Zarrab’ta bulunamayan ‘örgüt’, 500 bin masum insanda nasıl bulundu?

500 binin üzerinde insan ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ ile suçlanırken, geldi çattı bir 17 Aralık yıldönümü daha…

Bebekler cezaevinde büyürken, kadınlar Meriç’te boğulurken, kimilerinin makatına cop sokulurken ve kimileri ölürken ve de niceleri yaşayan ölüyken…

6 yıl geçti.

Tam 6 yıl oldu. 

Bazı şeyler unutuluyor tabii.

Unutturmamak lazım.

Bir çok şeyin yanı sıra, ben bugün size Reza Zarrab hakkında verilen takipsizlik kararının detaylarını hatırlatmak isterim.

Ki aşırı derecede mide bulandırıcıdır.

O kararın altında imzası olan Ekrem Aydıner adına 6 yıl değil 6 asır utansanız yeridir.

Ki kendisi bu hayatı Ekrem Aydıner olarak yaşamaya devam ediyor.

Her ne ise…

Bu kendisinin seçimi.

Biz tekrar o takipsizlik kararına dönecek olursak…

Çok çok önemli bir karar bu.

Sadece 17 Aralık dosyasına bakan yönü ile değil.

Ondan hareketle ve onun bir intikamı olarak başlatılan cadı avı soruşturmalarına bakan yönüyle de…

****

Şimdi size bir 17 Aralık hukukunu bir de 15 Temmuz hukukunu resmedeceğim.

Her ikisi de aynı irade tarafından üretilen ve aynı ellerce yazılan…

Yargının nasıl köpekleştirildiğini, nasıl siyasetin iti haline getirildiğini birbirine bağlı ve birbirinin devamı niteliğinde iki ayrı vak’a, iki ayrı olgu, iki ayrı süreç üzerinden anlatacağım.

Örgüt neymiş, ne değilmiş…

Örgüt üyeliği nasıl oluyormuş, nasıl olmuyormuş…

Reza Zarrab ve ‘çikinova’ yaptıkları, önüne yatırdıkları, bahşişini peşin verdikleri örgüt değilken; bu sözünü ettiğimiz 500 bin insan nasıl örgüt üyesi olabilmişler, bir göz atalım.

Önce Reza Zarrab’a uygulunun hukuka; sonra yüzbinlerce masum insana uygulanana bakalım…

****

Malum olduğu üzere Reza Zarrab’ın 1 numaralı şüpheli olduğu dosyada, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler ve oğlu Barış Güler, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve oğlu Salih Kaan Çağlayan, dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ve yardımcısı Hakan Atilla gibi isimler vardı.

Daha operasyonun ertesi günü, yani 18 Aralık’ta yargıya darbe yapan AKP, soruşturma savcıları Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç’in yanlarına iki savcı daha atamıştı: Ekrem Aydıner ve Mustafa Erol.

Sonra Celal Kara ile Mehmet Yüzgeç soruşturmadan el çektirildi.

Mustafa Erol da “Ben devam etmek istemiyorum” deyip bırakma kararı aldı.

Geriye bir tek Ekrem Aydıner kaldı.

Artık tek yetkili oydu.

Yani soruşturmanın iznini veren, dosyayı en baştan itibaren takip eden, olayları derinlemesine bilen, fezlekeyi okuyan savcılar gitti; yerine hiç bir şeyden haberi olmayan, dosyayı hiç bilmeyen ve binlerce sayfalık evrakı okumaya bile fırsatı olmayan Aydıner kaldı.

İlk önceleri Celal Kara’ya, “Ben o dosyayı biraz okudum kardeşim. Midem bulandı, gerisini okuyamadım. Kimi istiyorsan sevk et, ben altına imza atacağım” diyen Aydıner, ne hikmetse çok kısa süre içerisinde bütün şüpheliler için takipsizlik kararına imza attı.

****

Bu karar, hukuk tarihine geçecek nitelikte.

Altında imzası olan savcı için nesiller boyu sürecek bir yüz karası.

Savcı Aydıner kararında, Zarrab’ı, “Türkiye’nin ihracat rakamlarını ciddi olarak etkileyecek boyutta ihracat yapan bir işadamı” olarak tanımladı. 

İhracat işlemlerinde yasaya aykırı bir yön bulunmadığını öne sürdü. Ki Zarrab’ın kendisi bile daha sonra Amerika’daki davada yaptığı usulsüzlükleri bir bir anlattı.

Aydıner ayrıca yasal dinlemeler için, “Bir hâkim kararına dayalı olsa dahi yapılan dinlemelerden elde edilen bilgilerin delil olarak kullanılabilmesi mümkün değildir” dedi.

Reza’nın rüşvet verdiği bakanlarla buluşmaları için de “Türkiye’nin ihracat rakamlarını ciddi miktarda artıran ticari işler yapan firmaların en üst düzeydeki yöneticisinin, Türkiye’nin ihracatını artırmaya yönelik politikaları belirleyip uygulamaktan sorumlu olan bakanla medeni ilişkiler çerçevesinde görüşmesi son derece doğaldır.” yorumunu yaptı.

****

Kararda çok daha fazlası var.

Bunlara detaylıca ve başlık başlık değinmek mümkün.

Ancak ben bu yazıda bir başka gerekçeye mercek tutmak istiyorum.

Ekrem Aydıner, Reza Zarrab’ın rüşvet ilişkisi içerisinde olduğu şahıslarla aralarında bir örgütsel ilişki olmadığını savunuyordu.

Örgüt olabilmesi için hangi unsurların gerektiğini sıralıyor ve Yargıtay kararlarından örnekler getiriyordu.

Her ne kadar Zarrab’ın eylemleri açık bir şekilde bu yaklaşıma uymasa bile Ekrem Aydıner, özellikle aradaki ilişkinin örgütsel bir bağ olmadığına vurgu yapıyordu.

Mesela şöyle diyordu:

“Teoride ve uygulamada ortak kabul gören şekliyle örgüt; devamlılık arz eden ve suç işleme amacına yönelen ortak iradeye dayalı devamlı bir oluşumdur. 

Örgüt niteliği itibariyle devamlılık arz eder, soyut bir birleşme değildir, bünyesinde hiyerarşik ilişki hakimdir. 

Yüksek Yargıtay’a göre suçu adi iştirakten ayıran temadi (devamlılık), taaddüt (birden fazla olmak), istikrar (süreklilik), planlı ortaklık ve eylemli paylaşma unsurlarına ek olarak işlenen suç ve suçların örgütün gereğinden olması icap eder. 

Yargıtay, suçun varlığını kabul etmek için sanıkların önceden anlaşarak organize olmalarını, aralarında iş bölümü ve hiyerarşik bir yapı içinde süreklilik gösterecek şekilde planlı bir ortaklık ve paylaşım anlayışıyla amaç suçları işlemek için bir araya gelmelerini aramaktadır. (Yargıtay 8. Ceza Dairesi 22.05.2000 tarih ve 2000/10828-9312 sayılı kararı)

Özel düzenlemeler dışında bir araya gelişleri teşekkül-cemiyet-çete kabul etmek, kanunsuz suç ve ceza olmaz kuralının ve bu yöndeki yasanın ihlali olur. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 03.02.1986 tarih ve 1986/509-42 sayılı kararı)

Bu suçun oluşumu için ‘doğrudan kast’ gereklidir, ‘olası kast’ ile işlenemez. Bu seçin oluşabilmesi için her bir ortakta, örgütün suç işleme programına yardımcı olma saikinin, yani özel kastın varlığı şarttır.

Suç işleme niyeti, kastı ve amacı olmalıdır.

Suç işlemek için düzenli ve planlı ortaklık bulunmalıdır.

Bu düşünceyi doğrulayan bir çok Yargıtay kararı bulunmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 20.10.2009 tarih ve 2009/8-152 E. 2009/245 K. Sayılı kararında; ‘…Sanıklar arasında hiyerarşi temeline dayanan sürekli bir birleşmenin bulunduğuna dair her türlü kuşkuyu bertaraf edecek nitelikte yeterlilikte deliller mevut olmalıdır…

Yine Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 27.12.2006 tarih ve 2005/2843 E. 2006/9610 K. Sayılı kararında; (…) tehdit, baskı, cebir veya şiddet uygulamak suretiyle yıldırma veya korkutma veya sindirme gücü kullanılmasını öngörmektedir.

Rıza Sarraf’ın ticari faaliyetlerini yürütürken yukarıda unsurları sayılan bir örgüt oluşumu ile harekete ettiklerine dair hiç bir delil bulunmamaktadır. 

Keza ayrıca suç işlemek için örgüt kurdukları iddia edilen diğer kişilerden biri Ekonomi Bakanı, diğeri ise İçişleri Bakanı olup kurdukları iddia edilen örgüte üye oldukları iddia edilen kişiler de özel kalemlerinde çalışanlar ve bakanların oğullarıdır. Bu kişilerin de suç işlemek için örgüt kurmak iradesi ile bir arada olduklarını, bu örgütün amaçları doğrultusunda söz konusu faaliyetleri gerçekleştirdiklerini iddia etmek mümkün değildir. Bu yönde herhangi bir delil yoktur. Bu nedenlerle suç işlemek için örgüt kurdukları, örgüte üye oldukları, örgütün amaçları doğrultusunda faaliyette bulundukları iddia edilen şüpheliler yönünden kamu davası açmaya yeterli delil bulunmadığı anlaşılmıştır.”

****

Hayır, tam tersine bir çok delil vardı.

Fiziksel takip vardı, kamera görüntüleri vardı, telefon tapeleri vardı, itiraflar vardı, evlerde ayakkabı kutularında bulunan paralar vardı…

Buna rağmen savcı Yargıtay’ın bu kararlarından yola çıkarak ‘örgüt’ü ortadan kaldırdı. 

Karşılığında da mükafatını aldı.

Daha sonradan öğrendik ki Aydıner hakkında HSYK’nın bir kınama cezası varmış ve bu takipsizlik karşılığında o ceza silinmiş.

****

Şimdi yukarıda alıntıladığım o ‘örgüt’ kıstaslarını ve Yargıtay kararlarını alın bugün yürüyen ‘silahlı terör örgütü’ davalarına bir uyarlayın.

Bu dosyalarda yargılanan binlerce öğretmen, öğrenci, ev hanımı, esnaf, memur, gazeteci, akademisyen, işçi, işveren arasında ‘önceden suç olduğunu bilerek’, ‘o suçu kabul ederek’, ‘o suçu işleme kastıyla’ bir suç örgütüne veya terör örgütüne katılım söz konusu mu?

Örgüt kurma iradesi var mı?

‘Doğrudan kasıt’ var mı?

Hepsi arasında hiyerarşik bir ilişki var mı?

Çünkü Aydıner’in kararında ‘tek tek her bir üyenin’ aynı kasıtla hareket etmesi gerektiğinin altı çiziliyor.

Bu 500 binin üzerinde insan için hangisi geçerli bu kıstasların?

Aydıner, ‘kanunsuz suç ve ceza olmaz’ kuralını hatırlatıyor.

Peki bugünkü davalarda neden aynı kuralı hatırlayan hakimler, savcılar yok?

Zarrab’a uygulanan hukuki prensipler neden şimdi hasır altı?

Bu insanların gittiği dönemlerde dini sohbete katılmak suç muydu? Bankaya para yatırmak suç muydu? Sendikaya üye olmak suç muydu? Gazete aboneliği suç muydu? Haberleşme uygulaması indirmek suç muydu?

Onu bırakın, bugün suç mu ki? Evrensel hukukta bunlar suç mu?

Kaldı ki Reza’nın durumu ile bunun arasında da uzaktan yakından bir ilgi yok.

Orada her şey aleni iken, zorlamayla da olsa ve suçun üzerini örtebilmek maksadıyla da olsa uygulanabilen hukuk kuralları bugün tamamen askıda.

Oysa bugünkü bu davalar, o 17 Aralık sürecinin bir devamı. İntikamı. 

Aradaki bağ ise hiç bir şekilde hukuk değil. Yargı değil. 

Türkiye’de hiç bir zaman yargı olmadı.

O gördüğünüz sadece siyasetin azgınlaşmış köpeğinden ibaret.

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz