Savcı tutanağı geriye doğru mu yazdı?

Yargıtay Üyesi Serdar Coşkun’un, 15 Temmuz gecesi tuttuğu tutanağa ilişkin savunması, kaçınılmaz olarak boşluklarla dolu.

Kaçınılmaz diyorum, çünkü zaten doğası gereği böyle bir belgenin tatmin edici bir savunması olamaz.

Dünden beri çok konuşuldu, üzerinde yorumlar yapıldı. Ben yine de fikri takip açısından ve tarihe not düşme adına yorumlarımı paylaşacağım.

Şuradan başlamak istiyorum: Dönemin Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı Coşkun, 15 Temmuz kalkışması başladıktan 3 saat sonra, yani 16 Temmuz saat 01.00’de tutanağı tutmaya başladığını ama sabah 07.00’de tamamlayıp gönderdiğini söylüyor.

Peki tarih ve saat bilgisi sayfanın neresinde yer alıyor? En altta. Yazı bittikten sonra. 

Neden?

Saat neden yazının en sonunda? 

Bunun ne manaya geldiği bilinmiyor mu? Bütün tutanak formatlarında ve dilinde böyledir. “Ben bu tarih ve bu saat itibariyle bunları tespit ettim. Gördüklerim bunlardır” demektir.

Orada yazan saat, o an itibariyle mevcut ve varid olan maddi gerçekleri ifade eder. Ondan sonra olacakları değil. Zaten onun adı tutanak olmaz; kehanet olur, hokkabazlık olur. 

****

Peki mantık olarak, uzun süreli devam edecek olan ve dizi halindeki olayları zabıt altına alacak olan savcının nasıl yapması gerekir? Saat 01.00’de tutanağı yazmaya başlayan kişi saati nereye yazar? Tabi ki en başa. 

“16 Temmuz 2016, saat 01.00 itibariyle işbu tutanağı yazmaya başladım” gibi bir ibare koyar. Çünkü niyeti, hemen o anda zabtı tutup imzalamak değildir. Kendi iddiasına göre, 01.00’de yazmaya başlayıp gelişmeleri tek tek kaydedecek ve uygun gördüğü bir zamanda da tutanağı bağlayıp kapatacaktır. Haliyle de önce saati yazarak başlar ki, hangi zaman aralığında bu raporu tuttuğu belli olsun. Çünkü tutanak tutmanın mantığı budur. 

Sonra da hangi saat ve dakikada hangi olay oldu onları alt alta sıralar ve en sonunda, “Şu saat itibariyle olaylar bu şekildedir” der, saati yazar, imzalar ve tutanağı kapatır.

****

Elimizde tek sayfalık bir metin var. Saat de yazının en sonunda. O zaman şöyle mi kabul edeceğiz: Savcı önce boş sayfanın en dibine saati yazdı. Sonra, saatin hemen soluna tarihi attı ve o şekilde Arapça yazar gibi sağdan sola doğru yazmaya devam etti. Böylece tutanağı sayfanın en altından en yukarısına doğru, hadiseleri geriye doğru sardırmak suretiyle doldurdu ve tam ilk satırın sol baş tarafına geldiğinde de bitirdi. 

Ya da şöyle mi: Sadece 1 sayfa yazmayı kafasına koymuştu. Önce sayfanın en sonuna saati yazdı, sonra tekrar başa gelip sırasıyla olayları yazmaya başladı. Tam saatin olduğu yere gelince de tutanağı bitirdi.  

Öyle mi?

Savcı da Nedim Şener de böyle düşünmemizi istiyor.

Eğer savcı belgenin girişine tarihi ve saati yazmış olsaydı, söylediğine belki inanabilirdim. Gerçekten de dediği gibi başlamıştır ama o gecenin kargaşası içerisinde tutanağı bitirirken saat yazmayı unutmuş olabilir diyebilirdik. Gerçi bu da büyük bir hata olurdu ama en azından savunmasını biraz inandırıcı hale getirebilirdi.

Şu hali ile Kadir bile İnanmaz. Bir tek Nedim inanır. O da kesin inançlı olduğu için zaten inanacaktır.

****

Nedim Şener’in yazısından 1 gün önce bir diğer gazeteci Zihni Çakır, savcının tutanağı 01.00’de yazmaya başladığını ve 04.00’te bitirdiğini yazmıştı. Üstelik o da savcısından bilgi almış da konuşuyor havasındaydı. Hatta tutanağın yazıldığı yeri bile açıklıyor, “Dikmen’deki Hakimevi’nde yazıldı” diyordu. 

Ben Zihni’nin bu twitinden bir kaç saat sonra bir yazı kaleme aldım. “Hodri Meydan! Biri bu belgeyi izah etsin” başlıklı bu yazıda, 01.00’den itibaren saat saat giderek bir simülasyon yaptım. Hangi saat olursa olsun yine bu belgenin açıklarının örtülemeyeceğini, tutanağın hâlâ skandal olarak kalmaya devam edeceğini iddia ettim.  

Nitekim Zihni’nin söylediği saat de savcıyı kurtarmıyordu. Çünkü saat 04.00 itibariyle de henüz Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yanındaki köprülü kavşağa bomba atılmamıştı. Hatta 2 saatten fazla bir zaman vardı. Yani savcı yine henüz gerçekleşmemiş bir olayı tutanağına geçirmiş olacaktı ki, aslında bu bütün kumpasın itirafı demekti.

Ben yazının devamında, ‘ancak saat 07.00 itibariyle yazarsa o gece yaşanmış hadiselerin tamamının vuku bulduğu bir saati yakalamış olabileceğine’ dikkat çekmiştim. Ancak bu da yetersiz kalacaktı. Birincisi; o gece hiç yaşanmamış olayların tutanakta ne işi olduğunu hala açıklayamıyordu. İkincisi; yaşanan olayların da tamamı, savcının tutanağında yazdığından farklı bir şekilde ceryan etmişti. 

Ama olsun, en azından “Bazı olayları, daha yaşanmadan tutanağına geçirdi” suçlamasından kurtarabilmek için, “07.00’de yazdım, evet evet 07.00’de yazdım” tarzında bir savunma yaptı. 

****

Her ne ise… 

Bu hali de savcıyı kurtarmıyor.

Çünkü üstüne basa basa söylemeye devam edeceğim ki; o gece ne kadar büyük bir kaos olursa olsun, bir savcı 6 saat boyunca başında oturup hadiseleri tek tek kaydettiği bir tutanakta bu kadar fazla hata yapamaz. En azından bir tek doğru şeyi tutturur yahu! Yazdığı her bilgi, her cümle yanlış olmaz ki! 

Zaman ilerledikçe gecenin pusu da bir nebze azalacağı için daha doğru, daha isabetli, daha teyidli bilgilere erişme şansı artar. O yüzden de saat 01.00’de değil de 07.00’de yazacağı bir tutanağın içindeki verilerin çok daha sağlam ve tutarlı olması beklenir.

Mesela Meclis’e yapılan bombalamada hiç ölü olmadığı halde, “Ölüler var” yazmaz. Çünkü Saat 07.00 itibariyle ikinci saldırının üzerinden 3 buçuk saat geçmiş oluyor. 

Ya da 7 buçuk saat önceki MİT saldırısının havadan mı yoksa yerden mi olduğunu bilebilir. 

Örnekleri çoğaltabiliriz. Az önce bahsettiğim bir önceki yazımda hepsini tek tek sıralamıştım, isteyen fazlasına oradan bakabilir.

****

Şimdi benim üzerinde durmak istediğim bir kaç önemli nokta daha var.

Nedim Şener, “Kendisinin bana bildirdikleri” diyerek Serdar Coşkun’un savunmasını şöyle aktarıyor: “Tutanak 16 Temmuz saat 01.00’de yazılmaya başlandı, gece boyu yaşanan gelişmeler kendisine bildirildikçe tutanağa eklendi. O gecenin karmaşasında ne aktarıldıysa o haliyle yazıldı. Aktarılan her olayla ilgili gözaltılar savcının talimatı ve onayı ile yapıldı. Tutanağın çıktısı 16 Temmuz sabahı saat 07.00’de alınıp Savcı Coşkun tarafından imzalandı. O yüzden tutanağın altındaki saat soruşturmanın başladığı 01.00 olarak kaldı, olaylar devam ettiği için bitiş saati yazılmadı. Saat 07.00’de imzalandığını gösteren ayrıntı ise tutanakta o saatten sonra gerçekleşen olayların yer almamasıydı. Tutanak UYAP’ta hiç açılmadı, kağıt çıktı taranıp bir iki gün sonra UYAP’a kaydı yapıldı. Daha sonra Ankara’daki tüm darbe dava dosyalarında soruşturmanın başlangıç evraklarından biri olarak yer aldı.”

“Olaylar devam ettiği için bitiş saati yazılmadı” diyor. Zaten tutanağın sonuna yazılan saat, olayın bittiği saati ifade etmez ki! Zabtın tutulduğu anı belirtir. Siz sadece o anı dondurur ve kayıt altına alırsınız.

Böyle bir savunma olabilir mi?

Burada dikkat çekmek istediğim bir diğer detay şu: Savcı, o gece olaylar devam ederken gözaltı talimatlarını verdiğini söylemiş. Neye göre vermiş ilk talimatları? Yukarıda diyor ki “O gecenin karmaşasında ne aktarıldıysa o haliyle tutanağı yazdım.” Peki bu gözaltı kararlarını da sağdan soldan birilerinin aktardığı yalan yanlış bilgilerle mi vermiş?

Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, “15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece saat 01.00’de 2 bin 740 yargı mensubunun görevine son verdik” demişti. O halde bu tasfiyeler neye dayanarak yapıldı? Tutanak saat 07.00’de bittiyse bu tasfiyeler hangi evraka dayanarak yapıldı?

Oysa Serdar Coşkun’un tutanağının üzerinde yazılı olan saatle bu görevden almaların saati ne kadar da birbirine uyuyor!

*****

Bazıları, “Ne yani, savcıya o gece olacakları biri söyledi, o da oturup bunları önden mi yazdı?” diye soruyor? 

Sanki bahsettiğimiz ülke Türkiye değil. Sanki şu son yıllarda yaşadıklarımızın her biri bundan daha absürd değilmiş gibi. Sanki 15 Temmuz’a dair hiç soru işaretleri yok ya da sanki her sorularına cevap bulabilmişler gibi. 

11 Temmuz’dan itibaren olan her şey çok enteresan değil mi zaten?

Erdoğan tatile gidiyor ve yaverine haber vermiyor. Kendi uçağıyla gitmiyor. Otelin sahibinin özel helikopteri ile kendini aldırtıyor. Bir gizlilik var nedense. Bir daha ortada görünmüyor. 15 Temmuz günü cuma namazına da gitmiyor. Orada tatil yaptığı her zaman cumaya gitmiş. O gün akşam saatlerinde 4 ayrı uçağı, 4 farklı havalimanında hazır bekletiyor. O saatte daha darbe girişimi yok.

Neden bütün bunlar?

Hiç soru işaretiniz yok mu?

Kafanız net mi?

14 Temmuz’u 15’e bağlayan gece Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda teamüllerde hiç olmayan bir şekilde Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Fidan ve ÖKK Komutanı Zekai Aksakallı neden buluşuyor? O gece neden saatlerce başbaşa ikili gizli görüşmeler yapıyorlar?

Ertesi gün tam da bu üçlünün en kritik aktörler olarak sahne almaları size hiç tuhaf gelmiyor mu? 

O gecenin ertesinde, öğlen bir binbaşı MİT’e gidip darbeyi ihbar ediyor. Fidan, Genelkurmay’a gidip Akar’la bunu görüşüyor ama ne Erdoğan’a ne Başbakan Binali Yıldırım’a haber veriyorlar. Hatta ihbarcı subay darbeyi ihbar ettiği halde, güya onlar birbirlerine bile haber vermiyorlar. Güya, darbeyi hiç konuşmamışlar. Yani sanki o ihbar darbe için değilmiş de Fidan’ın kaçırılması içinmiş.

Siz bunlara inanıyorsanız, bu belge ile ilgili de kafanızda soru işareti olmaz.

Bu zihin konforu ile devam edin.

Bütün bunlar normal, bütün bunlar mantıklı ama savcının tutanağıyla ilgili soru işaretleri absürt öyle mi?

Durun devam edelim…

Akar ve Fidan’ın toplantısı bitiyor ve güya Cumhurbaşkanı’na ulaşamıyorlar. Ne hikmetse Cumhurbaşkanı da onları arıyor ama bir türlü ulaşamıyor. Erdoğan’ın hiç bir şeyden haberi yok ama oteline yakın çevre şehirlerde 4 farklı uçağı hazır bekletiyor.

Hiç absürt değil, değil mi?

Her şey normal.

Binali Yıldırım, Hakan Fidan’a ulaşıyor ama nedense Fidan, Başbakan’a hiç bir şey söylemiyor. Bunu Binali Yıldırım’ın kendisi açıkladı. 14 Temmuz 2017 tarihinde, yani darbe girişiminin 1. yıldönümünde, dönemin Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila’ya konuşan Yıldırım, o gece 22.30-23.00 arasında, yüksek ihtimalle de 22.40’ta Hakan Fidan’la konuştuğunu söylüyor. Ve o telefon konuşmasında Hakan Fidan, Başbakan’a darbeyi söylemiyor. Tekrar edeyim mi? MİT Müsteşarı, saat 22.40’taki telefon konuşmasında Başbakan kendisine sorduğu halde ‘darbeyi’ söylemiyor. 

O saat itibariyle köprünün bir ayağı kapatılmış, Ankara üzerinde uçaklar uçuyor ama Fidan, Başbakan’a darbeden söz etmiyor. Binali Yıldırım, Fikret Bila’ya aynen şöyle diyor: “Müsteşar da o anda söylemedi. O anda darbeyle ilgili de bir şey söylemedi. Ben kendisine sordum, “Darbe oluyor, ne yapıyorsun?”, “Yok” dedi, “Bir şey yok, normal biz çalışıyoruz” dedi bana. Oradaki iş farklı bir şey.”

Nasıl?

Normal mi?

Hiç uçuk değil, değil mi?

O zaman biraz daha uçuk hale getireyim.

Abdülkadir Selvi’nin aktarımlarına göre o sırada MİT karargahında Fidan’la yemek yiyen dönemin DİB Başkanı Mehmet Görmez, eşi Hatice Hanım’dan bir telefon alıyor. Hatice Görmez, kendisine “Mehmet darbe oluyor, neredesin?” diye soruyor. DİB Başkanı o sırada, Türkiye’de bir darbe olacaksa onu bilebilecek en iyi adamın yanında yemek yemektedir. Görmez, eşine ne cevap verir biliyor musunuz? Şöyle: “Ben de bu işi en önce haber alacak bir yerdeyim, onlar öyle bir şey demedi, belki terör saldırısıdır”

Tekrar edeyim: DİB Başkanı Hatice Hanım bile “Darbe oluyor” diye MİT’teki eşine haber verirken Hakan Fidan, saat 22.40’ta Başbakan’a Binali Yıldırım’a, “Darbe mi, ne darbesi? Her şey normal. Biz çalışıyoruz burada” diyor.

Oysa öğlen MİT’e giden ihbarcı binbaşı ne diyor: O gün darbe kelimesini kullandığımı çok iyi hatırlıyorum!

Çok mu uçuk?

Evet bütün bunlar kendi ağızlarından yazılmamış olsa, ben bunları bir iddia olarak yazsam, “Ne yani….” diye başlayacak bin tane cümle kurabilirdiniz.

Ama bütün bunlar oldu. Hepsi gerçek. Hepsi kendi ağızlarından.

Ve o Hakan Fidan halen görevde. 

Tayyip Erdoğan onu tutuyor. Meclis’e ifade vermeye de göndermedi. Neden kolluyor onu? 

Sizin bu tür soru işaretleriniz yok mu hiç?

Erdoğan, Akar ve Fidan, her şey bildikleri halde darbeyi önlemek için hiç bir tedbir almıyorlar. 

Göz göre göre o kadar insanı ölüme gönderiyorlar.

Binali Yıldırım’a bile söylemiyorlar, çünkü o oyunun dışında.

Hatta o gece için Binali Yıldırım’a yönelik teşebbüsleri de belki burada hatırlatmak yerinde olabilir ama daha fazla dağıtmayalım konuyu.

Yani her şey kafanıza yattı da bu tutanağın saati ile ilgili soru işaretleri mi yatmadı?

Daha sayfalarca sürdürebilirim o gecenin absürtlüklerini. 

Bu kadarı kafi.

Ortada normal olmayan, izaha muhtaç bir durum olduğunu düşünüyorum. Buna katılmayanlar, belgeyi izah etsinler öyleyse. Kendi alternatif açıklamaları ne? Mesela savcının Nedim Şener’e yaptığı açıklamayı tatmin edici buluyorlar mı? Bu açıklamadan sonra, “Tabi ya, bak adam güzelce izah etmiş. Şimdi ben ikna oldum” diyorlarsa sorun yok. 

Ben belgeyi yayınladım ve cevap istiyorum. Makul bir açıklama istiyorum.

Bırakalım savcı izah etsin. Siz niye onun adına savunmaya geçiyorsunuz ki?

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

2 YORUMLAR

  1. Emeklerinize sağlık;
    “tutanak” haberiniz de; bu belgeye dair “iddialarınız da; “imâlarınız da anlaşıldı/anladım; çok çok kıymetli; durmak yok işlerimize devam.

    Minicik bir şerh koyayım, belki doğrusunu birlikte öğreniriz/öğrenirim:
    -yüzlerce tutanak tutmuş,tuttturmuş kişi olarak yazıyorum-
    Uygulamada;
    *mahallinde/esnasında tanzim edilen tutanak sayısı çok değildir.
    Ki doğrusu, mahallinde ve esnasında/peşinden tutulan tutanaktır. (Olayın, yesbitin, durumun, hâlin)
    Şerhime gelince;
    *çok çok az tutanakta, tanzime başlanılan saati başlangıçta bulabilirsiniz; bundan biraz daha fazlasında, tutanağın sonunda “işbu tutanak şu şu saatte yazılmaya başlanılmış, şu saatte de son verilmiştir” cümlelerini bulabilirsiniz.
    Ama neredeyse tüm tutanaklarda, ki olmazsa olmazıdır, “şu saatte son verilmiştir” denilir veya final cümlesinden hemen sonra tarih ve saat dakikası dakikasına yazılıp; yazan, yazdıran, hazurun sıfatlarıyla/ünvanlarıyla imzalanarak tutanak bağlanır-kapatılır.
    Bu anlattıklarım kolluğun tanzim ettiği tutanaklar için tamamen geçerlidir.
    Cumhuriyetin Savcısının tuttuğu tutanak da, yukarıda saydıklarıma harfiyen uyar, ve çok titiz ve özenli hazırlanır.
    Hatta haberinize konu olan tutanaktaki bilgilerin, nasıl kendisine ulaştığını, ya da olanlara ulaşmak için neler yaptığını da yazmalıydı. Yazmadıysa da, ayrı bir tutanak tanzim edip, bu bilgileri, kimlerden, nasıl elde ettiğini belirtmeliydi. Ben böyle yapardım. Belirtmemiş ve bunları belgelendirmemişse de, hepsinin dijital izi var. İz yoksa, vay bu tutanağı tanzim eden savcının haline! O zaman denilebilir ki: “sen, olacakları not almışsın, ve senin görevin yakalama-gözaltı yaptırmaymış, bunun içinde bu düzmece tutanağı tanzim etmişsin” denilir, denilecek de inşaallah!
    Saygılarımla, kolaylıklar diliyorum.

    • Değerli görüşleriniz için çok teşekkür ederim. Aydınlatıcı oldu. Aslında ben de bundan çok farklı bir şey söylemedim. Saygılarımla…
      Ahmet Dönmez

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz