Panopticon’daki ‘hırt’ların davası, benim değil [Zarrab Davası milli bir dava mı?-6]

Hayır, milli bir dava değil!

Dolayısıyla benim davam da değil.

Bütün algı operasyonları ve ideolojik hazımsızlıklara inat, ben kendi adıma, bunun ‘milli’ bir dava olmadığını anlatmaya devam edeceğim.

Geçen yüzyılın sıra dışı yazarı Louis Ferdinand Celine’in çok sevdiğim bir sözü var: “Her alanda asıl yenilgi, unutmaktır. Özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak; insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir…”

Ben yenilmemek için sürekli hatırlıyorum!

Sürekli hafızamı tazeliyorum.

Arşivleri karıştırıyorum.

… Ve beni neyin ya da kimin ’gebertmek istediğini’, ‘gebertmeye çalıştığını’ asla unutmuyorum!

Neyi kullanarak ve ne üzerinden…

Siz siz olun, bazı insanların ne derece ‘hırt’ olduklarını anlamadan da sakın ölmeyin.

*****

Bu aslında bırakın Türkiye’nin milli meselesi olmasını, haddizatında AKP’nin bile meselesi değildi en başta. Erdoğan’ın dayatmaları ve milletvekillerinin zayıflıkları dolayısıyla önce partinin meselesi haline geldi; sonra da zamanla ve algı oyunlarıyla bütün Türkiye’nin davası haline getirildi.

Erdoğan, ilkin partinin etrafına cam duvarlar ördü. Bütün partililere camdan odalar yaptı. Bunlar aslında onların hücreleri idi, farkında değillerdi.

Zamanla bunun, Jeremy Bentham’ın Panopticon’ına dönüştüğünü anlayanlar

çıktı ama onlar içeride sessizce ‘gebermeyi’ tercih ettiler.

Bentham, 18 ve 19. yüzyıllarda yaşamış bir İngiliz filozof. 1780’lerde devlet için bir hapishane modeli üretmişti. O zaman bile çok tartışılan bu tasarım, asla hayata geçirilmedi. Panopticon adı verilen bu modele göre hapishane, çok katlı ve daire şeklinde bir binaydı. Ortada bir gözlem yeri vardı. Ve bütün hücreler dairesel olarak bu gözlem odasına bakıyordu. Odaların tamamı camdandı. Onlar, ortadaki bu gözlem odasının içini göremiyorlar ama oradan bütün mahkum koğuşları izlenebiliyordu. Böylece sürekli izlendiği duygusu altındaki mahkumlar, kendi kendilerine disipline olacak ve aykırı bir davranışa girmeyeceklerdi. Hatta belki zamanla, kendisini izleyen Big Brother’a hoş gelecek yaltaklanmalara başvuracaklardı.

*****

Erdoğan diğer bir çok diktatör gibi bu tasarımı kendi ülkesinde görünmez camların arkasına inşa etti aslında.

Önce partisinden başladı. Sonra bu Panopticon’un sınırları istikrarlı bir şekilde genişletildi. İçeriye sürekli tek kanaldan yayınlar yapıldı. Sabah akşam ‘din-iman, vatan-millet’ propagandası ile bütün ‘hırt’ adamlar birer ‘yarı tanrısal’ mite dönüştürüldü.

Dışarıya ‘fareli köyün kavalı’ gibi büyülü bir sesle yayılan melodi, sadece içenin zehirlendiği su gibi, bu illüzyona kananları birer birer camın arkasına atmaya başladı. Böyle böyle genişledi Panopticon. Genişledi ve bütün bir yurt sathına yayıldı…

Bu hunharca yapılan algı operasyonlarına karşı inatla zihninize mukayyet olmak zorundasınız. Algılarımızı, düşüncelerimizi işgalcilere karşı daima savunmak durumundayız.

Belki tekrar olacak ama Hitler’in, “İnsanların çoğunun muhakeme yeteneğinin olmaması, muktedirler için ne büyük bir nimettir’’ cümlesini alıntılamanın tam yeridir.

*****

Öyleyse gelin hafızaları tazeleyelim.

Gelin biraz muhakeme yapalım.

Neden, “En başta bu AKP’nin bile meselesi değildi” diyorum?

Hatırlayın, Erdoğan 17 Aralık’tan sonra parti toplantılarında ısrarla, “Bu benim veya ailemin şahsi kavgası değil; bu Türkiye’ye yapılmış bir saldırıdır” diyordu. Çünkü partisini bile bu anlamda ikna edebilmiş değildi. Fakat hemen hepsi, arızi menfaatleri ve mevzi kazanımları uğruna, cam duvarların arkasına ‘ikna olmuş’ görüntüsü veriyorlardı.

“BİZ GİDERSEK BİLAL DE ARKAMIZDAN GELİR”

Ama ‘Big Brother’ her şeyin farkındaydı.

Nitekim dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, 4 bakanın Yüce Divan’a gitmesini istiyordu.

17 Aralık fezlekesi TBMM’ye sevkedilmişti. Erdoğan’ın bütün oyalama talimatlarına rağmen gecikmeli de olsa bir soruşturma komisyonu kurulmuştu. Komisyon, 22 Aralık 2014 tarihinde, 4 bakanın Yüce Divan’a gönderilip gönderilmeyeceğine dair bir karar alacaktı.

Detaylarını Hürriyet’ten Deniz Zeyrek’in 23 Ocak 2015 tarihinde yazdığına göre son gece kritik bir görüşme gerçekleşti. 21 Aralık akşamı bu 4 bakan, dönemin başbakanı Davutoğlu ile bir araya geldi. Çünkü komisyonun üyeleri bile ‘Yüce Divan yönünde’ oy kullanma eğilimindeydi. Bu nedenle 4 bakan, soluğu Davutoğlu’nun yanında aldı. Dönemin AKP lideri onlara, “O zaman siz kendiniz Yüce Divan’a gitmek istediğinizi söyleyin” tavsiyesinde bulundu. Yolsuzlukla suçlanan bakanlar bu yaklaşımdan rahatsız oldu. Bir bakan, “O zaman bazı parti yöneticileri ile ilgili bilgiler de ortalığa saçılır” diye aba altından sopa gösterdi. Fakat Davutoğlu kararlıydı: “Saçılırsa saçılsın!”

Oradan istediklerini alamayınca Erdoğan’la görüşme kararı aldılar. Sözcü olarak Zafer Çağlayan seçildi. Saray’a çıkan Çağlayan, “Biz gidersek arkamızdan Bilal de gelir” tehdidinde bulundu.

CEMİL ÇİÇEK: YÜCE DİVAN OLMAZSA DOSYA HİÇ KAPANMAZ”

Bunun üzerine Erdoğan, karar toplantısını 5 Ocak’a erteletti. 2 hafta boyunca havuz medyasında her gün Yüce Divan oylaması için ‘darbe girişimi’ yayınları yapıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, komisyonun AKP’li üyelerini Saray’ında ağırladı. Kendilerine gerekli uyarıları yaptı.

Oysa dönemin AKP’li TBMM Başkanı Cemil Çiçek bile “Yüce Divan’a gitmezlerse bu konu hiç durmadan tartışılır, tartışmalar sürer durur” çıkışı yapmıştı. Bakanların yargılanmayı kabul etmesi gerektiği görüşündeydi.

Sonuç olarak 5 Ocak 2015’teki oylamada AKP’li üyelerin tamamı, Yüce Divan’a ret oyu verdi. 2 haftada komisyon üyelerinin ‘görüşü’ değişmişti. Hürriyet’e konuşan bir üst düzey AKP’li, bunun sebebini, “Başkan Hakkı Köylü dışında bütün üyeler genç çocuklar, partide siyaset yapmaya devam etmek, yeniden aday olmak istiyorlar. Bunun etkisi olmuştur” diye izah ediyordu. O genç üyelerden Ayşe Türkmenoğlu’nun sözleri tarihe geçecek cinstendi: “Bakanlar kendileri her şeyi kabul etseler bile bende suç işlediklerine dair bir şüphe oluşmadı”

Neticeyi çoğumuz hatırlıyoruzdur. Komisyonun raporu TBMM Genel Kurulu’na geldi ve 20 Ocak’ta oylama yapıldı. 4 bakan için Yüce Divan talebi reddedildi. Ancak asıl gündem, bütün baskılara ve algı operasyonlarına rağmen AKP’nin ciddi fireler vermiş olmasıydı.

Diyorum ya aslında en başta bu AKP’nin bile meselesi değildi. Partinin ve devletin tepesindeki şahsın, kendine yakın bazı adamlarla kurduğu çıkar amaçlı suç örgütünün problemiydi bu. Vekiller ve kimi teşkilat kademeleri, kendi siyasi hesaplarına yenildi. Kendileriyle beraber ülkeyi de asrın rezaletine sürüklediler. Tarihe utançla geçtiler.

“KİMİ KİME ŞİKAYET EDECEKLER?

Bunun Erdoğan’ın ve yakın halkasının davası olduğuna dair onlarca, belki yüzlerce örnek verebilirim.

Fakat bir tanesini dikkatlerinize sunacağım.

New York’taki Hakan Atilla davasında da geçti. Fakat çok detaya girilmedi.

O da Reza Zarrab’la, kara kutusu Abdullah Happani arasındaki bir görüşme. Herşeyi özetleyen, her şeyi çıplak bir şekilde açıklayan bir konuşma bu.

Tarih 19 Nisan 2013…

Saat 14.16…

Happani’yi arayan Reza, “Ahmet, elini alıp dönüp çıkmış dışarı” diye güzel bir haber verdi. Ahmet’in kim olduğunu ve ne iş yaptığını, 12 Eylül 2017 tarihli “Kıçı kırık Ahmet ne iş yapar?” başlıklı yazımda anlatmıştım. Bahsedilen kişi, Zarrab’la daha önce ortak olup daha sonra yolları ayrılan ve rakip haline gelen Ahmet Taha Alacacı idi. O da aynı yöntemle İran’ın parasını Türk bankaları üzerinden döndürmek istiyordu. Fakat Zarrab’ın talebi ile dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, ondan asla getiremeyeceği belgeler isteyecek ve bu işi yapmasına engel olacaktı. Bunun karşılığında da elbette rüşvet alacaktı.

İşte Zarrab’ın “Elini almış çıkmış dışarı” diye aktardığı olay, Alacacı’nın Süleyman Aslan’dan istediğini alamayıp olumsuz bir şekilde bankadan ayrıldığı randevuydu.

Reza, Happani’ye verdiği bu müjdeden hemen sonra, “Bu şimdi sağa sola şikayet de yazar bizi kesin” diye ekliyordu. Happani de ona hak vererek, “Yazabilir, evet. Bi de şey olayını, sonuçta her şeyimizi biliyor. Türker de biliyor ya… Gerçi bu da biliyor. Ya işte kiminle ne yapıyoruz, kime ne veriyoruz falan…” ifadelerini kullanıyordu. Reza ise her zamanki gevşekliği ile “Bilsin bilsin… Kime söyleyecek, kime şikayet edecek?” diye soruyor, Happani de “Yani basın benim her zaman korktuğum bir şey” karşılığını veriyordu. Asıl bomba cevap bundan sonra Reza’dan geliyordu: “Hayır, bişey söylicem; yani neyi gidip basının… farzet böyle bir şeyi gitti basınla konuştu, tamam mı, basının böyle bir şeyi yazmaya g.tü yer mi sence? Tek taraflı bişey değil bu biliyosun. Yazalarsa çift taraflı yazmaları lazım. Anladın mı? Basın ölür taraftan korkar, benden değil. Onu söylemeye çalışıyorum”

“RÜŞVETİ BİZZAT BEN GÖTÜRDÜM”

Reza Zarrab Türk medyasını iyi çözmüştü. O yüzden rahattı.

Bu telefon görüşmesinde adı geçen Türker Sargın da eski çalışanı idi. 2013’e kadar Zarrab’ın elemanıydı. Sonra ayrılıp Alacacı’nın yanına geçmişti. Selam-Tevhid fezlekesinde de adı geçiyordu. İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü’nün Türkiye sorumlularından olduğu öne sürülen Hakkı Selçuk Şanlı, Devrim Muhafızları generallerinden Seyed Ali Ekber Mirvekili’ye 24 Nisan 2013 tarihinde telefonda şunları anlatıyordu: “Şimdi orda Türker diyor ki, ‘Halk Bankası Genel Müdürü’ diyor, ‘Rüşvet’… Türker bir sene öncesine kadar Rıza’nın yanında çalışıyordu. Yıllardan beri Rıza’nın yanında çalışmış, Türker’i sen bi dinle. Türker diyor ki ‘Bizzat rüşveti ben götürdüm. Telefon işini, telefonlarını’ diyor, ‘ben götürdüm. On tane telefon, yirmi tane’… o diyor. ‘Her onbeş güne bir atıyordu telefonu’… Şeyle beraber çalışmış bunlar, Süleyman’la ve Süleyman da şeyle beraber, ııı Zafer Çağlayan. Ona götürdüğü paraları, ‘Ben ben paraları ben götürdüm rüşvetleri, ne kadar kime kaç kuruş, kaç kuruşdu ben biliyorum’ diyor, ‘Ben götürdüm’ diyor.”

NEREDEYSE BÜTÜN TÜRKİYE’Yİ SUÇ ORTAĞI YAPTI

Şimdi bunun neresi Türkiye devletinin ve milletinin meselesi? Bu suçları kim işledi?

Bu kepazelikten hesap sormak, evet bir milli mesele. Hepimiz için milli bir görev. Ama yargılama konusu yapılan suçlar milli suçlar mı? Alınan bu rüşvetlerden, aklanan bu kara paralardan, işlenen bu suçlardan Türkiye bir şey kazanmış olsa görüşüm yine değişmez ama; hadi belki yine kendilerini haklı gösterebilecekleri bir şey olur diyelim…

Ama hayır. Tam tersine Türkiye çok şey kaybetti. O dönem Türk ihracatçısının ürünleri İran’a satılmak yerine hayali ticaretle Türk üreticisine kazık atıldı. Sonra devletin itibarı yerlere serildi. Gelecekte ödenecek cezalar da hepimizin cebinden çıkacak.

O halde niye bir avuç insan dışında herkes utanç verici bir sessizliğe gömülmüş durumda?

Hala niye büyük bir çoğunluk, Saray’ın çaldığı kavalın hoparlörlüğünü yapıyor?

Çünkü hepsi o kavalın peşinden o cam ağılların içine girdiler. Böylece hepsi de o suçun ortakları haline geldiler. Panopticon’un gönüllü mahkumları onlar…

Bu dava öncelikle o suç örgütünün kendi davasıdır.

Bize kahraman diye yutturulmaya çalışılan o ‘hırt’ adamların…

Sonra Panopticon’da sessizce ‘geberenlerin’ ve sessizce ‘gebermek’ için mutlu bir şekilde bekleyenlerin…

Asla benim değil..

Asla Türkiye’nin değil.

TR7/24

http://www.tr724.com/panopticondaki-hirtlarin-davasi-benim-degil-zarrab-davasi-milli-bir-dava-mi-6/

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz