Zeytinyağı-su: Mahrem-Hizmet

Bu yazı dizisinin bundan sonraki bölümlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için böyle bir yazıyı elzem gördüm.

Çünkü okuyucunun çoğu, bilmediği bambaşka bir dünyaya adım atacak.

Buna Cemaat’in kendi tabanı da dahil. 

Hatta tahminimce onların şaşkınlığı, diğer okuyuculardan fazla olacaktır. Çünkü bugüne kadar bildikleri, kendilerini vakfettikleri, uğruna bedel ödedikleri “Hizmet”ten çok başka, bambaşka bir “Hizmet”le karşılaşacaklar.

Evet, belki herkes Cemaat içerisinde bir de Mahrem Hizmetler ya da Hususî Hizmetler adı verilen ‘gri’ bir alanın olduğunu duymuştur. Biliyordur. Ancak erbabı ve ilgilisi dışında kimse bu mahrem duvarlar arkasında neler yapıldığını bilmez. 

Fakat burası bilinmeden ne bu yazı dizisinde anlatacaklarım tam olarak anlaşılabilecek ne de yıllardır olup bitenler…

****

Bugün Cemaat içerisinde yaşanan kafa karışıklıklarının en büyük nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum. 

Çünkü aslında eleştiri konusu yapılan, üzerinde konuşulan, hatta yıllardır suçlamalara neden olan meselelerin tamamı, işte bu loş bölgede yaşananlardan kaynaklı. Daima “gün ışığında” kalan ve tek işi Allah rızası için insanlık hayrına koşturmak olanlar, Cemaat’in tamamını kendileri gibi bildiklerinden ötürü, söylenenlere asla ve asla inanmamakta, hepsini birer algı operasyonu gibi kabul etmektedir.

****

Hadiseyi en baştan şöyle izah etmeye çalışayım…

Benim gördüğüm kadarıyla Hareket kabaca iki ayaktan oluşuyor. Biri normal, herkesçe bilinen, görünen, umumi efkarca beğenilen, sevilen Hizmet Hareketi

Diğeri, küçük bir azınlık dışında hiç kimsenin bilmediği, tanımadığı, meşruiyeti kendinden menkul, hikmetinden sual olunmayan ‘mahrem yapı’.

Bunu bir üçgene benzetirsek, alt kenarın bir köşesinde Hizmet Hareketi, bir köşesinde de ‘mahrem yapı’ yer alıyor. 

Normalde asla yan yana olamayacak ya da olmaması gereken bu iki kenarı anlamlı bir bütün, yani bir üçgen haline getiren ise, onları birleştiren noktanın varlığı. İşte o birleşim noktasında, yani üçgenin tepesinde, Hareket’in lideri Fethullah Gülen yer alıyor. Her ikisinin de lideri Gülen.

İşin ilginç tarafı, ‘mahrem yapı’nın en büyük muhalifi normalde Hizmet’in ilkeleri, prensipleri, öğretileri…

Ama son derece tuhaf bir şekilde ve sosyal bilimler açısından oldukça ilgi çekici bir vakıa olarak, ikisinin tek bir çatı altında olabildiğini görüyoruz.

İşte o yüzden Gülen, kendisine soru çalmakla ilgili soru yöneltildiğinde, “bunun kesinlikle haram olduğunu” söylüyor. Ki zaten başka türlüsü düşünülemez. 

İşte bu ‘düşünülemezlik’ algısını doğuran, Hizmet Hareketi’nin prensipleri. Ama buna rağmen, kamuya mümkün olan en çok sayıda kadro yerleştirebilmek için soru alıp verilebilmesini mümkün kılan ise ‘mahrem yapı’nın varlığı. 

Çünkü bu ‘hususî’ tarafın kendine göre farklı kuralları, farklı usulleri, farklı bir fıkhı, farklı öncelikleri, farklı bir söylemi var.

****

Normal, bilinen Hizmet Hareketi’nin bulunduğu köşe için A köşesi, mahrem taraf için de B köşesi diyelim. İşte Gülen’in A köşesi için va’z ettiği düsturlar, B köşesi için geçerli değil.

Gülen, A köşesi için münzevi bir din alimi olarak ve dinin özünde var olan güzel hasletlere dayalı olarak konuşuyor.

B köşesine ise daha çok bir siyasi hareketin lideri olarak…

Ama A’ya bundan bahsedemez. B ile konuştuklarını A ile konuşamaz. Çünkü izah edemez. Etse de buna A razı olmaz. Yapılanların çoğuna rıza göstermez. 

O da bunu biliyor.

Buna mukabil B’den de vazgeçemez. 

Çünkü o asli unsur.

Çünkü bir gaye-i hayali vardır ve ona B’siz ulaşılamayacağını düşünüyor.

En başta bir içtihatta bulunmuştur.

Çünkü hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir.”

 ‘Zarar-ı âmmın def-i içün zarar-ı hâss ihtiyar olunur.’ 

Bu yüzden, B’de görev alanlar şuna inanırlar: Aslında onlar zora talip olmuşlardır. Başkaları dışarıda çeşitli hizmetler için “küheylan gibi” koştururken onlar sınır hattında, riskli bölgede, kelle koltukta bir mücadele vermektedir.

****

Geçen yıl kaleme aldığım “Cemaat eleştirileri ve gelen tepkiler üzerine…” başlıklı yazıdaki bir pasajı burada kullanmama müsaade edin: “Onlara göre bu tür yanlışlıklar, zaruret halinde mecburiyet kesbetmiş mahzurlu hallerden ibarettir ve Türkiye’nin kendine has şartlarından doğmuş bir takım kaçınılmaz tedbirlerdir. Başka türlüsü mümkün olamamıştır, olamayacaktır ve bugün de haklılığından şüphe edilmeyecek bazı istisnai kararlardır. Bunlar âvâmın baktığı yerden anlaşılamayacak, ancak adalet-i izafiye penceresinden izah edilebilecek bir ehven-i şer yumağıdır. Ne yapılmışsa doğru yapılmıştır. Düşmanın her türlü desiseye başvurduğu, her türlü şeytanî silah ile silahlandığı bir ortamda problemleri mutlak adalet ile çözmenin imkanı kabil değildir. Bu nev’iden işlerin fıkhı da farklıdır. Türkiye’de derin devletin veya diğer güç gruplarının neler yaptığına bakmadan, Cemaat’i mecbur bıraktıkları şartların kaynağını tartışmadan bu tür mahzurlu yöntemleri sorgulamak da hamâkattir, safderûnluktur ve ‘düşman’ın cephesine mühimmat taşımaktan başka bir anlamı yoktur.”

****

Ya da bir başka benzetmeyle; bir bardağın yarısı zeytinyağı, yarısı da su olacak şekilde doldurulmuş. 

Ne zeytinyağı suya karışıyor ne de su zeytinyağına. Hatta öyle ki, su, bardağın tamamını kendisi gibi su zannediyor. 

Peki Gülen, böyle bir gizli yapıya neden ihtiyaç duydu?

Doğan Avcıoğlu, zamanında neden “10 işçi kandıracağıma bir albay kandırırım daha iyi,” demişse o yüzden.

Mahrem Hizmetler’in varlık nedenini, bizzat bizim devletin kendi mimarisinde ve genetik kodlarında aramak gerekir.

Bir kere her şeyden önce devletin kendisinin bile kocaman ve derin bir ‘mahrem yapısı’ var. Anayasası, kanunları, mahkemeleri, parlamentosu, hükümeti, kurumları ve her türlü meşruiyet kaynağına rağmen bununla yetinmeyip bekâsını, ‘derin devlet’ adı verilen bir başka karanlık ve kanlı sahada arayan bir devlet bu…

Kendisini hukukun olmadığı bir bölgeye çeken, kanunlardan arındırılmış, alabildiğine keyfî ve gayrı nizami bir alanda varlığını sürdüren bir akıl…

Orada her türlü kanunsuzluğun, her türlü kirli tezgahın, faili meçhulün, cinayetin, kumpasın, provokasyonun ruhsatı var.

İster mafya, ister uyuşturucu kaçakçısı, ister din tüccarı ol, orada sana ‘vatan için’ ‘kutsal’ görevler verilir ve bunun adı, ‘devletin bekası’ olur.

****

Daha geriye gidelim, İttihatçılar’dan bu yana Türkiye’de iktidarı ele geçirmeye uğraşan her oluşum orduda etkin olma mücadelesi içinde olmuştur.

Osmanlı’nın son devrinden bu yana komitacılık, gizli cemiyetler, mason localarında örgütlenmeler, İttihatçı partiler niye olmuşsa o yüzden Gülen’in de bu alana girdiğini düşünüyorum.

Cumhuriyet’in ardından bütün farklılıkları dışlayan, onları birer tehdit olarak algılayan, despot, mütehakkim, cebrî, keyfî ve askerî bir rejim kurulunca bu hakim ideolojinin dışında kalan hemen her grup kendini gizlemek ihtiyacı hissetti.

Güya bir siyasi parti lideri olmasına rağmen TSK’da, MİT’te ve yargıda hiç de demokratik olmayan, şeffaflıktan çok uzak bir örgütlenme modeli kuran Doğu Perinçek neden ‘arkadaşlarımız, arkadaşlarımız’ deyip duruyorsa, Gülen de o sebepten böyle bir yapılanma kurmuştur zannediyorum.

Demokrasinin en meşru organları arasında olması gereken siyasi partilerin bile bir takım örtülü yapılanmalarının olduğu bir ülke burası.

Kısacası, devletimiz demokratikleşmedikçe ve gerçek anlamda bir hukuk devleti olmadıkça maalesef buna benzer gizli mücadele grupları hep var olacaktır.

****

Çünkü Gülen, ‘ya her yerdesindir ya hiç bir yerde’ düsturunca hareket ediyor. 

Hiç bir zaman sadece bir din adamı veya tek başına din alimi olmadı. Aynı zamanda bir siyasi aktör kendisi. 

Siyasi hedefleri, emirleri, hayalleri, beklentileri olan bir adam. Bunu da yine dinî gayeleri için bir araç olarak tasavvur etmiş olsa bile ‘devlet olmadan kudret olamayacağına’ inanmış bir lider.

Dini karizmasını da bu alanda çok iyi kullandı.

Ve öyle bir model kurdu ki, dünyanın dört bir yanında okul diye koşturanlarla, bürokrasiye adam diye yarışanlar asla birbirine karışmadı.

Su ile zeytinyağının aynı kapta bulunup da birbirine karışmaması gibi…

Fakat bu ‘hususî yapılanma’nın hatası, iddiasının aksine, hukuksuz yapıya son verip Türkiye’yi şeffaflığa kavuşturmak yerine o karanlığı kendisi lehine kullanmak oldu. O parazitli sahada kalmayı tercih etti. Var olan arızaları çeşitlendirdi ve ‘bizcesi’ni üretti.

Belki de doğası gereği zaten aksi mümkün değildi.

Gülen’in, B kümesi ile konuşurken, yapılan bazı hukuksuzlukları, “Cerrahlar neşteri vururken bazen şöyle genişçe vururlar ki kanserli hücreler yeniden nüksetmesin,” sözleri ile tecviz ettiği anlatılıyor. “Bu devirde Türkiye’nin meseleleri mutlak adalet ile çözülemez,” diyerek ‘adalet-i mahza’ yerine ‘adalet-i izafi’ anlayışının önünü açtığı da…

Haliyle sıfır noktasında bir milim olan sapma açısı, nihai noktaya vardığında kilometrelerce büyüklüğe ulaştı. 

Açık bırakılan kapı sonuna kadar aralandı ve orası yol geçen hanına döndü.

Ve o loş birimlerin tepelerinde görev alan bazıları, kendilerini Cemaat’in gerçek sahibi gibi görmeye başladı.

Nasıl ki ‘derin devlet’ aktörleri kendilerini ‘vatanın gerçek sahipleri’ olarak görüyorsa; ‘hükümetler gelir geçer ama biz kalıcıyız’ diyorlarsa, Cemaat’in kimi ‘hususî abiler’i de kendilerini öyle görüyorlardı. Zamanla da ‘devlet’ oldukları zehabına kapıldılar. En ölümcül hataları da bu oldu.

****

Tabiatı gereği bu mahrem yapı, en başta Cemaat’in geri kalanına karşı ‘tedbir’ uyguladı. Kendilerini en başta onlara karşı gizlediler.

Başka türlü olamazdı.

O yüzden siz yıllarca Cemaat okullarında çalışmış bir öğretmene, hayır kuruluşları için koşturmuş bir ev hanımına, abone kampanyaları için kapı kapı dolaşmış bir öğrenciye, okullar için bağışta bulunmuş bir esnafa, “Cemaat içerisindeki bazı birimler, kendilerine göre seçtikleri kimi isimlere sınav sorularını vermiş,” dediğinizde, nasırına basılmış gibi feveran ediyor.

Veya Cemaat içinde, ‘menfi hizmetler’ diye bir olgunun varlığından bahsettiğinizde size müfteri muamelesi yapıyor.

Sahte delil üretilmesi, bürokraside tasfiyeler için gerektiğinde kumpasa başvurulması gibi suçlar, bu insanların dünyasına o kadar uzak ki, kendi içinde bulundukları camia ile bunları kesinlikle yan yana getiremiyorlar. Bağdaştıramıyorlar. Dolayısıyla çok keskin tepkiler veriyorlar.

Tıpkı su ile zeytinyağı gibi…

Ama onlar bardağın tamamının su ile dolu olduğunu zannediyorlar.

“Şu kadar yıldır içinde bulunduğum camiada gördüklerime, okuduklarıma, dinlediklerime, yaşadıklarıma, tanıdıklarıma mı inanayım, sana mı? Hocamızın hayatı, konuşmaları, eserleri ortada. Bunlara değil de senin anlattığın saçmalıklara mı inanmamı bekliyorsun?” diyorlar.

****

İşte bu, ‘mahrem yapı’nın en büyük başarısı.

O ayrışmayı o kadar güzel becermiş, kendini o kadar güzel gizlemiş ki, Schopenhauer‘in kirpileri gibi soğukta bile yan yana gelemiyorlar.

Bu aslında, geçmişte Cemaat’e yakın kurumlarda görev yapıp da bugün bazı eleştiri getirenlere yöneltilen, “Daha önce niye bunları anlatmadın da şimdi bir aydınlanma yaşamış gibi konuşuyorsun? Bunları daha önce niye söylemiyordun? Küpünü doldururken iyiydi de şimdi Hizmet kaybedince mi ötmeye başladın?” şeklindeki soruların da cevabı.

Dediğim gibi, o hususi yapı, en büyük tedbiri kendi tabanına uyguladı.

Hemen hemen her şey, 15 Temmuz’dan sonra ortaya çıkmaya başladı.

O yüzden, kendi bireysel gazetecilik serüvenime başlarken daha yolun başında, “Bilmek ve bilmemek” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. O yazıya, “Şuna inanırım; bilmek ile bilmemek arasına kainat sığar. Bir şeyi bilmiyor olabilirsiniz. Ayıp değildir. En fazla öğrenmemenin utancını yaşarsınız. Fakat biliyorsanız… Artık sizin için dünya, bir an öncesine göre başka bir yerdir.” cümleleri ile giriş yapmıştım.

Kendi adıma konuşayım; 15 yıl Zaman gazetesinde çalışmış biri olarak, bugün bildiklerimin yüzde birini 15 Temmuz’dan önce bilmiyordum. Vallahi de bilmiyordum, billahi de…

****

Aslında Cemaat içerisinde binlerce insan aynı durumda.

Bugün şaşkınlık içinde, olan biteni anlamaya çalışıyorlar.

Eğer bu ayrımı yapmazsanız, sanki karşınızda homojen bir camia varmış, düsturlar yekpare imiş, liderin tek bir boyutu varmış gibi bakarsanız, işin içinden çıkamazsınız.

Lütfen bundan sonra yazacaklarıma A kümesinin penceresinden bakmayın. Eğer Cemaat gönüllüsü iseniz ve bu küme içinde yer alıyorsanız, üstünüze alınmayın. Konunun sizinle alakası yok. 

Her neyden söz edeceksem, B gezegeninde yaşananlardan söz edeceğim.

Hoş, siz isteseniz de zeytinyağı ile su birbirine karışmaz zaten.

Ne kadar karıştırırsanız karıştırın…

-DEVAM EDECEK-

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

28 YORUMLAR

  1. Ben cemaatin inanç boyutunda bir çelişkisine dikkat çekmek istiyorum.
    Hatırlayalım;
    Cemaat ”sebepleri perdedar-ı dest-i kudret” yani Allahın kudret elinin perdesi olarak görür.
    Sebeplerin yani görünürde insanların yaptıklarının hakiki tesiri yoktur.

    Yapılan fiiller Allaha duadır. Her şeyi aslında Allah yaratır.
    Gülenin tabiriyle ”yapan O’ydu, eden O’ydu” denir.

    Yaratanın, yapan edenin aslında Allah olduğunu, insanın çabalarının fiili dua olmak dışında hiç bir tesiri olmadığını cemaat ve Gülen çok iyi bilir. Bu aslında tevhidin özüdür.

    Celalettin Harzemşah örnek verilir; savaşa giderken ”sen muzaffer olacaksın” diyenlere ”bizim vazifemiz savaşmaktır(fiili dua, kazanıp kazanmayacağımız Allahın bileceği iştir), Allahın vazifesine karışamayız” der.

    Peki Allaha bu kadar inanan ve güvenen, yaptığı işlerin aslında tesirsiz, sadece fiili dua olduğuna inanan biri, sebeplere taparcasına, Allaha güvensizlik işmam edercesine neden gayrı meşru yollara, tartışmasız günah olan fiillere girişir?

    Meşru sebeplerle dua edince (yani meşru dairede iş yapınca) Allah duaları duymuyor mu ki çirkin işlere giriliyor?

    Devlet içinde her türlü rezil yola baş vuran kanun kural tanımayan klikler var diye, Allaha inanan bir insan aynı rezil yöntemlere baş vurabilir mi?

    Bir örnekle açayım; devletin meşru polisi, mafya ile mücadele ederken, mafya pis yöntemler kullanıyor o zaman biz de kullanırız diyebilir mi? Diyemez, çünkü devleti ve polisi meşru yapan hukuk içinde mücadele vermesidir. Ayrıca devletin ve milletin gücü polisin yanındadır.

    Şimdi örneği tebliğ vazifesi yapan, Allahın has kullarına uygulayalım. Allahın tebliğ ile görevlendirdiği kulları, şeytanlar en pis işleri yapıyor biz de yaparız diye, diye pis sebeplere baş vurabilir mi?

    Allahın meleklerin gücü bu has kulların arkasında değil mi? Gerektiğinde Allah mucizeler kerametler bile yaratarak kullarına yardımcı olmuyor mu? Devletin gücünün polisin arkasında olması gibi Allahın gücü ”kutsilerin” arkasında değil mi?

    Adi aciz insanların bile kurduğu devlet sisteminde meşru görevliler pis işlere karışamazken, kainatın sahibi Allahın kulları, sebeplerin sahibi Allahın kulları pis işlere nasıl tevessül edebilir?
    Tesir-i hakiki elinde olan Allah meşru yollar ile dua edince duymuyor mu?

    Peygamberimiz Mekke’de, ” bu müşrikler açıktan söylersek bize hayat hakkı vermez, meşru yollarla onlarla baş edemeyiz, Kabenin anahtarlarını gizlice ele geçirelim, gizlenelim, onlardan görünelim, ekonomiyi ele geçirelim, yalan(pardon tevil) ile kendimizi gizleyelim” mi dedi?

    Cemaat baştan itikadi olarak yanlış bir metot ile yanlış bir yola girmiştir. Gizlenmeyi, kandırarak gücü ele geçirmeyi yöntem edinmiştir. Ve kendi A kümesinin bile nefretini kazanmıştır. Hiç bir peygamber böyle yüz kızartıcı yöntem kullanmaz.

    Cemaatin hedefi açıktır, İslamı hayata hayat kılmak ve nihai olarak Şeriatı getirmektir.
    Bu hedef İman-hayat-şeriat şeklinde risalei nurlarda açıkça belirtilmiştir.

    Neden şeriatı getirmek istediğini açıkça söylemezsin? Allahın düzeni utanılacak bir şey mi ki korkuyorsun? Peygamberler korktular mı? Gerekirse işkencelere göğüs germediler mi, gerekirse hicret etmediler mi?(bunları kendi fikrim olarak değil, inandığı şeylerin hilafını söyleyen çelişkisini göstermek için yazıyorum)

    Arkanda Allahın gücü ve kanunları yok mu? Aciz bir devletin polisi bile mafyaya karşı gayrı meşru yola girmiyor, zaruret tedbir demiyor hukukun dışına çıkmıyor, sen, arkanda Allah ve melekler, bütün kainatın gücü varken, Allahın ve insan vicdanının haram kıldığı iğrenç metotları nasıl kullanırsın?

    Zaruret deyip haram kapısını açınca, tevil deyip yalanı meşrulaştırılınca, devletin gayrı meşru işlere giren elemanlarının zıvanadan çıkması ve devleti bir suç şebekesine dönüştürmesi gibi, Gülen de cemaati, kutsiler yerine bir suç şebekesine dönüştürmüştür.

    • Zaruret fıkıhta çok çok istisna bir durumdur, binde bir ya gerekir ya gerekmez. Zaruret diyerek yalan ve gayrı meşru yollar bir metot haline getirilemez.
      Hele hele tebliğ gibi asli bir unsur bunlara kurban edilemez. Nübüvvetin, varsa, en büyük günahı yalandır. Gülen ”tevil” diyerek yalanı o kadar rahat bir metot haline getirdi ki, ömrünü ona adayan bağlıları bile illallah dedi nefret etti.

    • Güzel kardeşim bu hizmette tepedeki ihanet şebekesinin “ki en başta kalbi put dolu kukla kafalı o zat ilk sırada” din derdi yok iktidar derdi (20 yaşinda beri kendi ifadesi biliyorsunuz)var hala bunu anlamamış olman şaşırtıcı.Biz ayak takımının çok şükür böyle bir din ahlak derdi var.Tepedekilerin “Ahlaksız İcraatlarını” dini kavramlarla açıklamaya çalışıpta dini kavramları kirletme size nacizane tavsiyem. Bunlar için söylenecek tek söz var;Yaşasın Zalimler İçin CEHENNEM. Gerisi israf’ı kelam .

  2. Zaruret fıkıhta çok çok istisna bir durumdur, binde bir ya gerekir ya gerekmez. Zaruret diyerek yalan ve gayrı meşru yollar bir metot haline getirilemez.
    Hele hele tebliğ gibi asli bir unsur bunlara kurban edilemez. Nübüvvetin, varsa, en büyük günahı yalandır. Gülen ”tevil” diyerek yalanı o kadar rahat bir metot haline getirdi ki, ömrünü ona adayan bağlıları bile illallah dedi nefret etti.

  3. Merak etmeyin Ahmet bey A gezegeni dediğiniz o safiyane takım Prof.Dr.Elvan Aktaşın deyimiyle “Küresel 15 Temmuz” olunca ancak uyanacak çünkü B grubu dediğiniz mahrem yapıda zerre miktar milim değişiklik yok.Aynı hücre tipi yapı ,Türkiye’den kaçıp gelen ve Türkiyede binlercesi hapiste olan arkadaşlarını darbe yapmaya bizzat ve telefonla arayıp teşvik eden ,sonra da onları orada yüzüstü bırakıp kaçan ve teşvik ettikleri insanların hapse girmesine sebebiyet veren ve çoluk çocuk tüm hizmet insanının ırzına geçen bu sivil mahrem imamcıklar vasıtasıyla koca koca TSK Kurmayların tepesinde hala abilik yapıyorlar. Buna tüm TSK kademesindeki uzman erinden assubayına ve subayından kurmay subayına ve tabi ki kaçabilen general rütbesindekileride dahil edin.Güya aynı gizlilik ve tedbir ile sanki bir paralel TSK burada varmış ta yarın öbür gün Türkiyede görev alacaklarmış gibide buna inanıyorlar. O yüzden bu hücre tipi yapının sivil yapı ile irtibata geçmeleri hala yasak ta ki mahrem abilere ve onlarında en baştaki oyun kurucusu zatın iznine kadar.Ve bunlar hala gelişmiş ülkelerin gelişmiş demokrasilerindeki imkanlar ile yaşarken demokrasiden zerre miktar nasipsiz bir şekilde hala Türkiye’de darbe olurda düzelir rüyalarıyla yatıp kalkıyorlar. Bence siz ilk başta bu mahrem yapıyı ikna edinde bu güzel safiyane A grubu insanları bu mahrem yapı nedeniyle bir kez daha bir Global 15 Temmuz yaşamasın.İkna olurlarmı? Zannederim asla. Çünkü asıl ikna edilmesi gereken bu kadar bela ve musibeti Allah rızası ile cilalanmış kişisel hırsları nedeniyle milyonları zora sokan ve bu TSK mensuplarının akıllarını kiralayan o oyun kurucu zat ikna ola…Ki o ancak buna Ahirette ikna olacak gibi.

  4. Türkiye gerceklerini yazmak bu kadar sig ve basit olmamaliydi.
    Kime kumpas kuruldu ?
    Kimler bos iddialarla bürokrasiden tasfiye edildi ?
    Saglam delillerin olmadan sirf 2-3 iddianame okuyunca aydinlanmis gibisin 🙂
    O ; bugünü, yarini, 1 yil sonrasini, 10 yil sonrasini degil, bir ulusun/Milletin kaybolmus genlerini tamir icin, yüzyillarin kodlarini planlayacak kadar ileri görüslüdür. Arka sokaklarin sinmis, fakir ve en önemlisi hor görülmüs muhafazakar gencligini ülke yönetimine ortak ettigi icin anlasilmak istenmiyor. Özellikle medya ve sömürücü siyasi sirtlanlar sayesinde her 10 yilda bir öcü olarak lanse ediliyor. Onu anlayabilen insan sayisi cok cok azdir.

  5. Ahmet B merhabalar yazi dizilerinizi ilgiyle okuyorum cok tesekkur ederim ,ben bir linguistik yani filoloji uzmaniyim .Cemaat adim adim 15 temmuza nasil suruklendi ifadesi butun bir cemaati ,yani esnaf ,ogretmen ev,hanim masum suclu herkesi icine aldigi icin cok cidd kul hakkkna giriyor malasef .Elestiri ve tavsiylere aciksaniz ,Cematten bazilari veya bazi kesim adim adim 15 Temmuza nasil suruklendi olsa .Cok acitici bir baslik .Anlayisiniz icin cok tesekkur ederim .

  6. Bir mesele ancak bu kadar net ve duru anlatilabilirdi. Atesden gömlek giydiginizin farkinda olarak bu yola cikmis olmaniz ayrica takdire şayan. Niyetinizin herhangi bir güce yanasmak olmadigi, aksine sadece gercegin ve cok gec kalinmis bir gerekliligin pesinde oldugu cok acik. Umarim cani yanmis kitleler sagduyularini kaybetmeden size kulak verirler. Yoksa herkes bu kaybetme sarmalinda beyhude yorulmaya devam edecek…

  7. İnşaallah B kümesinde bulunan kişilerle yani asker polis bürokratik kadrolarla detaylı şekilde görüşmüssünüzdür. Zira bu serinin devamı mahrem veya hususi kişilerle görüşme araştırma yapma ile doğru bir sonuca varamaz. Çünkü benzetmede yaptığınız üçgen bence B kümesi içindedir var. Bunu çok iyi değerlendirmek çok iyi analiz etmek gerekiyor.

  8. Aslında üçgenin üst kenarındaki asıl güçten bahsetmemişsiniz.. Dış güç , ABD, CİA vesaire , hocanın ipleri kimin elinde, çünkü hocanın o mahrem yapıyı dizayn edecek, devasa bir örgütlenme, devasa bir mali güce erişme, yurtdışı ve yurtiçi girişimleri tek başına ve sadece dini bilgilerine veya yolunu izlediği Saidi nursi (kürdi) nin de tıpkı zamanının emrinde olduğu ingiliz derin yapıları gibi bir güçten destek almadan veya onların piyonu olmadan mahrem yapıyı kurması ne kadar olası ??? Burada sanki fetullah hareketini aklama veya en azından bir kısmını masum gösterme çabası var gibi. Unutulmasın ki, bu yapılanma ile ilgili ortaya atılan gerçekler 15 temmuz ile birlikte ortaya dökülmedi. Bizler 1978 den itibaren ışık evlerinde, 1980 li yıllarda MEB de, EGM de, ve dahi siyasi parti içlerinde neler yaptıklarını, 1990 larda polis okullarında neler olduğunu duyduk , okuduk, yaşadık , gördük.. 2000 li yıllarda zirve yapan hizmet hareketi katılımı sizin anlattığınız gibi görünmüyor , aslında o hareket içinde herkes her şeyin farkıda ve bilincinde idi…. Bir nevi OPUS DEİ örgütlenmesi gibi gladyonun bir uzantısı olarak görmek gerek… Saygılar

  9. 6 yıl 3 ay hapis cezası aldığım dosyada itirafçı olanlar da hiç kötü şeyler anlatmadılar. Sohbet, Kuran… Kendilerince hakikati anlattılar. Bu onların beyanının cezama dayanak olmasını engellemedi.

  10. Çok güzel tespitler…
    Bir iki şerh koyma ihtiyacı hissediyorum:
    Tabandaki iki grubun bu kadar izole olduğundan hâlâ çok emin değilim. Evet, A köşesinin uçları ile B köşesinin uçları birbirinden bu kadar kopuk olabilir. Fakat zannederdim bu iki grubun da kesiştiği gri alanlar var.
    Bir de, yazınızda adaleti izafiye ile şahsi kemalatından feragat etmek birbirine karışmış. Bunlar farklı şeyler. Adaleti izafiye başkası hakkındadır ve evet örtülü bir zulümdür. Şahsi kemalatından feragat etmek ise adı üstünde şahsidir ve bence saygı değerdir.

  11. Ahmet Bey
    Ben Turkiyedeyim
    Soylediklerinizin cogu dogru olabilir ama soylenmeli mi esas mesele bu
    Oncelikle
    B grubu olmasaydi bu hizmet istenildigi an tasviye edilebilirdi.
    Tabi B grubu hatalar yapmis olabilir, cunku burasi Ortadogu, gunduz vakti sokakta adam kaciriyorlar, hirsizlik aleni, torpilsiz bekci bile olamiyorsunuz, dinamikleri farkli, demokrasi ve seffaflikla da derin yapi kuramassiniz
    4.5 yildir A grubundaki onbinlerce insan bebekli kadin hapiste, yani zalimlerde zerre insaf yok
    oz elestirileriniz bu insanlara zulmedenlerin kendilerini hakli gormelerine ve iddialarina destek oluyorsa vebali büyük olur
    Neden Ergenekon vb. Derin orgutlerin adamlari ozelestiri diye ifsaatta bulunmuyorlar hic dusundunuz mu
    Cunku aninda temizlerler adami.
    Bence ifsaatlarinizda bunlari düşünün…
    Icerdeki bebekli kadinlari nasıl çıkaracağız
    Zalimleri ifşa edelim
    Vucudun hasta iken yaptıgı gibi
    Enerjinizi yaşatmaya harcayin lutfen…

  12. Merhaba Ahmet Bey,
    Seriyi ilgiyle okuyorum.
    Yazıda, “Dolayısıyla çok keskin tepkiler veriyorlar.” demişsiniz…
    “Su-zeytinyağı” metaforu kullanmışsınız. (bence yanlış!)
    Bana sanki kendinize yazıyorsunuz gibi geldi. (bence genelde öyle olur zaten!)
    ****
    İnsan kendisine kızar. Eğer içinde bir taraf olanı biteni görmüyor olsaydı “keskin tepki” vermezdi. Güler geçerdi. İçindeki bir taraf, söyleneni bildiğinden, diğer taraf onu bastırmak için “keskin tepki” veriir.
    Siz de biliyordunuz yapılan haksızlıkları. Bir tarafınız bundan rahatsızdı. Ama duymadınız o tarafı. Duymamayı tercih ettiniz.
    Özetle “Su ve zeytinyağı” metaforu sizi rahatlatıyorsa ne ala. Ama içinizdeki bir yan böyle olmadığını “gene” biliyor. Kızmayın ona. Umarım bununla da bir gün yüzleşirsiniz.
    Yanlış yapmak sorun değil. Yanlış yapmayan öğrenmez. Öğrenmeyen değişmez. Değişmeyen yaşamaz. Eğer değer sisteminiz kul hakkına geçmemekse, ben “üçüncü göz” olarak söyleyeyim size. Siz(ler) bunu yaptınız ve değer sisteminize ters düştünüz. Bundan sonra yapmazsı(a)nız, rahat edersiniz.
    Sevgiler

    • Bugüne kadar ailemden başka kimseye bahsetmediğim, bahsetmeyi de düşünmediğim bazı dehşet bilgileri, beni tanıyan insanların okuma ihtimaline rağmen buraya ulu orta yazacak olmamın tek bir sebebi var. Hocalarının ruhları cezbeye getiren vaazlarını dinleyerek toz pembe hülyalara bürünmüş; Samanyolu izleyip, Zaman okuyarak olaylara sadece kendi cephelerinden bakmaya şartlandırılmış; fakat şu an olan bitenlere bir anlam veremeyen, sizin tabirinizle üçgenin A köşesindeki insanlara bizzat başımdan geçen olayları anlatarak yaşadıkları mağduriyetlerin kökeninde geçmişte aldıkları bedduaların payının olduğunu gözlerine sokarcasına göstermektir.
      2009-2010’lu yıllarda çalıştığım devlet okulundaki Fethullahçı öğretmenlerle ters düşme durumu oldu. Başka bir cemaat olsa en fazla selamı sabahı keserlerdi, o kadar. Fakat bunlar bana baskı uygulamaya başladılar. Boyun eğmeyince, üçgenin B köşesi diye tabir ettiğiniz yapıyı da harekete geçirdiler ve birlikte topyekun baskı yapmaya başladılar. O güne kadar bunları sempati duyulası eğitim gönüllüsü, yaşatmak için yaşayan insanlardan ibaret zannediyordum ta ki A’nın harekete geçirdiği B’nin korkunç yüzüyle karşılaşana kadar. Böyle bir dünyadan haberim yoktu, şoka girmiştim. Konu fiiliyata dökülmediği, henüz psikolojik baskı, korkutma, sindirme, tehdit aşamasında olduğu halde yılı aşkın bir süre o kadar yoğun baskı altında kaldım ki (birilerinin baskı uygulayarak kafanızı uzun süre suyun içinde tuttuğunu var sayın) direncim kırıldı. Görünüşte insandılar fakat kişisel duygularını bir kenara bırakmış, kendilerine gelen talimatlarla robotlaşmış bir halleri vardı. Ölüm orucuna başlamaya karar verdim.
      Henüz üç yaşlarında çocuğu olan hayat dolu Anadolu insanı birisi nasıl eşini ve çocuğunu bir kenara bırakıp yaşama zevkini kaybetmiş bir vaziyette ölüm orucuna karar verir. A artı B’nin korkunç yüzünü varın siz anlayın. Benim bu noktaya geldiğimi fark ettiler, baskıyı devam ettirmekle birlikte biraz azalttılar ve ben ölüm orucunun kıyılarında yaşamaya devam ettim. 2013’te o şehirden ayrılınca büyük oranda rahatladım fakat psikolojik etkileri hala devam ediyor. O dönemde gücüm olsaydı asla affetmez ben de onların kafalarını suyun içine daldırırdım. Ülkemizde Fetö’nün baskısına maruz kalmış insanların kinlenmiş şekilde onların üzerine gitmesini gayet iyi anlıyorum. Benim gücüm yetmediği için ‘Allahım onların boyunlarını devir.’ diye beddua etmiştim. Bedduamdaki niyazım ülkedeki tüm Fethullahçıları değil bana saldıran ekibi kapsıyordu. Sonraki yıllarda gördüm ki bunlar çok sayıda insanın bedduasını almışlar.
      Örneğin çocukluğundan beri risale kökenli polis akrabamla uğraşmışlar, o akrabamın ‘Bunları assalar acımam.’ sözünü kulaklarımla duydum. Çocuğumun öğretmeninin ailesi E. Coşan Efendi grubunun sohbetlerine giden mütedeyyin insanlardı. Askeri okulda okuyan oğluna, ‘Ya bizim sohbetlere gelirsin ya seni atarız.’ demişler. Uydurma bir kalp rahatsızlığı raporuyla atıldığında ailesi şok geçirdi, kinlendiler, beddualar ettiler. Bunlar tek bir insanın sağında solunda gerçekleşmiş olaylar, ülke geneliyle çarpın, ortaya müthiş rakamlar çıkar. Muhtemelen en güçlü bedduayı, ‘Kim haksızsa ocaklarına ateşler salınsın.’ diyerek hocaları yaptı.
      Onlar beni ölüm orucunun kıyısında yaşatırken faturayı kız kardeşime kestim. Kız kardeşim o şehirde yaşamıyordu ve olan bitenden haberi bile yoktu. Onlarla organik bir bağı da yoktu. Sırf onlara sempati duyuyor diye kardeşlik bağımı kopardım. Annemin bir özelliği var, bazı ailevi konular rüyasında ona ayan olur, bu da ayan olmuş. Kız kardeşimle kol kemiklerimiz bitişik vaziyette yürüyormuşuz, kol kemiklerimiz birbirinden ayrılmış, farklı yollara gitmişiz. Annemin, ‘Aman yavrularım ayrılmayın.’ inlemeleri faydasız kalmış. Annem de beddua etti, ‘Buna sebep olanlar ateşlerde yansın.’ dedi. Bu olaydan sonra annem kanserin ağır bir türüne yakalandı, ağır tedaviler gördü. Kansere yakalanmasında yaşadığı üzüntünün etkisi ne kadar oldu bilemiyorum. Şu an aynı şehirdeyiz, çocuklarım halasını tanımıyorlar, hiçbir iletişimim yok. Mübarek gecelerde göz yaşı döküp dualar ettiğini duydum fakat Fethullahçılara kısas uygulayan ben robotlaştığım için tesir etmiyor.
      Anlatacaklarım bitti. Fakat ilk ve son defa konuşmuşken bir iki konuya daha değineyim. Asr-ı Saadet döneminden beri genel olarak mümin-kafir ayrımı vardır. Bunlarda ise keskin bir şekilde Fethullahçı olan ve olmayan ayrımı var. Fethullahçı değilse isterse mümin, beş vakit namazlı olsun onun pek bir kıymeti harbiyesi yok. Cemaatleri az çok tanırım, birbirlerini sevmeyenler, ters düşenler olur. Fakat tespit ettiğim bu özellik Fetö’de olduğu kadar hiçbirinde bu kadar keskin bir şekilde yok.

      Son bir konu, kırk beş civarında birinci dereceden kuzenim var. Az bir kısmı Fetöcülükten ihraç veya hapis veya kaçak yollardan ülkeyi terk etti. Çoğunluğu Fetö’ye ters bakıyor, kimisi kin besliyor. Bu durumun birçok sülalede yaşandığı malum. Allah korusun farzı muhal ülkemiz savaşa girecek olsa Fetö’nün düşmana destek vereceği şüphesini duyarım ki şu an savaş yok ama ülkemizin düşmanlarıyla iş birliği yaptıklarına dair somut haberler yayınlanıyor. Ey Fethullahçılar, bu ülkede kardeşleriniz, kuzenleriniz yaşıyor. Siz sütten çıkmış ak kaşık değilsiniz. Bunu bilesiniz diye sırrımı ulu orta yazdım.
      Bu siteyi bilmiyordum, son günlerde çıkan haber ulusal basında yayınlanınca haberdar oldum. Bu nasıl bir hoca ki binlerce kişinin sesini, videosunu kaydettirmiş, uçan kuştan malumatı oluyor fakat burnunun dibindeki adamının mal varlığından haberi yok!

      • Evet bende o baskılara dayanamayıp ölüm orucu ile kendimi öldürdüm. Şu an ahiretten yazıyorum. Rumuzum hayalet sevgili, örgütün b yüzü de burdalar seni soruyolar. Ölmedi mi daha o müptezel diyolar :))
        Yazmadan önce düşündüğün olur mu?

        • 2009-2013 yılları arası günlük tutmuştum, her şey kayda geçti, yaşadıklarım tamamen doğru, rumuzumdaki adın doğru olduğu gibi. Fakat yazımın son paragrafları kişisel yorumlarım, yorumlarımda hata olabilir.

        • 2009-2013 yılları arası günlük tutuyordum, her şey kayda geçti, yaşadıklarım doğru, rumuzumdaki adın doğru olduğu gibi. Fakat yazımın son paragrafları kişisel yorumlarım, orada hata olabilir.

  13. Yazılanlardan daha dehşet verici olanlar yapılan yorumlar aslında.
    Yorumlar:
    1-yalan, iftira.
    2-hakkım haram olsun.
    3-bu cemaatciler zaten haindi.
    4-bu derin devletle başka türlü başedilemezdi.

    • 2009-2013 yılları arası günlük tuttum, her şey kayda geçti, yaşadıklarım gerçek, rumuzumdaki adın gerçek olduğu gibi. Fakat yazımın son paragrafları kişisel yorumlarım, orada hata olabilir.

      • 2009-2013 yılları arası yazdığım hatta kısmen 2014’e sarkan günlüğüme baktım. Şarampole yuvarlandıklarını yazmışım. 15 Temmuz 2016’dan çok önceki bir tarihte bunların şarampole yuvarlanacaklarını görmüşüm. Esasen Risale kökenli birisiyim, Fethullahçı yapılanmada görev almışlığım yok. 2009’da bulunduğum şehirde beni sohbetlerine davet ettiler, iki defa gittim, tavırlarından rahatsız oldum ve gitmek istemediğimi bildirdim. Bunun üzerine beni ölüm orucuna sürükleyecek şiddetli bir baskıya maruz kaldım. Bugünlerde TRT’de yayınlanan Mahrem adlı dizide askeri öğrencilere de yoğun baskı uygulandığını görüyoruz. Yaşadıklarımı günlüğüme yazdım. Günlüğümün birkaç paragrafını buraya aktarayım ki bunların 15 Temmuz’da şarampole yuvarlanmaları daha iyi anlaşılsın:

        “Bir kişiyi ya da grubu hedef aldıklarında bütün güçleriyle taarruza geçiyorlar. ne yasa ne anayasa ne şeri hukuk ne cemaat prensipleri hiçbir şey dinlemiyorlar. Haberlerden, yazarlardan takip edebildiğim kadarıyla bu durum ülke genelinde yaygınlaşmış vaziyette ve tiksinti yaratıyor.”

        “Fethullahçıları eskiden sofu dindar zannederdim, kişisel yaka paçadan sonra anladım ki bunlarda ne hukuk var ne şeriat hukuku, ne kanun ne kural hiçbir şey yok. acaba ben mi yanılıyorum diye defalarca gözlemledim, sonuç aynı, bunlar için her şey mübah. rahatlıkla dün dündür, bugün bugündür politikası yapmaktan kaçınmıyorlar. bu durum bazı insanların fethullahçılıktan tiksinmesine neden oluyor.”

        “Bunlar hedefteki kişileri sinsice izliyorlar, bilgi, belge vesaire topluyorlar. bunları yaparken hukuk mukuk dinlemiyorlar. ne devletin hukukunu dinliyorlar ne dinin emirlerini dikkate alıyorlar. hem de yasaları uygulaması gereken insanlar cemaatin çıkarları adına yasaları çiğniyorlar, yeter ki ağabeylerden emir gelsin. Hedefteki insanlara tehdit, şantaj, yıldırma, sindirme vesaire psikolojik harekat uyguluyorlar, gerekirse işi iftira derecesine vardırıyorlar. Resmi ve sivil kişiler birlikte hareket ediyorlar, hücuma kalkındığında topyekun kalkıyorlar. bunları bizzat yaşadığım için çok iyi biliyorum.”

        “fethullahçılığın şarampole yuvarlandığı gayet açık.”

        • Bu mesajı Fethullah Gülen’e yazıyorum. Önüne koyarlar da okur mu bilmiyorum. En azından siteyi takip edenler okur. 2010 ilkbaharında akşam namazına gideyim dedim. Akşam namazına gelenin az olduğu malum, 8-9 tane yaşlıca cemaat var. Farzı cemaatle kıldıktan sonra sıcaktan bunaldığım için sünneti caminin arka bölmesinde kılayım dedim. Camilerin çoğunda avludan içeri girince avluyla ana mescit arasında kalan, bazen bir tarafında imam odası bulunan ara bölme olur. Hatta bazı camilerde namaz aralarında ana mescidi kilitlerler, ara bölme açık bırakılır, namaz kılmak isteyen orada kılar. Hızlı adımlarla arka bölmeye gidince bir de ne göreyim. Resmi kıyafetli bir polis orada diz üstü oturuyor. Yüce Rabbimin hikmetine bak. Polisin dibine kadar gittim, yanı başında namaza durdum. Adam telaşlandı, iki elini kaldırıp dua eder gibi yapmaya başladı. Yahu bu neyin duası. Biz içeride imamla farzı kılarken bize katılmadı, sünneti kılmadı. Ayetel Kürsi okunup tesbihat da yapılmadı. Tabii ben durumu çok iyi anladım. Adamın abdesti yok, o nedenle namaza iştirak etmeye veya ferdi kılmaya çekindi. Ben camiye bazen, akşam namazına nadiren giderdim. Nasıl bir takip sistemleri var ki benim o anda camide olduğumu tespit etmişler, derhal polis sevketmişler. Ben camiye girerken polis yoktu, farzı kılarken adam camiye girivermiş. Amaç psikolojik yıpratma. (Daha başka mekanlarda da üzerime polis saldılar.) Ey Fethullah Gülen, senin baban cami imamıymış. İmamların görevi gereği abdestini alır, camide namaz kıldırır, caminin temizliği ve güvenliği için gerekli çalışmaları yaparmış herhalde. Sen de resmi memuriyetin dolayısıyla camilerde görev almışsın. Senin yetiştirdiğin ve belki de sınav sorularını verip puanı yetmediği halde polis yaptığın bu moloz kafa şakirdin abdestsiz cami baskını yapıyor. Ben bu olayı hemen o gün günlüğüme yazmıştım. Günlüğüme yazdıklarımı e posta adresime kaydediyordum. Sizin bu işlerden anlayan bilişim görevlilerinizden biri e postama giriyor, günlüğüme yazdıklarımı kopyalayıp benim üzerime gelmekle görevlendirilmiş kişilere iletiyordu. Yani günlüğüme yazdıklarımdan anında cemaatin haberi oluyordu. Abdestsiz cami baskınını günlüğüme yazdığımda senin için ağır bir kelime kullanmıştım. O kelimeyi buraya yazmayacağım, sitenin kurallarına uymaz. Arşivinizde günlüğüm duruyordur, oradan bakabilirsin.
          Ahmet Dönmez Bey’in kurduğu bu site cemaati farklı açılardan irdelemeye olanak veriyor. Sitenin amacına uygun olarak, yaşadıklarımdan yola çıkarak maddeler halinde somut bilgi vermek istiyorum:
          1. Görev yaptığım ilköğretim okulunda eski sisteme uygun olarak ilk ve ortaokul bir aradaydı. İlkokul 4. sınıfın dersine giren Şükrü adlı bir öğretmen vardı. Soyadını bir türlü hatırlayamadım, keşke günlüğüme ad ve soyadları not etseymişim, bir gün eski defterleri tekrar karıştıracağım aklıma gelmemişti. Bu adam mühendislik fakültesini bitirmiş, ilkokul sınıf öğretmeni olarak atanmış. Mehmet Sağlam’ın bakanlığı döneminde 1996 yılında eğitimle ilgisi olmayan bölümlerden bir defaya mahsus 50 bin tane ilkokul öğretmeni alınmıştı. O nesilden hala çalışan öğretmenler var. Ben de 1996 yılında İngilizce öğretmeni olarak atandım. Muhakkak bu da o dönem atanmıştır. Bu adamın yaşı 45’i geçkindi, bekardı, annesiyle kalıyormuş. Ciddi ölçüde psikiyatrik sorunları varmış, her gün hap yutuyordu. Bazen haplar yetersiz kalıyordu, yüzü bir tuhaf oluyordu. Kardeşinin Rusya veya Ukrayna tarafında firması varmış. Firmanın, dolayısıyla da kardeşinin cemaatle bağlantısı varmış. Tatillerde yurt dışına gidip kardeşinin firmasında çalışıyormuş.

          O sınıfın İngilizce dersine girdiğim için biliyorum, sınıftaki masasının üstünde çok sayıda mühendislik kitabı olurdu. Ders esnasında kendi kitaplarına gömülürmüş, öğrenciler ise okulun avlusunda oynadıkları oyunları sınıfın içinde oynarlarmış, Şükrü Hoca aldırmazmış bile. Derslerin çoğu böyle geçermiş. Ertesi yıl kural gereği 1. sınıfı okutması gerekiyordu. Okul idaresine ayak diredi. ‘Bana 1. sınıfı vermeyin, ben yapamam’ dedi. Okul idaresi yine de verdi. Sonra ne mi oldu? Şükrü Hoca sınıfa gitmedi, öğrencileri öğretmenler odasına çağırdı. Bunu her gün yapınca öğretmenler rahatsız oldu, veliler isyan etti. Okul idaresi Şükrü Hocayı o sınıftan alıp başka bir sınıfa vermek zorunda kaldı. Böyle bir rezalet olabilir mi? Böyle bir adamı cemaate ait okulda çalıştırırlar mıydı? Bu adam devlet okullarında yıllarca nasıl öğretmenlik yaptı? Yıl 2008-2010 arası, okul Mersin Akdeniz İstiklal İlköğretim Okulu. (Sonradan yeni sistemde İstiklal İlkokulu olmuş.) O yıllarda orada görev yapanları bulup sorabilirler Şükrü Hocayı. Şükrü denen adam bir gün öğretmenler odasındaki bilgisayara çırılçıplak kadın fotoğrafı yüklemiş, okuldaki diğer fethullahçılar buna çok kızdılar, bilgisayarı bozdular. Bilgisayarın kasası ve ekranı olduğu yerde durmaya devam etti fakat bozdukları için okulun öğretmenleri kullanamadı. Halbuki öğretmenlerin işine yarıyordu o bilgisayar.

          İşte burada farkettiğim onlara ait bir özelliği vurgulamak istiyorum. Cemaat eğer imkanı varsa pis işlerinde taşeron kullanıyor. Bazısı maşa der, ben taşeron diyeceğim. Bu taşeron bir kişilik şahıs da olabilir, grup da olabilir. Hedef haline geldiğimde Şükrü’yü üzerime saldırttılar. Onun yüzünden benim de yazdığım mesajlarım sertleşti. Sohbetlerine davete layık görülen müspet insan grubundayken bir anda bir an önce bertaraf edilmesi gereken süper menfi gruba dahil edildim ve dört bir koldan saldırıya maruz kaldım. Toz pembe bir dünyada yaşarken bir anda ne olup bittiğini anlayamadan ölüm orucu noktasına getirildim. Taşeron olarak kullandıkları Şükrü Hoca olmasa işler bu noktaya gelmezdi diye düşünüyorum.

          2. Beni sohbete davet eden kişi okulun müdür yardımcısıydı. Anladığım kadarıyla yaşlıca olduğu gibi cemaatte diğer öğretmenlerden daha kıdemliydi. Okuldaki fethullahçılar onu Menzilci olarak tanıtıyorlardı. Anladığım kadarıyla bazı fethullahçılar kendi cemaat kimliklerini gizleyip diğer cemaatlerin sohbetlerine de katılıyorlarmış. Oralarda neler olup bittiğine dair bilgi toplayıp takip altında tuttuklarını tahmin ediyorum.

          3. Okuldaki fethullahçılar bazen kendi hocaefendilerinin aleyhinde laf söylüyorlar, Atatürkçü gibi görünmeye çalışıyorlardı. Her şehirde böyle yaptıklarını sanmıyorum. Şehrine göre değişiyordur.

          4. Yaka paçadan önceki dönemde bir gün okulun avlusunda müdür yardımcısıyla karşılaştık. Fakir öğrencilerin okul aidatı adına az miktarda parayı okula bağışlamak istediğimi söyledim. Parayı aldı, ‘ Okulun işleri nasıl olsa yürür, cemaatin projeleri para bekliyor’ türü hızlıca bir şeyler söyleyerek yanımdan ayrıldı. Dediklerini tam anlayamadım, yalan olmasın anladığım kadarıyla o para okulun değil cemaatin kasasına gitti.

          5. Bunlar hasım olarak gördükleri kişinin karnının yumuşak tarafını tespit etmeye çalışıyorlar. Tespit edebilirlerse sürekli o noktayı yumrukluyorlar. Muhtemelen bende dişe dokunur bir şey bulamadılar, bu nedenle üst katımıza bekar dişi yerleştirip işe yarar malzeme çıkartmaya çalışmış olabilirler. O bayanın kimliği henüz bilinmediği için kesin bir şey söyleyemiyorum. Fakat bir defasında günlüğümü yazıp e posta adresime yüklediğimde, yazdıklarıma fena kızmış olacaklar ki o gece rüyamda simsiyah akrebin evimin mutfağında öfkeden çıldırmış vaziyette kendini duvardan duvara fırlattığını gördüm ve korkuyla uyandım. Bu gördüğümü de yazıp e postama yükledim çünkü onlar e postamı okuyor, ona göre hareket tarzlarını şekillendiriyorlardı. Mutfak demek ekmek demek, demek ki bunlar ekmeğime bile göz koydular. Şimdi ne oldu, onların çoğu kendi ekmeklerinden oldular. Rüyayla amel olmaz ama kız kardeşimle yollarımızın ayrılacağına dair annemin gördüğü rüya doğru çıkmıştı, bunu ilk yazımda anlatmıştım.

          6. Evimi dinlediklerinden eminim. Bunu devletin imkanlarını kullanarak yapıyorlardır. Devletin imkanlarını devletin düşmanlarını değil kendi hasımlarını takip etmek için kullanıyorlar.

          Bundan sonra ne olur? Ta 1986’lı yıllarda Risale grubuyla tanıştığım için biliyorum, o zamanlar müthiş bir ihlas, müthiş bir safiyet içeren bir dünya vardı. Bu anlatılmaz ancak yaşanarak anlaşılır nasıl bir şey olduğu. Fethullahçılık dairesinde kesinlikle görev almadım, tahminimi söylüyorum. Bazıları kendi kişisel safiyetlerinin sonucu olarak orada benim Risale grubunda gördüğüme benzer bir dünya gördüler, kendilerini kaptırdılar. Herkesi kendileri gibi zannettiler fakat Şükrü Hoca örneğinde olduğu gibi maşa olmaya müsait berbat insanlar çıktı, Allah rızasından ziyade maaş için, çalınan sorulardan faydalanmak için, icabında ticari menfaatler için, cemaatin kendi kurumlarında iş için ve daha başka niyetlerle katılanlarla cemaati genişlettiler. Cemaat genişledikçe insanları mümin ve mümin olmayan değil de fethullahçı ve fethullahçı olmayan diye ayırmaya başladılar. Muhafazakar iktidarı devirmeye kalktılar. Muhafazakar iktidarı destekleyen milyonlarca namaz kılan insanı, yüzbinlerce ehli kamili, onbinlerce evliyaullahı karşılarına aldılar ve bunun cezası olarak müthiş bir tokat yediler. Şu an cemaate yönelik müthiş bir öfke var, cemaat tarafı ise bir gecede değişen dünya karşısında şaşkın ve sarsılmış vaziyette. Bana göre bu nesil asla bir araya gelemez. Fakat şu olur:

          Şimdiki gençlik 1985’lerin perişan Türkiyesini, 1980 öncesi kaosu bilmiyor. Ne kadar anlatsan anlamazlar, umursamazlar bile. Bundan 30-40 sene sonraki nesil, yani bizim çocuklarımız ve torunlarımız bugün yaşanan kaosları bilmeyecekler, kendi alemlerinde olacaklar. Allah vere ki aziz üstadın ‘Şu istikbal inkılabı içinde en gür sada İslam’ın sadası olacaktır’ müjdesi gerçekleşmeye yüz tutsun, bunun yaklaştığını fark eden o zamanın imanlı nesli omuz omuza verip bunun için çabalasınlar. Böyle olur mu bilemem, benim ki sadece müspet bir temenni.

          Yaşanmış gerçeklerden yola çıkarak irdeleme adına yayınlayabilirsiniz.

          • KHK’lı polis kendini yakarak intihar etmiş. Allah rahmet eylesin. Acaba abdestsiz cami baskını yapan bu polis miydi? Bu değilse bile ruh ikizidir. Rahmetlinin üç çocuğu varmış. Benim de üç çocuğum var. İlk çocuğumla ikincisinin arasında 10 yaş fark var. Sülale çevremiz hep merak etmiştir, neden 10 yıl diye ağzımızı aradılar. İlk defa açıklıyorum. Fethullahçıların sivil ve resmi kanadı beklenmedik bir kabus olarak üzerime çökünce ya intihar türü bir iş başıma gelecekti ya başka bir musibet. Rabbim korudu çok şükür fakat etkileri hala devam ediyor.

          • Mesleğimin yirmi beşinci yılı dolayısıyla hazırladığım yazıya bakılırsa fethullahçıların yoğun baskısı altında olduğum dönemde bile Rabbimin ihsanı olarak çalışmalarımı aksatmamışım. Fethullahçılar taşeron olarak kullandıkları Şükrü hocayı koruyup kollarken beni sindirmeye çalışıyorlardı. Bir önceki yazıya bakıp Şükrü hocayı hatırlayabilirsiniz.
            25. YIL
            Değerli arkadaşlar, öğretmenler günümüz kutlu olsun. 1996 – 2021, bu yıl 25. yılımı tamamladım. Dile kolay, çeyrek asır. Bana bu kapıyı açan Rabbime hamd ederken duygularımı sizinle paylaşmama izin verin lütfen.
            Odtü’yü dört yılda bitirmiş, Odtü ve Gazi Üniversitesi’nde iki yüksek lisansı birlikte yürütüyordum. Birinci yılı bitirmiş tez aşamasına geçmiştim. Hedefim gayet netti, doktora yapıp akademisyen olmak. O yıllara kadar kendi yağında kavrulup gitmiş küçük hatta minik esnaf olan babam 5 Nisan ekonomik kriziyle sarsılmış ve akabinde artık tamamen iflas etmişti. Çoğu günler cebinde on lirası bile olmamasının yanı sıra ailesini tokluktan açlığa düşürmenin depresyonunu yaşıyordu. O yıllarda yüz binlerce belki milyon tane aile benzer durumdaydı.
            Diğer mezunlarımız çoğunlukla özel sektörü tercih ederken boş gün ve saatleri sayesinde yüksek lisans ve doktoramı yaparım ümidiyle o güne kadar aklımın ucundan bile geçmeyen İngilizce öğretmenliğine başvurdum. O yıllarda İngilizce öğretmeni kıtlığı vardı, bakanlık İngilizce eğitim yapan üniversitelerin farklı bölüm mezunlarını öğretmenliğe kabul ediyordu.
            Eğitim fakültesinde öğrencilik yapanlar elbette öğretmenlikle ilgili idealler, hedefler beslemişlerdir iç dünyalarında. İlgisiz bir fakülte mezunu olarak maaşından ve boş vakitlerinden yararlanmaktan başka bir amacım yoktu. Soğuk duygularla başladım mesleğe.
            Ankara Mamak’ın yoksul bir semtinde ortaokulda çalışırken duygularım değişti. Çoğu Yozgat, Çankırı gibi çevre illerden gelmiş, zor şartlarda tutunmaya çalışırken ekonomik krizin etkisiyle daha da sarsılmış aileler vardı. Öğrencilerime içim ısındı. Zamanla öğretmenliğin yanı sıra ailenin üyesi gibi olmaya başladım. Eğitimleriyle yakından ilgileniyordum. Ruhum, beynim mesleğimle tamamen dolduğu için akademik hayallerim uçup gitti. Gazi Üniversitesi’ndeki yüksek lisansı bırakmıştım zaten, Odtü’de tezli statüde başladığım yüksek lisanstan da atılma noktasına gelmiştim ki önceden harcadığım emekleri göz önünde bulunduran hocalarım tezsize çevirip diploma almamı sağladılar.
            Mamak’ta çalıştığım iki ortaokulu anlatırsam roman olur. Sonuca gelirsek, altmış metrekarelik derme çatma gecekondusunda (şimdilerde öyle gecekondular kalmadı) akşam çayında beni utanarak ağırlayan öğrencim şu anda üniversitenin hazırlık sınıflarında İngilizce hocalığı yapıyor. Biri kimya yüksek mühendisi olmuş, araştırıp izimi bulmuş, ‘Hocam Ankara’ya gelirseniz sizi evimde ağırlamak isterim’ diye mesaj atıyor. Ve daha başkaları…
            İl değiştirdim. Sonraki okullarımın hiçbirinde ailenin üyesi olmayı gerektiren bir durum olmadı. Yüksek tempoya alışmıştım, kendimi kültürel çalışmalara verdim. 11 yıl boyunca hemen hemen her teneffüs okulun kütüphanesini açıp öğrencilerin kitap alıp vermesini sağladım. Okulun birinde kütüphane bodrum kattaydı, merdivenlerdeki koşturmaca ve telaşı tahmin edebilirsiniz. Birkaç yıl da kısmen ilgilenebildim kütüphaneyle.
            Aslında çocukluğumdan beri kitaplara merakım vardı. Her kitaptan bir şeyler aldım fakat ortaokul yıllarında okuduğum Risale-i Nur adlı eserler hiç abartmıyorum kişiliğimi yeniden şekillendirdi. İhlas, fedakarlık gibi değerleri aşıladı, ders başarım arttı, durağan ruhuma hareketlilik getirdi, beni bugünlere taşıdı. Henüz lise 1’de öğrenciyken yaz tatilinde çalışıp kazandığım parayla sınıfıma kitaplık yaptırıp içini kitaplarla doldurma girişimim olmuştu. Bu hatıram mezun olduktan çok sonra lisenin dergisinde yayımlandı.
            Ortaokul öğrencilerimin proje-performans ödevlerini okul dergisi olarak yayımlamaya karar verdim, sonra içerik daha da gelişti. İki yıl, iki sayı çıkardım. Okulun tek İngilizce öğretmeniydim, haftada 28-30 saat ders ve kütüphane yeterince yoruyordu. Her sayı için aylarca gece yarılarına kadar çalıştım, bazı haftalar sabahladım. O aylar öğretmenlikte en zorlandığım, ezildiğim dönemler oldu.
            İngilizce okul dergisi projem yeni açılan bir dersanenin ilgisini çekti, adını şehre duyurma amaçlı sponsor oldu. O yıllarda yüksek maliyetinden dolayı sadece iki puanlı lise renkli dergi çıkarabiliyordu, diğer tüm okullarınki siyah beyazdı. Zaten şehrimizde renkli baskı yapabilen matbaa da yoktu. Dergimi Ankara’da, anlaşmalı oldukları matbaaya bastırdılar.
            Açılmış ve artık adını yeterince duyurmuş olan dersane ikinci sayıyı bastırma konusunda gönülsüzdü. Sene boyunca haftada üç saat ücretsiz derse girerek dergimin ikinci sayısının da renkli çıkmasını sağladım. Devlet ortaokullarında nadir bir durum olan İngilizce okul dergilerimi yazıcıda tarattım, dileyen meslektaşlarıma gönderiyorum.
            Çalıştığım bir lisenin edebiyat öğretmenleri sınıflar arası münazara yarışması düzenlemişti. Öğrencilerin ve izleyicilerin yaşadığı heyecan ilgimi çekti. Sonraki yıllarda görev aldığım okulların birçoğunda Türkçe münazara yarışması düzenledim. Bunlardan bazısı yerel Tv ve gazetelerde haber oldu. Çok sayıda sınıfı münazaraya hazırlamak, turu geçenleri yeni konularla yeni turlara ve finale hazırlamak çok zahmetli fakat sonradan yorgunluk unutuluyor, geriye güzel anılar kalıyor.
            İngilizce dergiden sonraki yıllarda branşımla ilgili yürüttüğüm en önemli çalışma İngilizce hikaye kitaplığım oldu. Eskiden internetten kitap satın alıp kapımıza getirtme lüksümüz yoktu. Gittiğim şehirlerde kitapçıları tek tek dolaşır, öğrencilerin seviyesine uygun gördüğüm İngilizce hikaye kitaplarını satın alırdım. Devlet okullarında takdirlik, teşekkürlük ve daha alt düzeydeki öğrenciler genelde aynı sınıfta toplanıyor, ortalama düzeye göre ders anlatmak zorunda kalabiliyoruz. Başarılı öğrencilere İngilizce hikaye kitabı veriyordum. Öğrenciler bilmedikleri kelimelerle ilgili evde sözlük çalışması yapıyor ve tüm kitabı yanımda sözlü olarak çeviriyorlardı. Kitabında başarılı olan bir sonraki kitabı almaya hak kazanıyordu. Basit düzeyden başlayıp zora doğru gidiyorduk. Yedi ayda 46 tane kitap bitiren öğrencilerim oldu. Çok sayıda öğrencim bu sistemden faydalandığı için bir eğitim yılında yüzlerce kitap dinlemiş oluyordum. Okulun açık olduğu her gün yapılan, hem öğretmen hem öğrenciler açısından büyük sabır ve emek gerektiren bir çalışma bu.
            Salgın başlamadan önce bu okulda da İngilizce hikaye kitabı okutuyordum. Her hafta düzenli olarak öğle aralarında ve bazen okul çıkışlarında yaptığımız çalışmayı sizler de görüyordunuz. O öğrenciler 5. sınıftayken üç tane İngilizce öğretmeni değiştirmiş, ücretli öğretmen de girmiş. Sınıf rehber öğretmeni ve velinin beyanına göre İngilizceden soğumuş, denemelerde net sayıları bazen 3’e kadar düşmüş. Araya yaz tatili de girince ilkokul düzeyine düşmüşlerdi. Uyguladığım sistemle netleri yükseldi fakat aniden patlak veren salgın nedeniyle mart ortasında çalışmamız sonlandı.
            Bir ara Yozgat’a 110 km uzaklıkta Tokat sınırında bir kasabada çalıştım. Buradan bir şey çıkmaz demedim, bazı diğer çalışmaların yanı sıra İngilizce hikaye kitaplığı sistemimi uyguladım. Kasabada dersane, etüt merkezi, okul kursu gibi imkanların hiçbiri yoktu. Birleştirilmiş köy sınıfından servisle gelen 2,3,4 ve 5. sınıflarda hiç İngilizce görmemiş bir öğrencim müfredata özel hazırlanmış hikaye kitapları sayesinde İngilizcenin mantığını çözdü, kendisi de İngilizce öğretmeni oldu ve mezun olduğu kasabaya atandı. İki yıllık çiçeği burnunda İngilizce öğretmenimiz hayırlı çıktı, kasabanın çocuklarına şimdi de o yoğun bir şekilde İngilizce hikaye kitapları okutuyor.
            Bir okulda münazara izlediğimi, beğendiğimi diğer birçok okulumda uyguladığımı yazmıştım. Yozgat’ın kasabasında beraber çalıştığımız çok değerli ve yetenekli stajyer İngilizce öğretmeni kitaplık çalışmamı beğenmiş, ben oradan ayrıldıktan sonra uygulamaya devam etmişti. Onun devam etmesi sayesinde kasabadan bir öğrencimizin İngilizce öğretmeni olmasını sağladık. Mesleğimizde güzel örneklerin paylaşılması yeni güzel çalışmalara kapı aralıyor.
            O kasabada organ bağışı haftası nedeniyle cami imamıyla sağlık ocağındaki hemşireyi okula davet etmiş, öğrencilere dini ve tıbbi açılardan açıklama yapmalarını sağlamıştım. Bilgilendirme CD’si hazırlayıp öğretmenlere dağıtmıştım. Okulumun birinde ise TEMA Vakfı ile iletişime geçip yıl boyu etkinlikler düzenlemiştim.
            Edindiğim tecrübeler neticesinde bazı projeler geliştirip milli eğitim müdürlüklerine ve bakanlığa yolladığım oldu. Bunlardan biri şehirlere yabancı diller merkezi kurulmasıyla yani branşımla ilgili. Diğeri velileri çocuklarının eğitimiyle ilgili daha fazla bilinçlendirmeyi amaçlayan bir proje, bu yıl uyguladığım sistemle alakalı.
            Arada mesleki prensiplerimden bahsedeyim. Öğretmen zili çaldığında kalkıp sınıfa doğru adımlamaya özen gösterdim. Kırk dakikalık dersi kuyumcunun kırk gramlık bileziğine benzetiyorum. Mazeretsiz geç kalmalarda isterse bir dakika olsun, mahşerde hesabının sorulacağını düşünüyorum, bileziğin bir gramının bile hesabı sorulacağı gibi. Fakat nöbetçi olduğum günler bile hiçbir öğretmenin hareket tarzına karışmadım.
            Ücretli gayrı resmi etüt veya özel ders vermedim. Kadrolu öğretmen tüm mesleki enerjisini okuluna, öğrencilerine harcamalıdır. Artan vakti varsa ve mesleğinde kullanmak istiyorsa hedefi kendi okulu ve öğrencileri olmalıdır. Yukarıda zikrettiğim gibi yapılacak, bir ucundan tutulacak çok iş var. Büyük devlet olmanın yolu yeni nesli zihnen ve ruhen donanımlı yetiştirmekten geçiyor.
            Bu yıl için çok önceden, yaz tatilinin başından planlama yapmış ve müdür beyle paylaşmıştım. Fikir ve ideallerimizin bire bir uyuştuğu muhterem hocamın ihmali yüzünden istediğim sınıfları alamadım. Verilen sınıflarda kafamdaki projeyi uygulamaya koydum. 28 saat ders yükümün yanında haftada 8-10 saatimi projeme ayırdım. Haftada 6 gün 60 saat ders gören üstüne bir de serviste vakit harcayan 5. sınıf öğrencilerimin yoğunluğuna rağmen öğrenci ve velilerin büyük teveccühüyle karşılaştım. Salgında uzun süre ara vermiş olmanın sarsıntısını veliler de hissediyor elbette. ‘Hocam ilkokula giden kardeşi var, o da iştahlandı, İngilizce çalışıyor’, ‘Hocam, bu yaşımdan sonra ben de İngilizceye heveslendim’ gibi mesajların haddi hesabı yok. Tüm mesajlar telefonumda duruyor. Meslek hayatım boyunca bu kadar kısa zamanda bu kadar hızlı ilerlemeyi hiç görmedim. Bu yıl sınav yapıp öğrenci seçmemizin de bunda etkisi oldu. Fakat beş hafta sonra projeyi sonlandırdık. İngilizce çalışmaların hafızlığın önüne geçmesinden korkuldu, dörtte biri yatılı kalan öğrenciler de projeye yeterince dahil olamadılar zaten. Planlama yaptığım sınıflar bana verilseydi hala devam ediyor olacaktık. Müdür beyin 25 yıllık tecrübesi olan bir öğretmeni dinlemesi gerekirdi.
            Otuzlu yaşlardaki sporcular performanslarının zirvesindeyken ellili yaşlarında -dinç görünseler de- ancak bireysel idman yapabildikleri gibi benim yaşım da elliye dayandı. Genç görünsem de eski takatim yok artık. Kütüphane, münazara gibi branş dışı çalışmaları bıraktım. İyi ki diyorum mesleki gençlik yıllarımı dolu dolu, doya doya yaşamışım. Çalışmalarını erteleyenler belli bir yaştan sonra isteseler de yapamayacak duruma düşebilirler.
            Proje okulumdaki ve ülkemizin dört bir yanındaki öğretmenlerin birbirinden güzel çalışmalarını görüyor, denizde bir damla olduğumun farkına varıyorum. Şans eseri bu güzel meslekle tanıştım, sizlerle çalışmak çok güzeldi.

  14. Hayatımda bu kadar birbiri ile ters düşen, yalan ateşinde pişirlmiş iftira sossu ile zehirlenmış bir yazı okumadım.
    sayın yazar aslında o gurupların birisi doğrudur! Doğru olan sapkın gurup, bu günlerde ortaya cıkan AKP belediyelerinden dışarıya sığınmacı olarak yeşıl passportlu AKP markalı memurlar, 2003 den bu tarafa cemaatı içine yerleştırılmışlerin hepsi son ortaya çıkmış yöntemle gõnderilen kepçeler, buna casus demek daha uygun olur.
    Ha unutmadan yazayım, bu son senelerde AKP belediyeleri tarafından yeşil pasaportla gönderilenler biz cemaatdeniz diye iltica ettiklerinide bir zahmet yazı verin. 15 temmuz Allahın bir Lütfu olduğunun’ da altini çizmeyide untmayın.

  15. Sevgi Akarçeşme ile yaptığınız röportajların tamamını izledim ve büyük bir merakla yazı dizinizi okumaya başladım ama hayalkırıklığı yaşadım. Röportajlarda sizi çok hakkaniyetli görmüştüm ama yazdıklarınıza bakınca aynı kişinin kalemi değil gibi sanki.

    Öncelikle “menfi hizmet” = “mahrem hizmet” diye bişey yok. Soru çalma, adam kayırma, birilerinin kariyerine kumpas kurma vs. hizmetin tamamında vicdan sahibi olmayan insanların vazife sahibi olduğu yerlerde karşılaşılan şeyler. “Mahrem hizmet” diye sadece asker-polis hizmetleri kastedilirken diğer tarafta bir bakanlıkta alt seviyeli bir memur olmak bile aynı mahremiyet kurallarına tâbi. Hatta “mahrem” diye bilinen yapılardaki insanlar sıradan bir kurumda sıradan bir şubede çalışan bir mühendise göre mahremiyet konusunda daha laubaliler. Ayrıca taban dediğiniz şey ney anlamadım. “Mahrem hizmetlerde” bulunan birisi hizmetin tabanında olamaz mı? Vicdanıyla buralarda bulunmuş insanları zan altında bırakmaya hakkınız yok.

    Yazılarınızı okumaya devam edeceğim çünkü bilmek istediğim pek çok şeye cevaplar var yazılarınızda ama bu kadar yıl bu hizmetin içinde bulunmuş birisi olarak sapla samanı nasıl bu kadar karıştırıyorsunuz hayret ettim. Sadece “mahrem hizmetlere” yakıştırdığınız pek çok şeyin hizmetin bütün sahalarına yansıyan esintileri mevcut ve bu konuda herkesin öncelikle vicdanına karşı hesap vermesi gerek.

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz