’un emir-komuta zinciri içinde bir kalkışma olmadığı, askeriye içerisindeki Cemaatçi bir cuntanın başarısız girişimi olduğu görüntüsünü bütün dünyaya gösterdi.

Darbe davalarında yargılanacak askerlerin, “Biz, başında birinci komutanın olduğu bir girişimde sadece verilen emirleri uyguladık,” savunmasını havada bıraktı.

Aksi takdirde, “Genelkurmay Başkanımız bile darbecilikten tutuklu. 1 numaranın darbe emri verdiği bir yerde bizlerin emre itaatsizlik etmesi askerlik mesleğinin ruhuna aykırı,” savunması karşılık bulacaktı.

Onun yerine cuntacılar tarafından derdest edilmiş, kafasına silah dayanmış, boğazı kemerle sıkılarak tehdit edilmiş, darbecileri vazgeçirmek için sabaha kadar mücadele etmiş ve son anda ellerinden kurtarılmış bir Genelkurmay Başkanı imajı, stratejik açıdan daha isabetliydi.

Bu sayede hem Cemaat’e yapacağı toplu kıyımı ‘gerekçelendirmiş’ oldu hem de başında Genelkurmay Başkanı’nın olduğu bir askerî müdahale algısının doğuracağı komplikasyonları bertaraf etti.

Zira bu seçenekte, Cemaat dışında diğer birçok fraksiyonun ülkenin gidişatından rahatsız olduğu fikri oluşacaktı.

Oysa bu şekilde Cemaat’i yalnız bıraktı ve marjinalleştirdi.

Hulusi Akar da artık bir tercih yapmış ve kazananın yanında yer almış bir aktör olarak, bundan sonraki bütün adımlarını bu yeni pozisyonla uyumlu olarak attı. 

Bir zamanlar birlikte hareket ettiği herkesi sattı. Erdoğan’a biat etti. 

Birbirlerini sevmeseler ve güvenmeseler dahi artık aralarında bir kader ortaklığı kurulmuş oldu.

Tam bir uyum içerisinde sonuna kadar birlikte hareket etmeye mecburlar.

****

Şimdi de ‘C senaryosuna’ geçelim…

Bu teori, tamamen Cemaat içerisindeki bir grubun darbeyi planladığı ama beceremediği görüşüne dayanıyor.

Bunu da şöyle açalım…

Mustafa Özcan, Adil Öksüz, İsmail Kokuroğlu ekibi Mehmet Değerli’yi kullandı. 

Bu isimler, istemesi halinde Cemaat’in rahatlıkla AKP’yi yenebileceğini düşünüyordu. Alttan almaya, boyun eğmeye, diz çökmeye, yalvarmaya gerek yoktu. 

Veya kurbanlık koyun gibi beklemeye de lüzum yoktu. 

Ağlanıp sızlanmak yerine harekete geçmek ve AKP’ye haddini bildirmek şarttı.

Zaten Ergenekon-Balyoz süreçlerinde de şahin görüşleri ile öne çıkan, ‘asalım-keselim’ kafasında olan ve ‘derin devlete bile kafa tutmuş’ olan bu ekip; AKP gibi ‘bir fiskelik canı olan’ bir ‘hırsız çetesine’ mi eyvallah edecekti?

En kötü ihtimalle TSK içerisindeki güçle bütün sorunları kökünden çözebilirlerdi.

Bu kadrolar zaten yıllarca bunun için yetiştirilmiş ve bu anı beklemekteydi.

Gün o gündü.

Cenab-ı Hak da onları yarı yolda bırakacak, İslam bayrağını yere düşürecek değildi’

‘Evelallah harekete geçtiler mi, Allah onları zayi etmeyecekti’

Bunun için iki şeye ihtiyaçları vardı: 

Bir; Fethullah Gülen’i ikna etmek.

İki; Cemaat’in ilgili mahrem birimlerini kontrol altına almak. Çünkü halihazırda görev yapmakta olan sivil imamların çoğu, onlar gibi düşünmüyordu. 

Hele bir de son zamanlarda ‘yeniden yapılanma’ diye bir şey çıkarmışlar; Cemaat’i demokratikleştirme, şeffaflaştırma, daha katılımcı ve çoğulcu bir yapıya kavuşturma gibi hayaller kurmaya başlamışlardı.

Bunlara kalırsa AKP ile savaşmak yerine bir bir müesseseleri satıp yurtdışına taşınmak daha doğruydu.

Resmen teslim-i silah eylemekten, yılların kazanımlarını bir çırpıda hırsız bir iktidara devretmekten ve peşin peşin müstemleke anlaşmaları imzalamaktan söz ediyorlardı.

Gaflet, hıyanet ve dalalet içerisindeydiler.

Bu yufka yüreklilerle yol yürünemezdi.

Korkmaya hiç gerek yoktu.

Koskoca derin devlete diz çöktürmüş bu Hareket, daha dün ‘bizim sayemizde’ ayakta duran nevzuhur yetmelere mi meydanı bırakacaktı?

****

Bu anlayış ve kavrayışla Mehmet Değerli’yi kullandılar.

Her iki amaca da bu sayede ulaştılar.

Hem Gülen’i ikna ettiler hem de geniş çaplı tasfiyelere muktedir oldular.

Zira Gülen, bir askeri darbeye cevaz vermiyordu.

Ama “Ordu, emir-komuta içinde yönetime el koyacak. Hulusi Paşa, darbeye liderlik edecek. Bir cunta değil, Silahlı Kuvvetler topyekün işin içinde olacak. ABD, İngiltere, NATO ve AB de destek veriyor,” denirse buna ‘Hayır’ demeyecekti. 

Fakat bunu kendileri söyleyemezdi. Çünkü Cemaat içi mahrem kültüre göre bir sivil imamın bir Genelkurmay Başkanı ile görüşmesi, anlaşması mümkün değildi. 

Bir aracıya ihtiyaç vardı.

Her şey fıtrî olmalıydı.

Hem rahatlıkla kullanılabilecek hem de Gülen’in güvenebileceği biri bulunmalıydı…

Mehmet Değerli biçilmiş kaftandı.

Adil Öksüz son zamanlarda onunla gizli görüşmeler yapmış ve zaaflarını yakından gözlemişti.

Cahit Değerli gibi Fethullah Gülen’in en değer verdiği eski ağabeylerden birinin oğlu olmasının yanı sıra paraya ve itibara aşırı zaafı, onu ideal bir ‘maşa’ haline getiriyordu.

O istediği kadar konumunu kullansın ve para tırtıklasın önemli değildi. Önemli olan diğer misyonunu yerine getirmesiydi. 

‘Win-win’ yani…

****

Bu şekilde Değerli’yi oyuna sürdüler.

Devrin Kara Kuvvetleri Komutanı Hulusi Akar’la gerçekten tanışıyor olup olmadığı önemli değil. 

Belki Değerli gerçekten de 2014 Temmuz ayında bir şekilde Paşa’yla tanışmış veya tanıştırılmıştı. 

Zaten benimle ‘off the record’ konuşmalarında söylediği bazı sözlerden yazılı cevaplarda çark etmesine rağmen Akar’la tanıştığı noktasında geri adım atmaması, bu ihtimalin daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Anlaşılan o ki Değerli, bir vesile ile Akar’la tanıştı veya tanıştırıldı. Tamamen temelsiz bir yalan üzerine bu denli büyük bir oyun kurulamaz.

Fakat bu isimlerini saydığım ekip bunu bambaşka bir şekilde kullandı.

Açıklarını da kendileri kapattı. 

Cevdet Türkyolu’nu devreye sokarak onu Gülen’e iliştirdiler. Onu mahrem bilgilerle besleyerek Gülen nezdindeki kredisini artırdılar. Verdiği bilgiler Gülen tarafından teyid edildikçe hakkındaki kuşkular da azaldı. 

Kendileri de ihtiyaç duydukça arkasında durdular ve sözlerini onayladılar. Böylece Gülen’in zihnindeki şüphe bulutları dağıldı.

İç dizayn operasyonları tamamlanıncaya kadar bir şekilde arkasını toplamaya devam ettiler.

Fakat bir yerden sonra artık onu gözden çıkardılar.

Çünkü istediklerini almışlardı.

Yalanları ortaya çıkıp da Kamp’tan uzaklaştırılmasının ardından “Hocam, Mehmet’in hovardalığı kendine. Para zaafı var. Daha çok kazanabilmek için yalanlara başvurmuş ama Hulusi Paşa ile ilgili kısımlar yanlış değil. Bizim de Paşa ile irtibatlarımız var. Bu işi yapacak,” dediler.

Ayrıca Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) o yaz 3 bin kişinin ihraç edileceği haberini aldıklarını ilettiler.

Gülen, tereddütlerine rağmen bu söylenenlere inandı.

Çünkü daha önce de denildiği gibi, zaten inanmak istiyordu. Yaklaşık 2 yıldır bunu bekliyor ve buna yatırım yapıyordu. 

Bu vaade kilitlenmişti.

Yazının başındaki, “Fethullah Gülen, haber aldığı bu hazırlıkları ifşa etse 15 Temmuz olmazdı,” önermesi işte burada anlam kazanıyor.

İfşa etmedi, çünkü olmasını kendisi de istiyordu.

Bu ekip Hulusi Akar’ı sadece Gülen’den onay alabilmek için kullandı. Ona söylemedikleri kısım ise şuydu: Aslında Hulusi Akar’dan böyle bir söz almış değillerdi. Aralarında direkt bir irtibat dahi bulunmuyordu. Sadece ondan bu yönde sinyaller alıyorlardı. Akar darbenin başına geçerse ne âlâydı ama geçmezse onsuz da bu işin başarıya ulaşacağına inanmışlardı. 

Kendilerine göre bir plan yaptılar ama sonu felaketle sonuçlandı.

****

‘D senaryosu’na gelince…

Fethullah Gülen aslında Mehmet Değerli’ye hiç inanmadı. Onun yalanlar söylediğini biliyordu. Fakat inanmış gibi göründü.

Çünkü aslında o da Mustafa Özcan, Adil Öksüz, İsmail Kokuroğlu, Özcan Aytuluner (Mithat) gibi düşünüyordu. Siyasi meselelere onlar gibi bakıyor, çözümü de onlar gibi görüyordu.

Daha doğrusu bu ekiple tarzları ve bakışları örtüşüyordu.

Mehmet Değerli’yi o da bir kaldıraç gibi kullandı. Siz buna perde ya da kalkan da diyebilirsiniz. 

Yani aslında yapmak isteyip de yapamadığı hamleleri, Hulusi Akar’ı bahane ederek hayata geçirdi. 

Bu hamleler tamamlandıktan sonra da Değerli’nin yalancılığını ‘keşfederek’ onu Kamp’tan kovdu. 

Dolayısıyla Değerli’nin gidişine rağmen 15 Temmuz’un cereyan etmesinde şaşırtıcı hiçbir yön bulunmamakta.

****

Gelelim ‘E senaryosu’na… 

Adil Öksüz, Hulusi Akar’a yakınlığı ile bilinen İşadamı İbrahim Taşdelen’le tanışıyordu. Ortak arkadaşları da vardı. 

Derin ilişkileri olan Taşdelen, Hulusi Akar’dan aldığı bilgileri Adil Öksüz’le paylaşıyordu. Fakat Öksüz, doğrudan kendisi Gülen’e bunları aktarmak yerine başka bir plan geliştirdi. Çünkü Cemaat içi tasfiyelere bizzat kendisinin girmesi, kuşku uyandırabilirdi. 

Bunun için hem kendisinin hem de Taşdelen’in tanıdığı Mehmet Değerli’yi seçtiler. 

Değerli’nin Gülen’le paylaştığı bilgilerin bazıları, İbrahim Taşdelen’in Akar’dan aldığı bilgilerdi; bazıları da Adil Öksüz’ün kendi mahrem kanallarından edindiği ve Taşdelen’e aktardıklarıydı. 

Burada Hulusi Akar ile Adil Öksüz arasında dolaylı bir ilişki vardı. Taşdelen üzerinden haberleşiyorlardı. Fakat Akar’ın hiçbir zaman Mehmet Değerli ile doğrudan bir enformasyon alışverişi olmadı. 

Bu senaryoyu, Adil Öksüz’ün çift taraflı çalışan bir eleman olduğu versiyonla da okuyabilirsiniz; samimi bir şekilde Cemaat’i kurtarmaya soyunmuş bir imam olduğu versiyonla da…

****

‘F senaryosu’ ise şöyle:

Mehmet Değerli, MİT’e yakın olduğu öne sürülen İbrahim Taşdelen tarafından veya Milsoft sürecinde içlerine girdiği başka bir takım derin çevreler tarafından keşfedildi.

İstihbarat teşkilatı, bir süredir böyle bir profilin arayışı içerisindeydi.

Gülen Cemaati gibi yukarıdan aşağıya dikey örgütlenmiş, sık dokulu, hiyerarşi ve disiplin içerisinde hareket eden yapıları ele geçirmenin en kolay yolunun lideri ele geçirmek olduğunu zaten teorik olarak çok iyi bilmekteydiler.

Bunun için ihtiyaç duyulan en önemli şey, güvenli bir kanaldı.

Doğrudan bünyenin kalbine sirayet edecek, ana kovanda doğrudan kraliçe arıyı ele geçirecek bir maşa…

İşte o Mehmet Değerli’ydi.

Para ve kadın zaafı had safhada, çok kolay ve rahat yalan söyleyebilen, herkesi inandırabilen ve aynı zamanda çekirdekten Cemaat’in içinde büyümüş bir Guguk kuşu

Bir yerde ayak üstü Hulusi Akar’la tanıştırıldı.

Sonrasında da kendisine oradan sağlam kulisler akıtıldı.

Değerli’nin kendilerinden şüphelenmemesi için de devletteki bütün grupların Tayyip Erdoğan’dan rahatsız olduğu algısı oluşturuldu.

Hulusi Paşa, hükümeti alaşağı edecekti ama bunu bir tek kendisi değil, Atatürkçüsünden milliyetçisine, Cemaatçisinden mezhepçisine kadar herkes, hatta AKP içinden bazı vatansever ve duyarlı gruplar da istiyordu.

Bu artık şu parti-bu parti, o ideoloji-bu ideoloji meselesi olmaktan çıkmış; bir memleket meselesi haline gelmişti. Ülkenin bekası ve yarınları tehlikedeydi. Cemaat olmazsa bu iş olmazdı. Çünkü TSK’daki en güçlü yapı onlardı. Hulusi Paşa bu işi çok önemsiyordu. Yeni tanıştırıldığı Mehmet Değerli’nin de bunları bilmesini istiyordu.

Değerli, bunları ‘Adil Abisi’ ile paylaşmaya başladı.

Adil Öksüz de içerideki güvendiği diğer arkadaşlarına açtı konuyu.

Bunların muhakkak ‘Hocamıza’ da ulaştırılması gerekiyordu. Çok önemli gelişmelerdi bunlar.

…Ve Adil Öksüz, Fethullah Gülen’le görüştürmesi için Mehmet Değerli’yi Cevdet Türkyolu’na gönderdi.

Sonrası bildiğimiz gibi gelişti.

****

Bu senaryoya göre Mehmet Değerli de kullanıldı, Adil Öksüz başta olmak üzere Cemaat içerisindeki sivil imamlar da…

Siyasi irade, istihbarat teşkilatı ve Hulusi Akar uzun vadeli bir oyun kurdu; Cemaat’i de bu tuzağa çekti.

Mehmet Değerli sadece bir piyon olarak kullanıldı.

İbrahim Taşdelen üzerinden kendisine iletilen bilgilerin hepsinin doğru olduğunu sanıyordu.

Sadece parasal sorunlarını çözmek ve itibara kavuşmak için konumunu istismar etti, o kadar.

Daha fazlasına tamah gösterdikçe yalanları ortaya çıktı ve Kamp’tan uzaklaştırıldı.

Fakat oyunu kuran ‘üst akıl’, Cemaat içerisinde ‘kahramanlığa’ soyunmuş olan sivil mahrem imamları başka şekillerde manipüle etmeye devam etti.

Mesela o sene YAŞ’ta binlerce Cemaatçi askerin ihraç edileceği ve tutuklanacağı bilgisini yaydılar. Bunun Fethullah Gülen‘in en yumuşak karnı olduğunu biliyorlardı.

Psikolojiyi ustaca yöneterek komployu başarıya ulaştırdılar.

Ülkedeki diğer unsurlarla beraber yönetime el konduğunu zanneden Cemaat içindeki bir grup, 15 Temmuz’da sahaya çıkarıldı ve iyot gibi ortada bırakıldı.

****

Yedinci ve son senaryo olan ‘G senaryosu’ ise şu şekilde…

Mustafa Özcan, en başından itibaren derin devletin Cemaat’teki temsilcisiydi.

Onun en yakın adamı Adil Öksüz de gençlik yıllarından Cemaat’e sızdırılmış bir yumurta ajandı.

Bu ikisi, kendilerine angaje ettikleri veya inandırdıkları bir grup imamla birlikte Cemaat’i tuzağa çekti.

Derin devletle birlikte hareket eden bu kadro, ortak bir plan doğrultusunda Mehmet Değerli’yi kullandı. 

Çift taraflı olarak Değerli’yi beslediler.

Ulusalcı kanat, İbrahim Taşdelen üzerinden Değerli’yi manipüle ederken Cemaat içindeki klik de Gülen nezdinde bu bilgilerin sağlamasını yaptı ve ‘haberci’nin arkasında durdu.

Sonrasında yapıyı kendi hedefleri doğrultusunda dizayn edip en nihayet darbe bataklığına soktular. 

Değerli’nin yalanlarının ortaya çıkması ve huzurdan kovulması, sonucu değiştirmedi; çünkü o aşamada Gülen zaten çift taraflı olarak kuşatılmış, kontrolü tamamen kaybetmişti.

Darbe başarısız olacak şekilde plan yapıldı. 

Diğer sivil imamları Akıncı’ya çağırıp Cemaat’e yakın küçük bir grubu da darbe ve terör gerekçesi ile sokağa çıkardılar.

Cemaat, elinde kanlı bıçakla maktulün başında beklerken polis ışıklarına yakalandı. Oysa ki cinayeti o işlememişti.

****

Başlıktaki soruya bu 7 senaryo etrafında cevap verirken, Mehmet Değerli ile ilgili şu 4 noktayı hatırda tutmakta fayda olabilir.

Bunlardan birincisi; Mehmet Değerli’nin davranış tarzı…

Dikkat edilirse deşifre olmamak gibi bir kaygısı yok. Bir gizli ajan gibi hareket etmiyor. Tam tersine çok rahat… İçinde bulunduğu yerin kodlarını iyi çözmüş, onun verdiği rahatlıkla alabildiğine fütursuz davranıyor. ‘Aman yalanım patlamasın’, ‘aman dikkat çekmeyeyim’ gibi bir gayretin içinde değil. Aksi çok kolay ortaya çıkarılabilecek yalanlar söylüyor.

Bu da onun belli bir konfor alanında hareket ettiğini gösteriyor.

İkincisi; Bir önceki bölümü bitirirken işaret ettiğim üzere Mehmet Değerli’nin açıklamalarında Cemaat’i ve Fethullah Gülen’i zor durumda bırakacak bir şey yok. Tam tersine ikisini de alabildiğine korumaya çalışan bir tutum içerisinde. 

Gülen’in darbenin emrini verdiği ya da Hulusi Akar’la beraber ortak bir darbeye iştirak ettiği yönünde bir ifşaatı söz konusu değil. 

Gülen’i darbeye bağlayacak bir delil ortaya koymuyor veya kendisi bir delile dönüşmüyor.

Hâlâ Kamp tarafından kabul görme ve onaylanma arzusu var.

Beklentisi Türkiye devleti, hükümeti veya istihbaratından değil; Gülen Cemaati ve onun yönetim merkezi olan Kamp’tan…

Haliyle, bu iki husus, Mehmet Değerli’nin bile isteye bir ihanet organizasyonunun içine girmediğini gösteriyor. 

Yapıp ettikleri ve yol açtıkları, Cemaat nezdinde ‘hıyanet derecesinde dalalet’ olarak görülebilir, o ayrı. Fakat görünen o ki Değerli’nin kendisi de bir şeye inandırıldı ve kullanıldı. 

Bu süreçte hem kahraman olacağı sanrısına kapıldı hem de parasal tatmine yöneldi.

****

Üç ve dördüncü noktalar ise tam tersi bir yaklaşıma kapı aralıyor.

Üçüncü nokta; Mehmet Değerli’nin Gülen’den özellikle Hulusi Akar’a cevap yazmasını istemesi… Üstelik bunu antetli kâğıda, el yazısıyla ve imzalı olarak yazmasında ısrar etmesi…

Bu, bilinçli hareket ettiği ve darbeyle ilgili delil üretmeye çalıştığı şüphesine yol açıyor.

Dördüncü nokta da Değerli’nin bugün bile kendini Hulusi Akar’a siper etmesi, hatta ‘off the record’ konuşmalarında Gülen’den daha çok Hulusi Akar’dan emin konuşması ve Akar’a yönelik hiçbir tereddüde yer bırakmaması…

Yani ‘beni kullandılar’ gibi bir pişmanlığı yahut isyanı yok.

Hâlâ, her ne yaptıysa doğru olduğu havasında.

Bunlar da belli bir misyonla hareket ettiği kuşkusunu güçlendirebilir.

****

“Bütün bu senaryolar içerisinde senin görüşün ne, sen hangi teoriye yakınsın?” diye sorarsanız…

Buna cevap vereceğim.

Ama öncesinde yine, daha önceki bir yazıda olduğu gibi, Umberto Eco’nun William’ına atıf yapacağım. 

Gülün Adı’nın bu dâhi sorgucusu, kendi cemaatine bağlı bir manastırın içindeki cinayeti soruştururken mealen şöyle diyordu: “Ben bir sorgucu olarak kesin delillere ulaşıncaya kadar sadece ihtimalleri sıralarım. Saçma bile olsa, hiçbir varsayımı bir yana bırakamam; ne denli olmayacak gibi görünürse görünsün…”

Çırağı Adso’ya söylediği şu cümleler, belki biraz daha edebî ve felsefî katkı sunabilir: “Bir gizemi çözmek, ilk önermelerden çıkarsama yapmaya benzemez. Sonradan genel bir yasa çıkarmak için birçok özel veri toplamakla da aynı şey değildir. Daha çok, kendini görünürde ortak hiçbir yanları olmayan bir ya da iki ya da üç özel veri karşısında bulmak ve bunların henüz bilmediğin, belki de hiçbir zaman ortaya atılmamış genel bir yasanın birçok durumu olup olmadıklarını tasarlamaya çalışmaktır. (…) Bazı açıklanamayan olaylar karşısında, birçok genel yasa tasarlamayı denemek zorundasın, ama gene de uğraştığın olgularla bu yasalar arasındaki bağı göremezsin hâlâ; sonra birden, bir sonuçla, bir durumla bir yasa arasındaki beklenmedik bir bağ, ötekilerden daha inandırıcı görünen bir yargı yürütmeye götürür seni. Bunu bütün benzer durumlara uygulamayı, kestirimlerde bulunmak için kullanmayı denersin ve sezginin doğru olduğunu görürsün. Ama sonuca varıncaya dek, yargı yürütmene hangi yüklemleri katıp, hangilerini çıkaracağını hiçbir zaman bilemezsin. Benim şimdi yaptığım da bu. Birbirlerinden kopuk birçok öğeleri sıralıyor, sonra da varsayımlar kurmaya çalışıyorum. Ama daha birçok varsayım kurmalıyım; bunların çoğu öylesine saçmadır ki, sana söylemekten utanırım. (…) Şimdi manastırdaki olaylarla ilgili birçok güzel varsayımım var, ama bunların hangisinin en iyi olduğunu söyleyebilmemi sağlayacak açık bir olgu yok elimde. Bu durumda, sonradan aptal durumuna düşmektense, şimdi zeki görünmekten vazgeçiyorum.” 

****

Şimdi okuyucunun benden beklediği cevaba geleyim.

‘Sonradan aptal durumuna düşebilirim’ ama yine de cevap vereceğim.

Bunun nedeni, ‘şimdi zeki görünmek’ değil elbette. 

Yalnızca ve yalnızca, benim bir sorgucu değil, gazeteci olmamdan kaynaklanıyor.

Ben yukarıda sıraladığım bütün varsayımların bir karışımının gerçeğe en yakın senaryo olduğunu düşünüyorum.

Böylesine karmaşık ve katmanlı hadiselerin tek bir nedenle, tek bir düzlemle veya tek bir perspektifle açıklanamayacağı görüşündeyim.

Siyah-beyaz yoktur.

O yüzden çözülmesi zordur.

Yani şöyle ki…

Hayli zamandır Gülen Cemaati’nin kökünü kazımak üzere geniş çaplı çalışmalar içerisinde olan derin devlet ve AKP koalisyonu, bir şekilde Hareket’in TSK’daki bütün varlığını tasfiye etmenin derdindeydi.

Fakat en büyük korku, Cemaat’in gerçek ve kontrol dışı bir darbeye kalkışmasıydı. Çünkü buna karşı koyabileceklerini düşünmüyorlardı. 

En güzeli, kendi istedikleri zaman ve kendi istedikleri şekilde, yani kontrollü bir biçimde bu dinamitin patlatılabilmesi olurdu.

Bunun yolu da yapıyı ve süreci kontrol etmekten geçiyordu.

Yapıyı kontrol etmenin en kestirme yolu ise lideri etkilemekti.

Bunun için de bir fermantasyon süreci hazırlandı.

Bir yandan kademeli bir şekilde odayı ısıtırken bir yandan da ceketini çıkaracaklara uygun elbise askılıkları hazırlandı.

Hem Gülen hem Cemaat tabanı hem de Türkiye kamuoyu, psikolojik olarak darbeye hazır hale getirildi.

Zannedilenin aksine, bunların hiçbiri de zor olmadı.

Adil Öksüz zaten Risale-i Nur’larda anlatılan ‘Sarıklı Genç’ti… 

Hulusi Akar da ‘Hulusi-i Sâni’

Cemaat’in iç haberleşme kanallarında bolca rüyalar, rivayetler dolaşıyordu.

Hz. Peygamber, Bedir ashâbı ile beraber Ankara’yı teşrif etmiş, şehrin dışına otağını kurmuştu.

Başka rüyalarda Hz. Hamza, emrindeki İslam ordusu ile beraber Ankara Ovası’na gelip dayanmıştı. ‘Âhir zamanın kutsiler ordusu’nu muzaffer kılmak üzere başkenti manevi muhasara altına almışlardı.

Keza elinde Zülfikâr’ı ile Hz. Ali de zuhur etmişti başka rüyalarda, yakazalarda.

Hepsi de bir şekilde askerle, orduyla, silahla, kılıçla ve zaferle alakalı beşaretlerdi bunlar.

Çok alametler belirmişti.

Bunlar Bylock üzerinden dalga dalga kılcallara yayılıyordu.

“Üstelik Hocaefendi’nin mülaanesi de 1 buçuk yıldır havada asılı duruyor, kaza bulacağı zamanı bekliyordu.”

AKP’li zalimler şiddetli bir fırtına ile devrilen ağaçlar gibi bir bir, üst üste devrilecekler; hazana maruz yapraklar gibi savrulup gidecekler; toprağa gübre olarak döküleceklerdi.

****

O süreçte Hulusi Akar zaten Karargâh içerisinde darbe yapacağı havasını yayıyordu sürekli.

Bunları, kendisiyle ilgili yazdığım 18 bölümlük yazı dizisinde geniş bir şekilde anlatmıştım.

Diğer taraftan ulusalcı, Ergenekoncu çevreler de rejimin değişmekte olduğu gerekçesiyle olağanüstü bir müdahaleye istekli oldukları havasını estiriyorlardı. 

Eskiden beri Cemaat’in devletle irtibatını sağlayan, bilhassa eski Soğuk Savaş yıllarından kalma ilişkileri sürdüren isimleri de bu havayı kokluyordu.

Onlardan biri Mustafa Özcan’dı.

Cemaat’le devlet arasındaki melez bölge, onun etrafında oluşmuştu.

Ona yakın şahin kadro da zaten ilahî misyonu yerine getirmek üzere harekete geçmişti.

O kesişim kümesi ve 5 yıllık fermantasyon süreci, bir şekilde Mehmet Değerli’yi üretti.

Değerli, her iki tarafın da işine gelecek şekilde kullanıldı. 

****

Fethullah Gülen’in etrafındaki bu kadro, hem Cemaat’i hem Türkiye’yi kurtaracakları vehmine kapıldı.

Gülen de onlar gibi düşündüğü için yatırımını onlara yaptı. Tercihini onlardan yana kullandı.

Ha, bunlar arasında veya diğer gruplar içinde devletin sızdırdığı istihbarat elemanları yok mudur? Vardır kuşkusuz.

Devletle Cemaat arasında bir kesişim kümesinin varlığını uzunca zamandır dillendiriyorum.

Ancak elde delil olmadığı için isim isim bunları zikretme olanağına sahip değilim. 

Tek bildiğim, aksinin düşünülemeyeceği.

Türkiye’de içinde devletin olmadığı tek bir örgüt, tek bir cemaat, tarikat, parti veya oluşum yok.

Gülen Hareketi içerisinde de birilerinin olduğu muhakkak.

Onlar vasıtasıyla mı 15 Temmuz gibi bir kalkışmayı planlattılar yoksa yapılan planı onlar sayesinde mi haber alıp ön hazırlık yaptılar ve boşa düşürdeler, burası benim için hâlâ muamma.

Çünkü sorgucu keşiş William‘ın dediği gibi, o nihai hükmü verebilmek için halen bazı parçalar eksik. Bazı somut verilere ihtiyacımız var. Karanlık noktalar hayli fazla. O gece bizzat sahada, olayların tarafı olanlar bile ne olup bittiğini tam çözebilmiş değil.

Ancak Cemaat içerisinde bir grubun darbe niyeti ile harekete geçtiğine de Saray idaresinin bir hazırlık yaparak darbeyi kontrollü bir şekilde ‘Allah’ın lütfuna‘ dönüştürdüğüne de şüphe yok.

Bu da ikisi arasında bir ‘kesişim kümesi’ olmaksızın olacak bir şey değil.

****

Bütün bunlar içerisinde Mehmet Değerli sadece bir detaydan ibaret.

‘Türk Silahlı Fouchesi’ Hulusi Akar, M. Değerli olsun veya olmasın, rolünü mükemmel şekilde oynadı. Cemaat’i çok başarılı bir şekilde kendine inandırdı ve darbeye çekti. 

Belli bir konsensüsün içinde hareket ediyordu.

Onun için Erdoğan’ın adamı demek yanlış olur.

O, kazanacak tarafta yer aldı.

Koalisyonun içinde, Cemaat haricindeki ulusal ve uluslararası bütün aktörler vardı. 

Bu sonuç herkesin işine geldi.

Hani mafya filmlerinden hatırlarsınız; pusuya düşürülen ortak düşmana kurşun yağdırılırken hiç kimsenin kılı kıpırdamaz ya, tepkisizce izlerler sadece o kanlı sahneyi…

İşte onun gibi…

Gülen, “Eyvah!” dediğinde atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti…

-DEVAM EDECEK-

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

4 YORUMLAR

  1. İlginç yorumlar. Ancak bir soruya cevap arıyorum. Madem cemaat içindeki bir klik darbeye kalkıştı, niye 5-10 asker haricinde kimse darbeye iştirak etmedi? Ayrıca Tayyip’in yakınında bulunan onca görevli, uçağı kullanan pilotlar, uçağa koruma yapan jet pilotları, yaverleri vb. birçok görevli darbe sonrası ihraç edilip tutuklandı. Ama hiçbirinin darbe ile ilgisi yok, hatta darbecilerin kullandığı akıncı üssü apronlarını darbecilerin kullanmasını çnlemek için tahrip eden pilotlar da ihraç edildi. Hatta ismini hatırlamıyorum ama bir paşanın korumalığını yapan bir yüzbaşı da darbeciler tarafından vurulduktan sonra o da ihraç edildi. Bu şekilde olan onlarca isim var. Çok fazla gariplik yok mu sizce de? Var olup olmama durumuna karşı tüm mevcudunuzla harekete geçmeniz gerekirken darbeye katılan kişi sayısı ile ihraç edilen tutuklanan sayı arasındaki farkı nasıl açıklayabiliriz?
    Benim şimdiye kadar anladığım, Akar darbeyi çağrıştırıp, emir komuta zinciri içerisinde darbe yapıldığı rolünü oynadı, buna hevesli olanlar (yalnızca cemaat değil onlarca başka fraksiyondan olanlar da iştirak etti) ile emir komuta zinciri içerisinde olduğunu zanneden bir kısım asker de emirlere uydu. Gerisi terör saldırısına gittiğini düşünen askerlerdi. Darbeye katılan ve bir kısım ölümlerde eli olan ulusalcılar da var ama dediğiniz gibi maktülün yanında kanlı bıçağı elinde olduğu halde yakalanan cemaat oldu. Ulusalcılara örnek olarak Kahramanmaraş’ın en yüksek rütbelisini araştırırsanız bulabilirsiniz, hem hala yakalanamadı ve darbeyi İstanbul’da yönettiği iddia ediliyor.

  2. Öncelikle Sn. Dönmez, daha öncede defaatle yazdım, yorumları okuduğunuz konusunda şüphem var, son yazılarınızın hepsinde de aynı şeyi dile getirdim, yorumların en azından bir kaçına cevap verseniz okuduğunuza kanaat getireceğim ama halen görebilmiş değilim.
    Benim senaryom şu;
    Yazınızda diyorsunuz ki Hulisi Akar ordunun içinde darbe yapacağı söylentilerini sürekli olarak dile getiriyordu.
    Buradan yola çıkarak soruyorum. Böyle bir söylenti ordunun içinde dolaşıyor ve bundan RTE nin haberi olmuyor mu?
    Eğer olmuyorsa O zaman RTE nin darbe haberini Eniştesinden öğrenmesi de aynı derecede mantıklı olur. Yazının başından beri sürekli olarak darbe isteyen, darbe yanlısı görünen F.Gülen ve M.Özcan ekibinin bu işin içinde olduğu izlenimini vermeye çalışıyorsunuz ve olaylara sadece bu pencereden bakıyorsunuz.
    Eğer F.Gülenin 15T. sonrası konuşmasını ve çağlayan dergisinde yazdığı ”Acıyorum” yazısını dikkatlice okursanız ve Halid Esendir’in konuşmalarını dinlerseniz tek taraftan baktığınız ve kafanızda kurguladığınız yere oturtmaya çalıştığınız 15 Temmuzun ;o gün ve ondan sonraki günlerde yaşananlarla birlikte değerlendirildiğinde RTE , Hulisi Akar ve Hakan Fidan ortak girişimi senaryosu olduğu çok net görülecektir.
    15 Temmuz en başından itibaren bu üçlü tarafından kurgulanmış, cemaatin işin içinde olduğu görünümü vermek için ise bahsettiğiniz piyonlar çok verimli bir şekilde kullanılmıştır. Bunun en büyük ispatı ise, RTE nin 15 temmuz günü yaptığı konuşmasıyla olayı cemaatin üstüne yıkması ve birkaç gün sonra on binlerce askerin, hakim, savcının, emniyet mensubunun bir kalemde darbeci sayılmasıdır. Bu bile tek başına planın kimin tarafından yapıldığının ispatıdır. Bununla da ikna olmuyorsanız devam edelim.
    Darbe günü güya meclisin bombalanması, meclisteki millet vekillerinin bombalara rağmen kürsüde cesaret nağraları atmaları!!!, ne hikmetse sarayın bombalanması ama küçücük bir hedefi bile vurabilen pilotların hedefi tutturamaması ve bombanın sarayın bahçesine düşmesi, aptalca planlanan tv. da bildiri okunması, okunan bildirinin içeriğinin cemaat jargonu ile uzaktan yakından alakası olmaması, Sadat elemanlarının biz işin içindeydik diye beyanat vermeleri planlayanın kim olduğu konusunda düşünenler için yeterli olacaktır. Sedat Pekerin beyanatlarını da ekleyebiliriz.
    Bunları da yeterli görmeyenler için yine devam edelim.
    Diyanet işleri başkanının camilerde gece boyu sela verdirmesi, eğer cemaat bu işin içinde ise Diyanet işleri başkanı ile cemaatten kim veya kimler irtibata geçti. Bir kere cemaatin içerisinde boğaz köprüsüne asker çıkararak darbe yaptıracak kadar aptal insanlar olduğunu düşünmüyorum. RTE nin albay, yarbay rütbesinde 24 saat yanında olan 5 tane yaveri, İstanbul’a geldiği, uçağı kullanan pilotların darbeden yargılandığı herkesçe bilindiği halde bu komutanlar nasıl oluyor da RTE yi tereyağından kıl çekme kolaylığında yakalayabilecek iken yakalayamıyorlar. Ordu içinde cemaat madem bu kadar güçlüydü neden bir tane bakan dahi o gün ele geçirilemiyor.
    Eğer F.Gülen darbe yanlısı biri olsaydı ve işin içerisinde olsaydı emin olun böyle bir darbe olmazdı. Dünyanın 170 ülkesinde strateji üreden, KGB, gibi teşkilatlara rağmen Rusya’da okullar açan, yıllarca bütün oyunlara rağmen süper bir strateji ile bütün dünyada istikrarlı bir şekilde büyüyen bir cemaatin bu kadar aptalca bir planın parçası olduğunu düşünmek ise ayrı bir aptallık diye düşünüyorum.

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz