Türkiye’de gazetecilik neden zor?

Geçen haftaya damga vuran 15 Temmuz tutanağı haberi sonrası karşılaştığım manzarayı yorumlamaya değer görüyorum.

Bir kere daha farkettim ki Türkiye’de gazetecilik yapmak gerçekten zor. 

Çünkü Türkiye’de hiç bir zaman bağımsız medyaya inanılmadı.

Çünkü Türkiye’de hiç bir zaman basın özgürlüğü halkın önceliği olmadı.

Yapılan haberlere de kimse inanmadı.

Çünkü Türkiye’de sürgit savaş halinde olan ‘kabileler’ var. 

Bu savaşta hakka ve hukuka yer yok. 

Ve bu kabilelerin ‘gerçek’ diye, ‘gerçeği duymak’ diye bir derdi de yok.

Çünkü zaten onlar ‘gerçeği’ bulmuşlar. En iyisine, en doğrusuna, en haklısına, yanılmazına vasıl olmuşlar. Asıl sorun ise onların bulduğu bu ‘gerçeği’ diğerlerinin henüz kabul etmiyor oluşu. Onun için de her türlü vasıtayı kullanarak ötekileri ‘ikna’ etmek için bir ‘mücadeleye’ girişmek gerekecektir. 

****

Neresinden bakarsan bak ‘haber’ niteliği taşıyan bir belgeydi bu ve yazılması gerekiyordu. Sorun da burada işte. Bu belgeyi şu ana kadar ilk gören gazeteci ben miyim, emin değilim. 

Türkiye’de iktidar medyasından veya iktidarın gazabından korkan gazetecilerden bu belgeyi gören kaç muhabir olmuştur, bilmiyorum?

Daha önemlisi şu: Görseler bile yazarlar mıydı?

“Bu belge falancalara yarar” deyip baştan hasır altı edenler çıkacaktı.

“Bu belgeyi yazarsam başıma iş açarım” diye korkup yazmaktan vazgeçenler çıkacaktı.

“Yazsam da girmez zaten” deyip otosansür uygulayanlar çıkacaktı.

Çünkü ben bunu yaşadım.

Ve bu sadece bir Zaman sorunu değildi. Bu bir Türkiye gerçeği idi. Bütün gazetelerde yaşanan bir arıza…

****

Tekrar o belgeye dönecek olursak…

İktidar tarafı doğal olarak sessiz kaldı. Görmezden geldi. Topa girenler de beni ‘darbecileri aklamaya çalışmakla’, yalan söylemekle veya algı oluşturmaya çalışmakla itham etti. 

Şaşırtıcı bir şey yok.

Nedim Şener ve Zihni Çakır gibi özel motivasyonla hareket eden bir iki gazeteci yalanlama telaşına girdi. Fakat bu arada belgenin doğruluğunu da ikrar etmiş oldular. Ancak Nedim Şener, bir gazetecinin sorması gereken soruları savcıya sormayarak bu meslekten ne kadar uzak bir iş yapmakta olduğunu yine göstermiş oldu. 

****

Cemaat tarafında da farklı tepkiler vardı. Geniş bir kitle habere olumlu yaklaştı ve alkışladı. 

Bunlardan bazıları bizatihi belgenin taşıdığı haber niteliğinden ötürü objektif destek veriyordu. Bir kısmı ise “İşte bizim masum olduğumuz anlaşıldı.” şeklinde coşkulu tepkiler verdi. Oysa tek başına bu belge, böyle bir neticeyi ispat etmiyordu. Sadece soru işaretlerini çoğaltıyordu. Sonuçta birileri o gece bir yerleri bombaladı. Birileri sivillerin üzerine ateş açtı. O birileri kimdi, organizasyonu kim yaptı hala çok flu. O yüzden aydınlatılmaya muhtaç. İçlerinde kendini ‘cemaat mensubu’ olarak tanımlayanlar var bunların. Ya da öyle olduğu anlaşılanlar… Diğer taraftan keskin nişancılar ve karanlık bir takım sivil unsurlar tarafından öldürülenler de var… Bu da belli bir komplonun varlığına işaret ediyor. Her iki tarafın fanatikleri ya da safları dışında bu fotoğrafın her ikisinin de var olduğunu herkes görüyor aslında.

Diğer taraftan, tam da bu tür ‘coşkulu’ tepkilerden dolayı, bir süredir Hareket’e içeriden eleştiri yöneltenlerin bazılarında da “İnşallah buradan statükocuların ekmeğine yağ sürecek, onlara can suyu verecek bir netice çıkmaz” yaklaşımı vardı. Onlarda da belli bir ihtiyat hali gözleniyordu.

Oysa onların ‘statükocu’ dediği kesim de yazımdan şikayetçiydi. Bir yandan belgeyi önemseyip habere destek veriyor, diğer yandan da ilk yazımdaki cemaate işaret eden satırlara  öfkeleniyorlardı. 

O satırlar şöyleydi:

“O gece yaşanacak olayların büyük bölümü devlet tarafından biliniyordu. O yüzden de kontrollü darbe idi.

Peki nasıl biliniyordu? İki ihtimal var:

1- Planı yapan Saray, MİT, Hulusi Akar ve Ergenekon uzantıları idi. Bu planlamaları yapıp cemaat içerisindeki elemanları eliyle hayata geçirdiler. Birileri gerçekten darbe yaptığını zannederken aslında bir kurgunun figüranlarıydı. Akıl almaz bir kumpasa düşürüldüler.

2- Planı yapanlar cemaat içinden Adil Öksüz gibi birileri idi ama içeriden ‘yukarıya’, yani Saray’a bilgi iletiliyordu. ‘Yukarısı’ an be an planı haber alıyor ve hatta ona göre yönlendiriyordu. Gerekli bütün tedbirleri alarak, “Bırakın gelsinler” dediler ve planın hayata geçirilmesine göz yumdular.”

Burada maksadı aştığımı ifade ederek sözlerimi tashih etmemi isteyenler çıktı. Onlara göre cemaat bu darbenin hiç bir yerinde yoktu. Belki bir kaç kişi sahne almış olabilirdi ama onlar da ya tuzağa düşmüştü veyahut zaten en başta kılcallara sızdırılmış hainlerdi. Dolayısıyla ‘cemaat bu darbede var’ demek bühtandı. Derhal tövbe edilmeliydi.

Cemaat içerisinden bir diğer grup, yazan kişi ben olduğum için sessiz kalmayı tercih etti. Çünkü “24 Haziran cezaevi komplosu” haberimden beri bana karşı kızgın olan ve hatta çeşitli dozlarda suçlamalar yönelten bu grup, kendiyle çelişmemek adına mesafeli durdu. “Bunun yarın bir gün ne yapacağı, ne yazacağı belli olmaz. Şimdi adama destek veririz, kendi elimizle kredi kazandırırız, sonra tekrar bizim aleyhimize yazınca bu sefer bir şey de diyemeyiz” şeklinde ikircikli bir tavır içine girdiler. 

****

Bir de Ergun Babahangiller vardı. 

Bir yandan AKP cenahına bir şey anlatmaya çalışırken diğer taraftan AKP muhalifi olan bu kesime de belgeyi kabul ettirmek zorunda kaldım. 

Cemaate duydukları tepki, AKP’ye duyduklarından aşağı olmayan bu kesim, somut bir takım belgeleri bile görmezden gelecek kadar duygularını mesleklerinin önüne geçirmiş durumda. 

İşte bu da bir Türkiye gerçeği…

Bir şekilde Gülen Hareketi’nin işine yarayabilme potansiyeli olan her şeye mesafeliler. Ergun Babahan, bir yandan, “Somut belge ne olduğu belirsiz bir fotokopi. Tarih bölümü daksil ile düzeltilmiş imajı veriyor. Kaynağı yok” derken, bir yandan da “Cemaat, 15 Temmuz’la yüzleşip hesabını vermeden ortaya atacağı belge ve bilgilerin hiçbir inandırıcılığı olmayacaktır. Gerçek bu” yorumu yapıyordu

Ergun Babahan

Savcı bile belgenin gerçekliğini kabul ederken Babahan, ‘daksil’, ‘fotokopi’, ‘kağıt parçası’ şeklinde küçümseyici ifadeler kullanıyordu. Üstelik bu, bir cemaat belgesi değildi. Kendi başına gazetecilik yapmaya çalışan bir muhabirin ulaştığı bir belgeydi. Dahası, ilk 3 gün cemaate yakın medya platformlarının hemen hepsi bu haberi görmezden gelmişti. Fakat Babahan yine de yıllanmış klişelerle haberi değersizleştirmeye çalışıyordu. Ama Alman gazeteci belge ile ilgili görüşünü sorduğu zaman, farklı konuşuyor ve şöyle diyordu: “Tutanak birçok kişinin düşündüğünü doğruluyor: Bu hükümetin önceden bildiği bir darbeydi. Ancak Gülenistler tarafından yayınlanması talihsizlik.”

İşte bu yüzden zor Türkiye’de gazetecilik yapmak. Zihinlerdeki bu zincirleri kırmak imkansız gibi. Ona göre belgenin kendisi değil, kimin yazdığı önemli.

Bir de “Tartışmalı bir UYAP belgesi ile bütün günahlardan ve sorumluluklardan arınmak ne güzel. Şöyle olamadım hayatta” diye müstehzi bir tweet attı Sayın Babahan. Belki bir açıdan haklı olabilirdi. 28 Şubat’taki bütün ayıplarından, bütün günahlarından bir iki röportaj sayesinde arınamayacağını kabul etmişti çünkü. Dönemin Sabah Yazı İşleri Müdürü ve Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı olarak, andıç skandalı başta olmak üzere 28 Şubat’ın en utanç verici medya ayıplarına imza atmış biriydi o. Bunu da açık açık itiraf etmekten çekinmedi. Özeleştirisini yaptı. TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na da gidip “Andıç haberlerinde benim de sorumluluğum vardı” dedi. Şimdi bütün sorumluluklarından arındığına inanmıyor olmalı.

Ama kaçırdığı nokta şurasıydı: Benim söz konusu haberle ilgili hiç de böyle bir iddiam olmamıştı. Yani bu belgeyle birlikte, ‘falanın ya da filanın’ bütün sorumluluklarından arındığını söylemedim. İma da etmedim. Tam tersine, gerek o yazımda gerekse de daha önceki bir çok yazıda bunun aksine değerlendirmeler yapmıştım.

Düşünün ki Ergun Babahan, muhalif bir gazeteci. Türkiye’yi terketmiş ve mesleğe yurtdışında devam etmek zorunda olan bir meslek büyüğümüz. Sabah gibi bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapmış. Cemaate yakınlığı ile bilinen Today’s Zaman’da da köşe yazmış bir kalem. Fakat o bile, tek başına haber olan bir belgeye, sadece bir ’haber’ olarak yaklaşamıyor. Yakın tarih müktesebatı, hayat görüşü buna izin vermiyor.

Neden?

Çünkü Türkiye’de hiç böyle olmadı.

Hiç birimiz böyle olamadık. Hepimiz hastayız.

Hep ‘bir şey’ vardı. Arkasında hep ‘daha büyük bir şey’ vardı. Çünkü bu bir savaştı…

****

Bitti mi?

Bitmedi.

AKP cenahından birileri de şöyle diyor: “Ahmet Dönmez önce hapishane haberi ile parlatıldı. ‘Bağımsız, güvenilir gazeteci’ haline getirildi. Şimdi düzmece belgeler yayınlayarak asıl misyonunu icra etmeye başladı.” 

Bunun tam tersini, cemaat içinden bazıları da farklı bir açıdan dile getiriyor. Onlara göre de ben en başta özellikle Erdoğan’a soru sormasına izin verilerek cemaat tabanı gözünde kahramanlaştırıldım. Şimdi de ‘vakit tamam’ diyerek yumurtamın kabuğunu kırdım ve asıl görevimi yerine getirmeye başladım.

****

Gördüğünüz gibi bunun sonu gelmez.

Yanlış anlaşılmasın, bu bana mahsus bir şey de değil. 

Ben sonuncu bile olamam. Hatta kendimi o kategoriye bile dahil edemem.

Bu ülkede gazetecilik yapmak zor. Gerçek manada gazetecilik…

Bu hep böyleydi.

Bitmeyen ve hiç bitmemecesine devam eden rövanşlar ülkesi burası. 

Duyguların, inanışların, aidiyetlerin, ideolojilerin genellikle hakikatin önünde olduğu bir toprak parçası… 

Dövüşmekten bir Anayasa şemsiyesi altında eşit ve hakça yaşamayı akıl edemeyen, böyle bir medeniyet safhasına geçmeyi bir türlü beceremeyen iptidai mahalleler topluluğu…  

Çünkü en başta gerçek manada demokratik, adil, eşitlikçi, hukuka dayalı bir devlet kuramadık. Rövanşlar biriktire biriktire Cumhuriyet’i bugüne getirdik. Çocukların ’bir tur’ bisiklete bindirilmesi gibi, bari devlette gözü olan her grup bir kere başa gelse de herkes alacağını bir alsa ve şu intikamlardan bir kurtulsak artık.

Belki o zaman bir masa etrafına toplanıp adam gibi bir toplum sözleşmesi imzalayabiliriz.

On yıllar sonra gazeteciler de gazeteciliğini yapar.

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz