31 Mart cemaate ne söylüyor?

31 Mart seçimleri cemaate ne mesaj veriyor? Bu seçimin cemaate bakan bir yönü var mı? Varsa nelerdir?

Her hadiseyi cemaat üzerinden okuma handikapına düşmek istemem. Ancak bu seçimin en büyük mesajlarından birinin (dolaylı da olsa) cemaate dönük olduğunu düşündüğüm için özellikle böyle bir başlık açtım.

****

Hiç kuşkusuz ki cemaat, böyle bir neticeyi 5 yıl önceki seçimde görmeyi çok arzu ederdi. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde…

Bunun için çok da çalıştı. Varını yoğunu ortaya koydu. Kapı kapı gezdi. İl il, ilçe ilçe, köy köy, akraba akraba…

Yolsuzluklar anlatıldı. Cemaate yönelik cadı avından şikayet edildi. Okullara yapılan baskınlar ve tecavüzlere dikkat çekildi. Yargının ayarları ile oynanmasından, hukukun kapıya bağlanmasından, demokrasinin dolaba kaldırılmasından, değerlerin içinin boşaltılmasından dem vuruldu.

“Daha kötüsü olacak” dendi. “Yurt dışındaki Türk okullarını da kapattıracak” dendi. “Müesseselere el koyacak” dendi. “Şirketlere çökecek”, “Hepimizi işinden edecek”, “Yüzbinlerce insanı hapse atacak” dendi.

Hakikaten Erdoğan da hemen her fırsatta, “İnlerine gireceğiz”, “Bize yetki verin, inlerine girelim” diye sesleniyordu.

Biriyle günün birinde bir kahve bile içilmişse, kırk yıllık hatırına müracaat edildi ve “Gel bu seçimde bunlara oy verme” dendi. Rica edildi. Dil döküldü.

Bu süreçte yurtdışında tanıştığım bir arkadaşım anlatmıştı: “30 Mart seçimlerinden önce öz kardeşime, ‘Bugüne kadar sana hiç iyiliğim dokundu mu?’ diye sordum, ‘Çook’ dedi. ‘Peki senden bir şey istedim ki?’ diye sordum. ‘Hayır’ dedi. ‘Peki sen benden istedin mi?’ diye sordum. ‘Çook’ dedi. ‘Peki yaptım mı?’, ‘Allah razı olsun, hep yanımda oldun’. Bunun üzerine dedim ki, ‘Bak senden ilk defa bir şey istiyorum. Bu seçimde oyunu AKP’ye verme. Sen bu adama oy vermezsen bir şey kaybetmezsin ama verirsen ağabeyin olarak ben çok şeyimi kaybedeceğim. Memleket de çok şeyini kaybedecek. Beni aç bırakacak, hapse atacak, yurdumdan edecek; ülkeyi de çiftliğe çevirecek…’ Vermeyeceğini söyledi. Ama ne oldu biliyor musun? Yine gitti oyunu AKP’ye verdi.”

Bu arkadaşı tanıdığımda henüz 15 Temmuz olmamıştı. Yurtdışına ilk çıkanlardandı. Ailesi Türkiye’de kalmıştı. Bir akşam 3 yaşındaki kızıyla telefonda görüntülü konuşuyordu. Kızının, babasına olan özleminden hem ağlayıp hem de tekrar tekrar ekranı öptüğüne ben şahidim. Buna benzer manzarayı her yaşadığında, kardeşini anıyordu. “O bir seçim yaptı. Beni değil, Erdoğan’ı tercih etti. Öyleyse ona kardeş olsun, bana değil.” diyordu.

Yine yurtdışında bir ara yolumun kesiştiği Osmaniyeli bir esnaf anlatmıştı: “30 Mart seçiminden bir gece önce hacı babamın yanına gittim. Ruhsatlı bir tabancam vardı, çıkardım masaya koydum. ‘Eğer oğlun olarak benim vatan haini olduğuma, terörist olduğuma, darbeci olduğuma (o zaman da yargı yoluyla darbe yaptılar dendiği için) inanıyorsan al bunu şimdi çek beni vur. Yok eğer vurmuyorsan, yarın gidip oyunu da bunlara verme. Çünkü bunlar bana hain, terörist, darbeci diyor. Ya beni vur ya da oyunu verme’ dedim. Ama yine de verdi. Şimdi ben bu ülkedeyim, Hizmet’e himmet vermekten dolayı hakkımda arama kararı var, babam ne yapıyor bilmiyorum.”

****

Eminim buna benzer yüzlerce hikaye vardır.

Cemaat, hayatının en büyük şokunu 30 Mart gecesi yaşadı. Çünkü herkes kendini AKP’nin çöküşüne inandırmıştı. Sahadan bir takım sözde anketler geliyor ve “Oyları yüzde 29’larda” deniyordu. Gazetem Zaman da bu anketlerden birine dayanarak, oyların yüzde 35’e indiği manşetini attı. Aslında gerçekte 30’un altına indiği ama AKP seçmenini fazla tahrik etmemek için bu manşetin atıldığı söyleniyordu. Buna benzer veriler, gözlemler, spekülasyonlar o kadar çok anlatılıyor ve o denli hızla yayılıyordu ki cemaatte hemen herkes “Bu iş bitti” gözüyle bakıyordu.

Doğrusu ben de o seçimde AKP’nin yüzde 35’in altına ineceğini düşünüyordum. Çok fena yanıldım.

30 Mart akşamı AKP’nin hanesinde yüzde 45 yazıyordu. Kabul etmek gerekir ki onlar açısından muazzam bir zaferdi.

Cemaatin gerçeklerden bu kadar hızlı kopmasının kilometre taşlarından biri o gecedir.

İlk şokun ardından hemen savunma ve mantığa bürüme gayretleri başladı. Bulunan ilk argüman da şu oldu: “Bize ne canım, biz mi seçime girdik? Sandıkta oylanan biz miydik ki yenilen biz olalım? Muhalefet partileri düşünsün!”

Oysa gerçek bu değildi. Ne kadar aksi söylenirse söylensin, ne kadar tevil edilmeye çalışılırsa çalışılsın, cemaat adeta AKP’nin karşısına kendini koymuştu. Adeta iki parti arasında bir ölüm kalım seçimi vardı. CHP-MHP-HDP’nin üzerinde sanki bir çatı gibi cemaat duruyordu. Hadise bir mahalli idare seçimi olmaktan çıkmış, ‘Erdoğan gitsin mi-kalsın mı’ referandumuna dönüşmüştü. Kampanya sürecine damga vuran konular ise 17-25 Aralık, MİT tırları ve ses kayıtları idi. Başka bir şey konuşulmamıştı.

En azından bugün olduğu gibi o seçimde de AKP üç büyük şehri kaybetmiş olsaydı, bu cemaat için büyük bir prestij olacaktı. Hiç şüphe yok ki, “Bizim sayemizde” denecekti. “Seçimi CHP, MHP, HDP mi kazandı ki? Biz kazandırdık.” diye sahiplenilecekti.

****

Evet, 5 yıl önce de aslında AKP Ankara’yı kaybetmişti. Mansur Yavaş o zaman da kazanmıştı. Fakat AKP’nin 21 Aralık 2013 gününden beri ülkeyi mafya gibi yönetmesine ses çıkarmayan devletin diğer unsurları, o gece de YSK’nın basılıp başkentin gasp edilmesine sesini çıkarmamıştı.

Çünkü o ruhsat zaten verilmişti AKP’ye. Cemaatle mücadelenin yeni başladığı bir süreçte, AKP’nin her türlü şımarıklığına, zorbalığına, haydutluğuna göz yumulacaktı. Hareket’in kendine yontacağı hiç bir başarılı sonuca izin verilmeyecek, ona mevzi kazandıracak hiç bir neticeye müsamaha gösterilmeyecekti. O kadar ki CHP bile hakkını aramadı. Mansur Yavaş’ı yalnız bıraktı.

Neticede AKP, 30 Mart’tan tam bir gövde gösterisi ile çıktı. 5 ay sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimine de 17-25 Aralık’ın psikolojik etkisi altında gidildi. Argümanlar yine aynıydı. Cemaat bu kez de muhalefetin çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan yanaydı. Yine var gücü ile sandığa yüklendi. Fakat netice yine hüsran oldu.

1 yıl sonraki 7 Haziran milletvekili seçimlerinde cemaat bağımsız adaylar çıkardı. 17 Aralık operasyonunu yapan polislerin de aralarında bulunduğu bu adaylar için yoğun bir kampanya süreci yürüttü. Yine aynı argümanlarla sahaya indi. Fakat sonuç daha da ağır oldu. 6 adaydan bir tanesi bile seçilemedi.

****

15 Temmuz’dan sonra ise ne cemaatin ne de görüşlerinin bir karşılığı kaldı. Tam anlamıyla bir sosyal soykırımın muhatabı haline gelen Hizmet Hareketi, en makul insanlar nezdinde bile yan yana gelinemeyecek kadar şeytanlaştırıldı.

Şiddetli ve derin bir travma yaşayan Hareket, bu dönemde biraz daha metafizik alana kaydı. Keyfiyette derinleşme kadar daha gaybî olana, daha esrarlı olana yönelişi kastediyorum. Rasyonaliteden uzaklaşma, romantizme bulaşma çoğaldı.

Başa gelenler bir cereyan-ı hikmetti. Kurtuluş da aynı şekilde olacaktı.

“Bir sabah uyanacağız ve her şey bitmiş olacak” beklentisi muntazırâne bir hayale dönüştü. “Allah bizi aklayacak”, “Bütün sebepler sükût ettiğinde Allah’ın yardımı gelecek” inanışı, “Bu süreç öyle bir şekilde bitecek ki herkes bizim masumiyetimizi tasdik edecek. Özür dileyecekler. Affetmeye hazır olun.” telkinleri ile daha bir müjdegân, daha bir beşaretkâr beklenti oluştu.

Bu ruh hali, çoktandır beraberinde bir başka gizemli ve ilahi beklentiyi de üretmişti. Sürecin bitişi ve Erdoğan’ın iktidardan inişi bir şekilde cemaat sayesinde ve ibretlik bir şekilde olacaktı. (Olmalıydı). Allah doğrudan müdahale edecek, ilahi inayet gelecek, herkes her şeyi anlayacaktı.

Bu işin bir yönü. Mevzuun uhrevî beklenti ve dua boyutu bir yana, dünyevî olarak cemaat eski iddialarını sürdürdü. Bir yandan yolsuzluk söylemini diri tutmaya çalışırken diğer yandan da Erdoğan’ın tek adamlığı, diktatörlüğü, otoriterliği üzerinden direnç geliştirildi. Dünyaya bu anlatıldı.

Erdoğan’ın seçim kaybetmeyeceği, sandık yoluyla gitmeyeceği, siyaseten yenilmesinin mümkün olmadığı, yenilse de bırakmayacağı görüşü güçlü bir şekilde argümante edildi. (Ben de Erdoğan’ın seçim kaybetse bile bırakmayacağını düşününlerdenim. Özellikle 24 Haziran seçimlerinden bir gün önce yazdığım ‘Erken bir 25 Haziran yazısı’ ve bu yıl Ocak ayında kaleme aldığım ’Ne zaman anlayacaksın biliyor musun?’ yazılarımı, esas olarak bu tez üzerine temellendirmiştim. 3 Mart’taki ‘Erdoğan, 31 Mart’tan sonra eski sisteme döner mi?’ başlıklı yazımda da Bursa hariç bugünkü sonucu neredeyse birebir tutturmuş biri olarak Erdoğan’ın yenilgiyi kabul etmeyeceğini ima etmiş ve ‘Tarihinde ilk kez tek başına iktidarı kaybettiği 7 Haziran sonrası yaptıkları hatırlanacak olursa, 1 Nisan’dan itibaren Erdoğan’ın demokrasiden ve milli iradeden ne anladığını daha geniş kitlelerin göreceği bir süreç başlayabilir. 17 yıl önce bir dip dalganın getirdiği Erdoğan, ilk kez bir başka dip dalgaya ve realiteye karşı boğuşmaya başlayacak.’ demiştim.)

Sağdan sola Türkiye’deki bütün kesimler Erdoğan’ın zulmünün tadına bakacak, bir şekilde yeni rejimin kurbanları arasına dahil olacaklardı. Er ya da geç herkes bu diktatörün çizmeleri altında ezilecekti. İşte o zaman, “Sarı öküzü vermemeliydik” hayıflanmaları başlayacak, cemaatin haklılığı bir kez daha teyide mazhar olacaktı.

****

16 Nisan referandumu ve 24 Haziran seçimleri, Erdoğan’ın ‘seçimle gitmeyeceği’, ‘iktidarı ne pahasına olursa olsun muhafaza edeceği’ tezlerini doğrulayan seçimler oldu. Fakat her ikisinde de sandığın üzerinde 15 Temmuz’un ruhu dolaşıyordu. Bir şekilde Erdoğan kefenin bir ucuna cemaati oturttu. “FETÖ” ve “15 Temmuz” heyulası üzerinden oy istedi.

31 Mart’a gelince… Cemaate bakan tarafı açısından bu seçim ve sonrasında yaşananları iki ayrı dilime bölebiliriz.

Birincisi; Cemaatin hiç bir yerinde olmadığı, dolaylı bir aktör konumunu bile işgal etmediği, argümanlarının masada olmadığı, 17-25 Aralık’ın dil sürçmesi ile bile gündeme gelmediği bir seçimde AKP 3 büyükşehri kaybetti. Olmaz denilen, neredeyse hayali bile kurulamayan şey oldu ve 25 yıl önce siyaseten kendisini dünyaya getiren İstanbul’da yenildi. “Sevgilim” dediği, “Aşkla bağlıyım” dediği İstanbul, Cihan isimli atın yaptığı gibi onu sırtından attı. Antalya, Adana ve Mersin gibi illeri de Millet İttifakı kazandı.

Bu düşüş, siyasetin ve sosyolojinin kendi dinamikleri içinde oldu. Elbette ekonominin kötüleşmesinde Erdoğan’ın diktatörleşmesinin; onun diktatörleşmesinde de cemaate karşı verdiği mücadelenin etkisi büyük. Yine aynı şekilde Erdoğan’ın ilk dönem yapıcı söylemleri ve politikalarından uzaklaşıp ayrıştırıcı ve sivri bir dile evrilmesinde de bu mücadelenin etkisi tartışılmaz. Fakat bu çok ama çok dolaylı bir tesir olur ki, 31 Mart’ta başat rol oynadığını söylemek biraz ‘wishful-thinking’ olacaktır.

Çünkü bu tezlerin doğrudan kantara çıktığı seçimlerde Erdoğan hiç kaybetmedi. Söz konusu ‘Cemaat mi – Erdoğan mı?’ ikilemi olduğunda, AKP Genel Başkanı mutlak bir üstünlük kuruyordu. 31 Mart’ın bir sırrı da halkın böyle bir ikilime sürüklenmemiş olmasıdır. Erdoğan’ın kendi kendisi ve hataları ile başbaşa kalmaklığı, gerçeğin daha kolay tezahürüne zemin oluşturdu.

****

Sonuç olarak Erdoğan seçim kaybedebildi. Hem de İstanbul’da. Neredeyse belli başlı bütün büyükşehirlerde.

31 Mart akşamı ve 1 Nisan itibariyle manzara şuydu: Rakibin kazandığını kabul eden, alttan alan ve ılımlı mesajlar veren bir Cumhurbaşkanı vardı karşımızda. O an itibariyle cemaat bütün argümanlarını kaybetmişti. Söyleyecek bir sözü kalmamıştı. Oysa dünyada cemaati ayakta tutan en büyük dayanak, Erdoğan’ın otoriterliği ve antipatisi idi. Onu da kayıp mı ediyordu? Ezberler bozuluyor muydu?

AKP’nin yenilgisi muhakkak ki cemaatin genelinde büyük bir sevinç ve umut dalgası oluşturdu. Bunda kuşku yok.

Fakat ben Erdoğan’ın bu şekilde, yani cemaat etkisi olmadan yenilmesinden ve sonrasında yenilgiyi kabullenen demeçler vermesinden hoşnutsuzluk duyan Hareket mensupları da gördüm. Çünkü ‘bize vaat edilen’ bu değildi.

****

Sonrasında Erdoğan’ın fabrika ayarlarına döndüğünü gösteren demeçler ve adımlar gelmeye başladı. İşte bu kısım, tartışmamızın ikinci dilimine giren parçayı oluşturuyor.

AKP’nin İstanbul ve Ankara’da tabir yerindeyse çamura yatması, itirazlarla süreci kilitlemesi, sonucu kabullenmeyeceğinin sinyallerini vermesi, YSK’nın Erdoğan’ın emrinde hareket eden bir parti organı gibi kararlar alması cemaati haklı çıkardı.

Daha fazlasının da olacağına dair emareler çoğalıyor.

Burada meselenin daha ilginç bir noktasına gelmiş bulunuyoruz. Cemaatin 5 yıldır Erdoğan’a karşı kelle koltukta bir mücadele vermesine ve şu tezlerinde haklı çıkmasına rağmen AKP muhalifleri nezdinde de hiç bir karşılığının olmadığını görüyoruz. Hiç kimse bir hakkı teslim etme veya sonuçlardan aldığı cesaretle mağduriyetleri gündeme getirme gibi bir eğilime girmiyor.

Hatta ilginç bir noktaya dikkatinizi çekeyim; seçim gecesi Anadolu Ajansı üzerinden bir soygun girişimi yaşanırken bile hiç kimse “Ah nerede o Cihan Haber Ajansı, keşke şimdi Cihan olsaydı” diye hayıflanmadı. Tek bir kişi bile. Bunu Cihan’ın eski yöneticileri, bazı gazeteciler, cemaat tabanından hesaplar dile getirdiler ama muhalefet cephesinden bir Allah’ın kulundan duyamadık. Bunu sadece korkuya hamledebilir misiniz? Tek başına Cihan’a duyulan sempati veya ona duyulan ihtiyaç, beraberinde bir ruh çağırma seansına dönüşme ihtimalini de barındırdığı için bundan uzak kalınmış olabilir mi?

Ya da Selahattin Demirtaş örneğine bakalım. Onun bir mektupla HDP’lileri motive etmesinden övgü ile söz eden hiç kimse, cemaatin son 5 yıldır 5 seçimde bunun çok daha fazlasını yapmış olmasını minnetle anmıyor. Hareket’in Erdoğan’a boyun eğmemek adına gösterdiği direnci, cezaevlerinde yatan onbinlerini, Meriç ve Ege sularında yitip giden onlarca canını dile getiren yok… Bu insanların büyük bir bölümü bugün isteseler farklı bir hayat yaşıyor olabilirlerdi. Ama bugün hayat bile yaşayamıyorlar.

Mevzua bahis ettiğim son 7 seçimdeki sonuçların hiç biri ile ilgili ‘haklı-haksız’ mülahazasına girmiyorum. Hiçbiri ile ilgili halkı veya seçmeni yüceltmiyorum. Ferasetine atıf yapmıyorum. Bilâkis bu seçimlere damga vuran cehaletin, dejenerasyonun, ahlaki çözülmenin şikâyetçilerinden bir tanesiyim.

****

Peki neden böyle oldu? Bu apayrı bir analiz konusu. Hatta kitap konusu.

Fakat bir tane örnek vereceğim, tek bir tane. Buradan siz genele dair pay biçin.

18 Aralık 2013 sabahı idi… Ben o sırada Zaman’ın AKP ve Başbakanlık muhabiri idim. O sabah AKP Genel Merkezi’nde bir program vardı. Kalabalıktı. Herkes, İstanbul’da yapılan yolsuzluk operasyonunu konuşuyordu. Tam bir şok hali gözleniyordu. Tayyip Erdoğan’dan nefret eden, koyu CHP’li bir muhabir arkadaşım yanıma geldi. Mutlu değildi. “Ahmet” dedi, “Ben cemaatten korktum. Bu nasıl bir güç, bu nasıl bir organizasyon arkadaş? Tamam, biliyorsun ben bu adamı günahım kadar sevmiyorum ama cemaatin devlet içinde bu kadar örgütlü olduğunu, istediği zaman başbakanı devirmek üzere harekete geçibeliceğini de bilmiyordum. Dünden beri dehşetteyim. Ben bu şekilde olmasını da hiç istemem doğrusu. Resmen tedirgin oldum, korktum lan!”

****

Bugün için cemaat Türkiye’de artık ‘kurtulunmuş’ bir yapıdır. Kimse yeniden ‘cemaatli günlere’ dönmenin hayalini kurmuyor.

Her ne şart altında olursa olsun, Tayyip Erdoğan ne yaşatırsa yaşatsın cemaat ‘kıymeti anlaşılan’, ‘hakkı teslim edilen’, ‘kadri bilinen’, ‘empati kurulan’, ‘özlenen’ ve ’beklenen’ olmuyor. Görünen o ki olmayacak da…

“Bakın sarı öküzü vermeyecektiniz”, “Bize yapılırken sustunuz, şimdi ağlamayın”, “Bunların başınıza geleceği belliydi, biz demiştik…” söylemlerinin hiç bir karşılığı yok. Kendi kendine propaganda ve kendi kendini tatminden başka bir anlamı görünmüyor.

Çünkü bu, “Erdoğan mı-cemaat mi?” ikilemi değil. Kimse Erdoğan kaybetti diye otomatik olarak cemaati bağrına basmıyor.

Bu sözlerim, ikisinin dışında kalan grupların masum olduğu, temiz olduğu, hakkaniyetli olduğu, haklı olduğu anlamlarına gelmiyor.

Tekrar vurgulamak isterim ki, burada da ‘haklı-haksız’ tartışmasından soyunarak bunları söylüyorum.

AKP muhaliflerinin çifte standardının, vefasızlığının, bencilliğinin de farkındayım. Bugün Erdoğan yenilebilir bir hale gelmişse, yaptığı zincirleme hatalarla Amok koşar vaziyette uçuruma doğru gidiyorsa, bunda onun maskesini indiren ve gerçek yüzünü gösteren cemaatin tartışmasız bir rolü var.

Hiç bir topluluğu, grubu, kesimi kutsamadan, yüceltmeden, sadece bir fotoğraf çekiyorum. Kendime göre bir tespit yapıyorum.

Yoksa ben Kemalistlerin, cemaatten çok ama çok daha fazla sorunlu olduğuna inanıyorum. Bugün yaşanan bu felaketin ve yıkımın ana sorumlusu Kemalistlerdir bana göre. Erdoğan da onların bir günahıdır. Cemaatin yanlışları da onların jakobenizminin sonucudur.

Bunları bir kenara bırakıp ayrı bir başlığa havale ederek son söz babında şunu ifade etmek isterim: Cemaatin artık daha fazla gecikmeden gerçeklerle buluşması lazım. Süratle realite ve rasyonalite zeminine intikal etmesi gerekiyor. Bunu ötelediği müddetçe sadece kendine zarar verecek. Eninde sonunda geleceği noktaya, daha fazla bedel ödemeden bir an önce varmak da bir dirayettir, kiyasettir.

 

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

8 YORUMLAR

  1. “…gerçeklerle buluşmak, realite, rasyonalite, dirayet, kiyaset…” ne güzel kelimeler, ne güzel temenni/beklenti.

    Cemaat’tan beklentileriniz bunlar! Öyle mi? (aslında telkin/tavsiye, temenni olduğunun farkındayım.)

    Aklını, kararlarını, tercihlerini, emirlerini, adımlarını, eylemlerini, yemesini-içmesini, oturmasını-kalkmasını; başkasına devretmiş ve bunu ibadet sanan kişiler mi bu saydıklarınızı yapacak?!

    bilerek/bilmeyerek kendisini malum tuzağa itene; -hâlâ- “abi” diyen, “abi” yerine koyanlar mı yapacak?

    Mensup olmanın fıtratına aykırı. nâmümkün.

    • Mehmet Bey merhaba. İlerleyen aylarda bununla ilgili kapsamlı yazılar yazmayı planlıyorum. Saygılarımla…

  2. Saygıdeğer Dönmez,

    “…Bunları bir kenara bırakıp ayrı bir başlığa havale ederek son söz babında şunu ifade etmek isterim: Cemaatin artık daha fazla gecikmeden gerçeklerle buluşması lazım. Süratle realite ve rasyonalite zeminine intikal etmesi gerekiyor. Bunu ötelediği müddetçe sadece kendine zarar verecek. Eninde sonunda geleceği noktaya, daha fazla bedel ödemeden bir an önce varmak da bir dirayettir, kiyasettir.”

    Son paragrafınızı üst tarafa tekrar okumamız için kopyaladım.
    okuduk.
    Şimdi de sorumuzu soralım:
    Cemaat, Tarikat, Grup, Klik, Örgüt, … bu saydıklarınızı yapabilir mi? Örneği var mı?

    Varsa da verilecek örneklerdekinin tümü bölünmüştür, parçalara ayrılmıştır, başka şeye evrilmiştir, hizip çıkarmıştır, fraksiyonlar doğurmuştur. Yani artık, başkalaşmışlardır.

    Kendini başka birşeye dönüştüremez “örgütler”. Varoluşlarına aykırıdır. Fıtratlarına terstir.

    Muhasebe, kritik, özeleştiri, itiraf, pişmanlık,… mensuplar için pek âlâ olur/olabilir. Ama kurumsal olarak, tepede, … asla asla olmaz-olmamıştır.

    Platformlarda, Çevrelerde, Oluşumlarda bile; tepede özeleştiri çok istisnayken.

    (2 gün önce yazdığımı fazla net olduğu için veya uygun bulmadığınız için yayınlamadınız, belki bu uslupta yazdığımı uygun bulur, yayınlarsınız. sayfa sizin elbette takdiri de sizin.)

    Saygılarımla…

    • Can Bey selamlar, yorumlara onayı geciktirdiğim için özür dilerim. Hiç bir kasıt yoktu. Sadece sizin değil, genel olarak son yorumların tamamına ancak yeni bakabildim. Görür görmez de onayladım. Hakaret ve küfür olmayan her yorumu onaylıyorum. Gecikme için tekrar özür dilerim. İlginize teşekkürler. Saygılarımla…

      • “kasıt zannım” için; ö z ü r d i l e r i m.
        uzun süreli sessizlik olunca, abartılı yorumumdan ben de utandım.

        izahat için teşekkür ederim.

        saygılarımla.

  3. Yukarıdaki yoruma hitaben: Vazgeçmesi lazım sevgili kardeşim. Hala yurtdışında tutabildikleri insanlara neyin inadını yapıyorsa bu cemaat, kime neyi ispatlamaya çalışıyorsa, ondan vazgeçmesi gerekiyor. Cemaatin eşittir İslam olmadığını, cemaat olmadığında da müslümanlığın yaşanabilir olduğunu anlaması gerekiyor. Cemaat olmazsa insanlar dinsiz kalacaklarmış gibi bir algı ve inanıştan vazgeçmesi gerekiyor. Senin benim gibi etten kemikten insanları abi mabi diye göklere çıkartıp günahsızlık payesi biçmekten vazgeçip, gündelik hayattan ve toplumdan kopardığı insanların hayatlarını iade etmesi gerekiyor. Ve işte belki böylece hala gerçek hayattan kopuk bir vaziyette o toplantı senin bu “kamp” benim yaşayan; bir yarısı Türkiyede cezaevlerinde inim inim inlediği, diğer bir kısmı dışarıda ölü hayatına mahkum olduğu halde, her nasıl oluyorsa geride kalanlarının hala havuzlu villalarda “pırlanta” kitaplarını okuyup “program” yapmaya devam eden cemiyet fertlerinin bunları fark etmesi gerekiyor.

    Bu vesileyle Sayın Yazar Ahmet Bey’e objektif yazılar kaleme aldığı ve pek çok kişinin söylemekten çekindiği mevzulara değindiği için teşekkür ediyorum. Son zamanlarda aklı selim bir kaç kalem varsa onlardan biri de bu sitedir. Ne olur yazmaya devam edin Ahmet Bey. Özellikle 15 Temmuz’dan kimlerin haber vardı, cemaat kendi içinde haberdar mıydı konusunu irdeleyeceğinizi yazmıştınız. Sabırsızlıkla bekliyorum bu konuyu. Kimlerin neyden ne kadar haberi vardı, neden bazıları paçayı “kurtarayazdı” da bazıları yapamadı, bunca mazlumun bunları bilmeye hakkı var diye düşünüyorum.

    • Merhaba. Yorum için teşekkür ederim. Evet haklısınız, 15 Temmuz’la ilgili sözünü ettiğiniz konulara eğileceğime dair sözüm var ve sözümün arkasındayım. Yalnız çok ince eleyip sık dokuduğum ve belli bir olgunluğa ulaşmadan yazmayı uygun görmediğim için bazı noktalar üzerinde çalışmaya devam ediyorum. İnşallah çok gecikmeden bu konularla ilgili araştırmalarımın sonuçlarını da kaleme alacağım. Sağlıcakla…

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz