Akar’ın Hakan Fidan’la gizemli ilişkisi

Hulusi Akar’ın portresini yazıp da Hakan Fidan’dan bahsetmemek olmaz.

Birbirlerinin aynası veya yarısı…

Aynı tavanın balıkları, aynı teknenin hamurları

Aralarında dikkat çekici ve yakın bir ilişki var. 

Akar’ın yükselişinde, MİT’in ve Hakan Fidan’ın etkisinden söz etmiştik.

Özellikle 2013 Şurası öncesi Akar’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olmasına karşı çıkanların sindirilmesi noktasında Hakan Fidan’ın bizzat devreye girdiğine ilişkin iddialar görmezden gelinecek gibi değil.

****

Fidan’la Akar arasındaki ilişkinin boyutu nedir pekala?

Bu ikilinin 15 Temmuz’un en önemli iki aktörü olduğu gerçeğini de hesaba katınca bu soruya adamakıllı bir cevap vermek zaruri oluyor.

Aralarından su sızmıyor desek, yalan olmaz.

Akar’ın, Fidan’a, “Hakan” diye hitap ettiği biliniyor. Ancak öyle “Hakan” dediysek basitçe, dil ucuyla, lalettayin bir “Hakan” değil. “Ağzından bin tane Hakan çıkardı,” diye anlatılıyor.

Fidan da ona nezakette hiç kusur etmiyor.

Senelerdir böyle.

2017 yılındaki Nuri Pakdil ziyaretinde beraberler. Muhafazakar kesimin önemli yazarlarından Nuri Pakdil’i evinde birlikte ziyaret etmişlerdi.

Mesela Kilis’e Suriye tarafından roketler düştüğünde birlikte sınıra gidip bilgi aldılar.

14 Temmuz gecesi beraberler. Upuzun bir görüşme yapıyorlar. 

15 Temmuz günü de beraberler. Darbe ihbarının gelmesinin ardından Genelkurmay Karargâhı’nda bir araya geliyorlar. Saatlerce durum değerlendirmesi yapıyorlar. Ancak ne Cumhurbaşkanı’na ne de Başbakan’a ulaşıyorlar.

İkisinin de bir yığın ihmali olmasına ve tavırları tonla soru işareti barındırmasına rağmen görevlerinden alınmıyorlar. Tam tersine, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından her zaman himaye görüyorlar. Bir koluna Akar’ı, diğerine Fidan’ı takıp geziyor AKP lideri.

Sonrasında da beraberler.

Hep beraberler.

****

15 Temmuz öncesi Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda (ÖKK) çok garip şeyler yaşandı.

Daha önce defalarca yazıldı ama tekrar etmekte bir beis yok.

Tam da 15 Temmuz günü yapılacak ÖKK İhtisas Kursu Mezuniyet Töreni, makul bir gerekçe gösterilmeksizin 14 Temmuz’a alınmıştı. Bu çok tuhaftı, çünkü kapanış törenleri hep Cuma günü olurdu. Bu kez Perşembe’ye çekilmişti. Sunulan gerekçe ise Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın da törene katılacak olmasıydı. İyi ama bunun gerekçesi neydi? Normalde o törene Genelkurmay başkanları katılmazdı. ÖKK’nın bağlı bulunduğu 2. Başkan nezdinde bir temsil olurdu. Oysa bu kez Akar da gelecekti. 

Peki Hulusi Akar törene Cuma günü gidemez miydi?

Cuma günü çok önemli başka bir programı var mıydı?

O gün yaşananlara bakarsak, hayır yoktu. Bütün gün makamındaydı.

Fakat tek gariplik bu değildi zaten.

Cuma günü yapılacak ÖKK paraşütle atlama programı da ‘hava muhalefeti’ gerekçe gösterilerek Pazartesi gününe alınmıştı. 

“Temmuzun ortasında ne hava muhalefeti?” demeyin. Çünkü meteoroloji kayıtlarına göre böyle bir muhalefet raporu da yok. 

Kısacası 15 Temmuz Cuma günü tamamen boşaltılmıştı.

Tıpkı Yalova’daki Hava Harp Okulu öğrencilerinin öğleden sonralarının boşaltılması gibi. Çünkü “akşama çok yorulacaklardır”

****

Daha tuhaf gelişmeler de vardı.

Teamüllerin dışında sadece Hulusi Akar yoktu orada. MİT Müsteşarı Hakan Fidan da gelmişti törene.

Bu kadarla sınırlı kalsa yine iyi.

Akşam 20.00’de bir protokol yemeği olacaktı. Hulusi Akar-Hakan Fidan ikilisi bütün şaşkın bakışların arasında protokolden ayrılıp baş başa yemek yiyecekleri bir masaya geçmişlerdi. Yanlarına kimseyi yaklaştırmadılar. Tam 3 buçuk saat boyunca kafa kafaya verip konuştular. Hatta ÖKK’nın bağlı bulunduğu 2. Başkan Yaşar Güler bile kışladan ayrıldığı halde onlar sohbetlerine devam ettiler.

Geceye son bir esrar daha bırakalım: Saat 23.30’da Hulusi Akar da ÖKK Oğulbey Kışlası’ndan ayrılmasına rağmen Hakan Fidan hala oradaydı. Bu kez de dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı ile baş başa bina dışına çıktı. Gece yarısı karanlıkta, kışlanın içindeki tozlu yolda 1 saat boyunca yürüdüler. Bu konuşmanın içeriğini de ikisi dışında kimse bilmiyor.

Ertesi gün yaşanacak 15 Temmuz cehenneminin en kilit 3 ismi onlar olmasa bu tuhaflıkların üzerinde bu kadar durmaya değmeyebilirdi. Fakat şimdi hepsi çok çok anlamlı hale geliyor.

****

Darbe demişken…

Hani “Türk Silahlı Fouché’si” diyorum ya Hulusi Akar için; size ilginç bir örnek vereyim. Fouché, Napolyon’un iktidar yürüyüşünü erkenden farkedip pozisyon almaya başlamıştı. Napolyon’un darbe girişiminden haberdar olmuş ve buna öyle bir hazırlık yapmıştı ki, darbe başarılı olursa Napolyon’un; başarısız olursa da baştaki Direktuvar rejiminin en sadık adamı olabilecekti. Sonuçta Napolyon darbe yaptı ve konsül dönemini başlattı. Fouché, Bonapart’ın Güvenlik Bakanı oldu. 

Güçler dengesinin ne tarafında yer alacağına son dakikada karar verebilmek gibi zor bir işi ustaca kotarabilmektedir.

Napolyon’la birbirlerini iyi tanımalarına ve birbirlerini hiç sevmemelerine rağmen beraber yol yürüdüler.

Fouché, Napolyon’un iktidar hırsını; Napolyon da Fouché’nin sinsiliğini ve entrikacılığını iyi kullandı.

Daha da ilginç olanını söyleyeyim mi?  Başarısızlıkla sonuçlanan Rusya işgal girişimi sonrası Napolyon’a karşı da darbe hazırlığı başladığında Fouché, bunun da haberini almıştı. Enteresan bir şey yaptı. Darbe girişiminden bir gün önce sıradışı bir akşam yemeği verdi. Yemeğe hem Napolyon’u hem de ertesi gün ona karşı darbe girişiminde bulunacak baş aktörleri davet etmişti. Bilindiği gibi o girişim, başarısızlıkla sonuçlanacaktı. Bunda Fouché’nin de rolü vardı. 

Fakat daha sonradan Napolyon’a da ihanet edecek ve onun tarafından ‘kusursuz dönek’ olarak adlandırılacaktı. 

Tıpkı bir zamanlar yakın arkadaşı Robespierre’i de satmış olduğu gibi.

Hep perde arkasında kalıp gizli ittifaklar kurabilme dehasıdır. 

Çünkü aynı zamanda çok iyi bir istihbaratçıdır. Her yerden bilgi toplar. Gerekirse parayla satın alır. Bunlar arasında Napolyon’un ‘platonik karısı’ Josefine bile vardır. 

Herkesin en mahremine girebilir.

****

Herkesle böyle ‘mahrem ilişkiler’ kurma yeteneği fevkalade olan Hulusi Akar, 15 Temmuz’dan bir gece önce Hakan Fidan’la yediği baş başa yemekte ne konuşmuştu?

İkisinden başka kimse bilmiyor.

Belki de sadece o ‘son akşam yemeğine’ odaklanmak hata.

Senelerdir böyle baş başa fısıldaşmaları var. 

Hulusi Akar’ın da istihbaratçı kökenli bir asker olduğunu daha önce yazmıştım. NATO’da istihbarat komutanlığı yapmış olmasının ötesinde, fıtraten istihbaratçı bir kişilik. İstihbarat oyunlarına müthiş merakı var. 

Bir istihbarat başkanı ile bu kadar yakınlaşmasında muhakkak başka pragmatik öncelikleri de vardır.

Belki de bundan, en sık kullandığı cümlelerden biri şudur: “Bu çağda ancak paranoyaklar ve paranoidler hayatta kalabilir.”

Ve yine belki de bundandır, görev yaptığı yerlerde çok az evrakın altına imza atmıştır. Mümkün olduğunca önemli belgelere paraf atmamaya özen göstermiştir. 

****

İşte bu yüzden de diğer bir çok görüşmesinde olduğu gibi Fidan’la konuşmalarının çoğu, sıra dışı tedbir kuralları uygulanarak yapılıyordu. 

Ne saklıyorlardı?

Siyasi ve askeri kaynakların verdiği bilgilere göre bu ikilinin samimiyeti, 2011’de başlıyor. 

Bu tarih, Hulusi Akar’ın önünün açılmaya başlandığı tarihtir.

Sonrasında mutad olarak ayda en az bir kere buluştukları ve özellikle oda içinde konuşmayıp bahçeye çıktıkları ve kol kola girip yürüyüş yaparak 2 saat, 2 buçuk saat konuştukları anlatılıyor.

Mesela 2012 yazında bir Kıbrıs görüşmeleri var.

O sırada Akar, Genelkurmay 2. Başkanı’dır. Bir vesile ile her ikisi de oradadır. Maraş bölgesindeki askeri kampta kalırlar. Gece yarısı bahçede baş başa yürüyüp uzun uzun konuşurlar. Bu gizemli ayaküstü fısıldaşma, sabaha karşı 02.00’ye kadar sarkar.

Halbuki Fidan’la muadil değildirler. Genelkurmay İstihbarat Başkanı’nın görüşmesi normaldir belki ama 2. Başkan olarak Akar’ın bu kadar sık ve resmî protokol şartlarının dışında, özel görüşmeler yapması anormal bulunuyordu. 

Dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in Fidan’ı sevmediği ve ona ısrarla ‘yerini bil’ muamelesi yaptığı biliniyor.

Sonradan yaşanacaklar hesaba katılmazsa yine de belki bir yerde Akar’ın yakınlığı normal karşılanabilir ama bugün gelinen noktadan geriye dönüp bakıldığında bu buluşmaların anlamlı olduğunu söylemek zorlama olmayacaktır.

Tıpkı Hakan Fidan’ın MİT’e alıp da 15 Temmuz’un en operasyonel elemanlarından biri olarak kullandığı Sadık Üstün’le Hulusi Akar’ın pazar günleri baş başa, gözlerden ırak görüşmeler yapmasının normal olmadığı gibi…

****

15 Temmuz’un başarılı olması diye bir şey söz konusu mu bilmiyorum ama her iki ihtimalde de Hulusi Akar’ın kazanan tarafta olacağı yüzde yüz. 

Her iki ihtimale de aynı ağırlıkta hazırlık yaptığından kuşkunuz olmasın.

Son dakika kazananın yanında kalabilme yeteneği şapka çıkarılası.

Şu ya da bu sebeple Erdoğan iktidardan uzaklaşmış olsaydı da Hulusi Akar’ın yeni iktidarın en sadık adamı olacağına şüphe duymuyorum.

Gelin görün ki, Cemaat’in ‘mahrem’ tarafı ile Recep Tayyip Erdoğan’ı ayıran husus, aslında 15 Temmuz’un neticesini de tayin eden husustur.

Erdoğan, Akar’ı tanıyıp bilerek ve tedbirini ona göre alarak yol yürürken Cemaat, Akar’ı hiç ama hiç tanımayıp çok iyi tanıdığını zannederek, yüzde yüz itimad ederek hareket etmiştir.

****

Cemaat Hulusi Akar’ı ‘kendinden’ bilirken O, aslında ‘personel sorgulamalarını’ bile çoktan MİT’e devretmişti bile. 

Kara Kuvvetleri Komutanı iken, 2014 yılında, yani 17-25 Aralık’tan sonra, diğer kuvvetlerden bile önce Hulusi Akar, personeli MİT’e sormaya başlamıştı.

Biraz daha açayım…

2010 yılından itibaren Erdoğan’ın talimatıyla kamuya alım yapılırken Cemaatten olup olmadığına dikkat ediliyordu. Erdoğan’ın “F Tipi eleman istemiyorum” diye açık talimatı vardı. Atanacak her bürokratın dosyası MİT’e gidiyordu ve Cemaat bağlantısı olup olmadığı soruluyordu.

Bu uygulama 17-25’ten sonra çok daha yaygın, çok daha katı ve aleni bir hal aldı.

O güne kadar TSK, kendi personeli ile ilgili araştırmayı kendi istihbarat kaynaklarından ve personel başkanlığından yapıyordu. Sonuçta 13 yaşından beri kendi ocağında yer alan bu askerlerle ilgili en eski ve en iyi kaydı tutan, yine TSK’nın kendisiydi. O yüzden de örneğin atama, tayin gibi durumlarda kimlik sorgulamasını TSK’nın kendisi yerine getiriyordu. 

Ancak ilk olarak Hulusi Akar, yeni görevlendirmelerden önce MİT’e personel sorgulama listeleri göndermeye başladı. Diyelim ki askeri ateşe gibi yurt dışı görevlendirmelere veya başyaver gibi kritik kadrolara atama yapılacaksa Hulusi Akar adayları MİT’e sorgulatıyordu. Bu bir ilkti. Bosna’ya veya Kosova’ya 6 aylık geçici görevlendirmelerde bile MİT’in ‘olurunu’ alıyordu.

Hiç kuşkusuz ki bu durum, Hakan Fidan’la yaptıkları uzun yürüyüşlerde ele alınmış konulardan bir tanesiydi.

Bu, Hulusi Akar’ın getirdiği önemli bir uygulamaydı. 

17 Aralık sonrası yeni siyasi sürece en erken adapte olanlardan biriydi ve siyasi iradeye ‘sendenim’ mesajı veriyordu.

****

Akar’ın, diğer komutanların biraz da istihza ile yadırgamasını göze alarak Fidan’a bu denli yakınlaşmasında sebep tam olarak neydi acaba?

İdeolojik yakınlık mı?

İkisinin de ortak bağı Abdullah Gül. Hulusi Akar, Gül’ün yakın arkadaşı. Fidan’ı da bürokrasiye kazandıranın Abdullah Gül-Beşir Atalay ikilisi olduğu biliniyor.

Dediğim gibi, Nuri Pakdil’i beraber ziyaret ettiler. 

Hulusi Akar, İBDA-C lideri merhum Salih Mirzabeyoğlu’nun mezarını ziyaret etmişti. Abdullah Gül de Mirzabeyoğlu’na sempati ile bakardı. Hatta Cumhurbaşkanlığı döneminde Adalet Bakanlığı ve savcılıklar nezdinde girişimlerde bulunmuş, müebbet hapis cezası olan Mirzabeyoğlu’nun tahliyesi için devreye girmişti. Nitekim Köşk’teki son günlerinde Mirzabeyoğlu tahliye olmuş, “Cumhurbaşkanı Gül af yetkisini kullandı,” iddiaları ortaya atılmıştı. İkisi de Necip Fazıl geleneğinden geliyordu. “Öyle eli silah tutacak, teröristlik yapacak biri değildir o,” diyordu Mirzabeyoğlu için. 

Hatırlayın, Abdullah Gül ile Hulusi Akar’ın, Necip Fazıl’ın yanında çekilmiş bir okul fotoğrafı yansımıştı basına. Salih Mirzabeyoğlu’nu da aklen ve ruhen o karenin içinde görüyordu Gül. 

Hakan Fidan’ın da onların çok uzağına düşmediğini söyleyebiliriz.

Sonuç olarak Akar ile aralarında bir ideolojik ünsiyet olduğunu görebiliyoruz.

****

Bunun dışında onları yakınlaştıran başka bir şey olabilir mi?

Mesela bir takım parasal ilişkiler?

İkisinin oğlunun, Abdullah Gül’e yakın bir işadamı ile birlikte İngiltere’ye 50 milyon dolardan fazla para çıkarıp ortak iş yaptıklarını duydum mesela.

İki ‘baba’yı yakınlaştıran, oğullarının bu ‘ticari girişimleri’ olabilir mi?

Mümkün.

****

Yoksa güçler dengesinde terazinin aynı gözüne konuşlanmış olmaları mı asıl sebep?

Şunu kastediyorum: Derin kulislere kulak kabartırsanız Hakan Fidan’ın, bilinenin aksine, İran’dan çok Amerika’ya yakın bir istihbarat başkanı olduğu iddiaları ile karşılaşırsınız.

Benim edindiğim bilgilere göre Hakan Fidan, uzun süre üzerine yatırım yapılan ve adım adım oraya hazırlanan bir isim.

Yoksa yılların istihbarat ustalarının, “1927 yılında Alman generali Nikolai’nin verdiği eğitimle kurulan koskoca MİT, bir astsubay başçavuş bozuntusuna bırakılır mı ulan!” diye ateş köpürdüğü bir kişinin bu kadar kolayca o koltuğa oturması ve tek parti döneminden sonra en uzun süre görev yapan müsteşar ünvanına erişmesi, sıradan bir hadise değil.

Uzunca bir süre ABD’nin istasyonu gibi çalışan bir teşkilatın, Hakan Fidan gibi ‘radikal İslamcı’, ‘İrancı’, ‘MOSSAD’ın hedefinde’ bir müsteşarla bu kadar uzun süre çalışabilmesi, titizlikle incelenmeyi hak eden bir durum. 

Evet Hakan Fidan’ın İran’la çok yakın ilişkileri var. İran hayranlığı da bilinen bir gerçek. Gençliğinde bir sırt çantası ile bütün İran’ı baştan başa, şehir şehir gezdiği anlatılıyor, doğrudur.

Sonra ilişkileri de ortada. 

Ancak en az bunun kadar doğru olan bir diğer tarafı ise eskiden beri ABD’ye yakın bir isim olması. 

NATO bünyesinde çeşitli görevler yapan Fidan’ın, Maryland Üniversitesi’nde okurken Birleşik Devletler’in derin çevreleri ile irtibatlar kurduğu ve özel görüşmeler yaptığı anlatılıyor.

Bir diğer iddia da Ankara’da muhabirlik yaptığım dönemde kulağıma çalınan bir kulise dayanıyor. Amerikan elçiliğinde onun için ‘our boy’ dendiğini işitmiştim. 

MİT Müsteşarı olduktan 3 ay sonra dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın onu İran’a çalışmakla suçlamasını ‘açık bir hedef şaşırtmaca’ olarak niteleyenler de az değildi.

Hulusi Akar’ın bağlantılarını da yazı dizisinin “Hulusi Akar Amerikancı mı, Avrasyacı mı?” başlıklı 3. bölümünde ele almıştım.

Yani bu ikiliyi bir araya getiren ortak yönleri burası olabilir mi?

****

Ya da belki korkudur.

Hulusi Akar’ın en büyük korkularından birisinin Uludere katliamı olduğu belirtiliyor. 

2012 yılında 34 sivilin hayatını kaybettiği bu bombalamanın emrini verenlerden biri, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Hulusi Akar’dı. 

Silsile halinde, dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, 2. Başkan Akar ve İstihbarat Başkanı Yaşar Güler’in en büyük sorumlular olduğu belli. Bu nedenle Necdet Özel’in, “Bu olay ölünceye kadar bizi kovalayacak,” dediği rivayet ediliyor.

Hulusi Akar’ın da bununla ilgili klasör klasör evrak tuttuğu ve bu belgelere gözü gibi baktığı bilgisi var. Bir gün bundan dolayı yargılanmaktan korkuyordu. 

Kulislere göre, özellikle o ilk bir kaç yıl, her fırsatta bu işte kendisinin bir sorumluluğu olmadığını anlatmaya çalışıyordu.

Bu katliamda MİT’in parmağını ve Genelkurmay’a yanlış istihbarat verildiği iddialarını unutmamışsınızdır. 

Akar’ın bu nedenle Erdoğan’a ve Hakan Fidan’a mahkum olduğu değerlendirmelerini yabana atmamak lazım. 

Suç ortaklıkları böyle başlamıştı. 

15 Temmuz’da ustalık eserlerini sundular.

****

Belki de bu nedenlerin tamamıdır.

Ekonomik sebepler ve parasal ilişkiler her zaman için gizli ama en belirleyici faktördür. 

Boşuna, ‘parayı takip et’ denmemiştir.

İktidar hırsı, güç talebi ve yargılanma korkusu gibi insani duygular da daima tetikleyicidir.

Bununla birlikte ideolojik yakınlıklar, dava arkadaşlıkları ve amaç birliktelikleri de güçlü motivasyonlardır. 

Keza siyasi ve diplomatik angajmanlar da insanların tavırlarında rol oynar.

O yüzden bu faktörlerin tamamını bir arada düşünmek icap edebilir.

Ben bu ilişkide bu faktörlerin hepsini bir arada görüyorum.

Artık kesin olan şu ki, geçmişte onları her ne yan yana getirmiş olursa olsun, bundan böyle isteseler de ayrılamayacak olmalarıdır.

Çünkü suç ortakları ayrılmazlar. 

-DEVAM EDECEK-

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

1 Yorum

  1. “suç ortakları ayrılmazlar.” sözü cemaatin sık kullandığı bir nakarattı. 17 aralıktan sonra mı başlamıştı böyle analiz ediyorlardı. Bu yazıda da görüleceği gibi siyasi arenada analizleri en berbat olan politburo cemaatinki. Yani bu insanların her türlü analizinden uzak durmak gerekir diye düşünüyorum. İlahiyatçı analizi. Ayrıca ilk günden temel, zekai, akar kavga etti. Cihat yaycı aynı şekilde. Bu ilişkiler bu söze sığmayacak kadar kapsamlı.

    Verilen bilgiler değerli ama sonuç analizinde suç ortağı işte bunlar kaderleri bağlı demek çok basit kaçıyor. Fouche bir kere çok derin bir adam, neyi neden hangi psikoloji ile yaptığını izah etmesi zor. Fouche benzetmesi yapılıp böyle bitmemeli.

    Bu adamların dış bağlantıları yada dış sempatileri hakkındaki bilgiler de önemli ama mevzu dış bağlantılar olunca profesörü bile komplo teorisine sarıyor, düzgün analiz yapabilen isim yok. Hakan Fidan’a İran ajanı denmesi Selam Tevhid operasyonu içindi. Gerçeğe dayandığı için değil işlerine geldiği için demişlerdi. STV o dönem çıkan İran göndermeli diziler falan hepsi psikolojik operasyon hazırlığı. Dosyaya bakılıp dolu mu boş mu bakılabilir. Cemaat 2 dosyası vardı operasyon yapamadığı biri selam tevhid diğeri tsk’da alt rütbelileri Bozkurt, Kartal vb gruplara ayırmış 1000 kişilik ayrı bir örgüt diyordu. Daha da vardır belki bilmiyorum. Ergenekon-Balyoz dosyaları dahil hepsi ulaşılabilir ve cemaatin polis ve savcıları da hep aynı taktikle işlerini yaptıkları için onların o kumpaslarının hepsi belgeli bir şekilde duruyor. 2016’dan sonra itirafçı beyanları da var. İşi ordan alıp takip edince iplik ucu gibi 15 Temmuz’a doğru bir hat çıkıyor zaten.

    İsrail’in Fidan’ı hedef almasından sonra Önder Aytaç’ın Fidan’ı savunduğu bir yazı da vardı bu arada.

    Bu adamların karşısında konumlanmış Gülen cemaatinin dış bağlantılarını bulamıyorken. Bu adamların dış bağlantılarını bulmak yada analiz etmek çok zor. Siz cemaati ben çözdüm diyorsanız orası ayrı. Ama cemaatin bir dönem içinde olmanıza rağmen birçok kaynağınızın olmasına rağmen Abd-Almanya’nın cemaatin yönetimini kayırması, İngiltere’nin tam tersi tavrının nedenini bulabiliyor musunuz? Gülen gibi küçük bir tarikatımsı şeyin o dönem Papa ile görüşmesi Allah’ın lütfu muydu? Ortaasya giden abilerin uçakta şans eseri gideceği ülkenin milli eğitim bakanı ile yan yana gelmesine inanan kişiler bunları sorgulamayabilir, ama komünizmle mücadele derneği geçmişinden başlayıp rasyonel bir bakışla bakınca şu sorunun cevabını bulamıyorum 15 Temmuz’a bir fiil bulaşan siviller STV çalışanlarını Türksat’a bırakan kişi gibi nasıl olurda ABD’de de korunur iade edilemez. Diğer yandan bu Batı İhvan’a terör örgütü diye saydırır ve iade eder. Çok mu farklıydı Gülen cemaati İhvan’dan? Gökhan Bacık benzerlikleri anlattığı podcasti var ahvalde. Risalelere göre iman- hayat- şeriat diye bu davayı 3 aşama ayırıp biz islamcı değiliz mi diyecekler. Cemaati eleştirene bile mürted diyerek islamı jargonla islamcılık yapan bir yapı.

    Yani cemaat çözüldüğünde belki düşmanlarının konumu cemaatin konumuna göre belirlenir, ama cemaat çözülmeden çözmesi daha zor olan o iki ismi çözmek zor. Akar sonuç olarak 16 Temmuz 2016’da yada belki daha sonra anlaşılabildi cemaat tarafından.

    Fidan da eski cemaatçiyse ve cemaat sayesinde yükseldiyse, Akar ile büyük bir ortak noktası çıkar. Yoksa ABD olduğunu sanmıyorum. İkisininde en yakın adamları özel kalemleri fetöden alındı. Yanlarından ayrılmayan 3 isim ise İbrahim Kalın eski zaman yazarı.

    Uludere’den de niye korkuyorlar ilginç geldi. Kürtlere bir sormak lazım. Onların iddiasına göre zaten Kürdün bir değeri yok, G. Doğu’da her gün siviller ölüyor. Her bombalamada, çatışmada olan şeyler yani hem o bölgedeki sivil toplum kuruluşları bu şekilde diyor hem bölge halkı, yıllardır süren yaygın bir hak ihlali var zaten orada.

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz