Mahrem hizmetlerdeki güç savaşları (3)

Bir önceki bölümü, adı geçen bu 6 kişinin gerçekten de organize bir ekip olup olmadığı sorusu ile bitirmiştim.

Şimdi ona cevap vermeye çalışacağım.

Burada elimizde küçük küçük 3 küme var.

Bunlar daha sonra olimpiyat halkalarının anlamlı bir amblem oluşturması gibi, bir bütün haline geliyor.

Bunlardan birincisi; Mustafa Özcan, Adil Öksüz ve İsmail Kokuroğlu (Sezai) kümesi

Özcan, zeki ve organizasyon kapasitesi üst düzey bir insan.

Tam ‘elemanı’ olmadan kimseye güvenmiyor.

Önce test ediyor, gözlemliyor ve kriterlerine uyarsa mutfağına dahil ediyor. 

Bu da Adil Öksüz üzerinden oluyor. 

Öksüz, önce İsmail Kokuroğlu’nu angaje ediyor.

Böylece üçü küçük bir çekirdek oluşturuyor.

Bu ilk kümemiz.

**** 

İkinci kümede Kokuroğlu, Süleyman Sargın ve Ahmet Faik Akbaba (Caner) var.

2000’li yıllarda üçü birlikte Cemaat’in Jandarma biriminde görev yapıyor. 

Kokuroğlu, dönemin “Jandarma imamı” Hamidullah Öztürk’ün yardımcısı. Sargın, Marmara bölge; Akbaba da Ankara biriminde.

Bir önceki bölümde de anlattığım gibi, Sargın ile Akbaba, İzmir’deki öğrencilik yıllarından tanışıyor.

Kokuroğlu ile Akbaba da iş ortağı. Bilgisayar ve yazılım şirketleri var.

Zamanla da devlet ihaleleri sayesinde zenginleşiyorlar.

****

Üçüncü kümede Adil Öksüz, İsmail Kokuroğlu ve Özcan Aytuluner (Mithat) var.

Aytuluner, Cemaat’in “Deniz Kuvvetleri” biriminde görev yapıyor. Daha sonra Kokuroğlu “Denizcilerin imamı” oluyor ve yolları kesişiyor.

Her ikisini yakınlaştıran en önemli unsur ise “Deniz”in altında görev yapmakta olan “bilişim birimi”.

Zira bu birimin başında Aytuluner vardı. Kendisi de bilişim konularına meraklı olan Aytuluner, İstanbul’da bir yazılım şirketi sahibiydi.

İkili, bu “bilişim birimi” üzerinden bazı operasyonlar yapıyor.

Bir kaç küçük detayı bir önceki yazıda paylaşmıştım.

Bir kısmına da bir sonraki yazıda değineceğim.

Şimdilik şunu ekleyeyim: İddialara göre Aytuluner ile Adil Öksüz ve Mustafa Özcan’ın da irtibatı vardı. Zaman zaman Adil Öksüz, Kokuroğlu ve Aytuluner üçlü olarak bir araya geliyor, toplantılar yapıyordu.

Mustafa Özcan’ın da ayrıca “Mithat” ile görüştüğü belirtiliyor.

****

Bu kümeler, belli bir kararla, bir organizasyonla veya hiyerarşi ile oluşturulmuş değil.

Hayatın akışı, ortak vazifeler ve sosyal ilişkiler çerçevesinde oluşmuş doğal kümelerden söz ediyorum.

Görüldüğü gibi üç kümenin bazı ortak elemanları var. Bunlar; Adil Öksüz, İsmail Kokuroğlu ve Süleyman Sargın.

Tabii olarak arada bir geçirgenlik ve yakınlaşma sözkonusu.

Burada akla, 6 kişinin bir odada toplanıp ellerini üst üste koyarak bir bağlılık yemini etmesi gibi bir şey  gelmemeli.

Ama ortak hedefleri onları dönemsel olarak yakınlaştırabilir. 

Nedir bu ortak motivasyon?

‘Mahrem birimler’de söz sahibi olma.

****

Mustafa Özcan’ın çalışma tarzı zaten hep bu doğrultuda.

Normalde diğer 5 kişinin amiri veya hiyerarşide üstleri değil.

Ama bu dizinin başından beri tarif ettiğim bir Mustafa Özcan portresi var, biliyorsunuz.

O çerçevede düşünülürse hususi işlere bakan kişilerle yan yana gelmesinden daha doğal bir şey yok.

Zaten bilgi ve kontrol şehveti var. Bunu ona sağlayacak, kendisi ile ortak çalışacak mahrem imamlara ihtiyaç duyuyor.

Bir yandan Murat Ceylan’dan hiç haz etmiyor. İkisi de birbirinden nefret ediyor.

Dolayısıyla Ceylan’la problemi olan kişilerle güç birliğine gitmesi gerekir.

İşte bu isimler, yukarıda sıralananlar.

Mustafa Özcan, “Hizmet’i Murat Ceylan’dan temizlememiz lazım,” telkinlerinde bulunuyordu. 

Diğerleri de bu görüşle hemfikirdi. 

****

Bu süreçte özellikle Süleyman Sargın’ın Jandarma’dan Emniyet’e geçmesinin çok etkili olduğunu düşünüyorum.

Eski mollalardan olan Sargın’ın, Gülen’le diyaloğu çok farklı. Rahatlığı ve nev-i şahsına münhasır kişiliği nedeniyle diğer mollalara göre Gülen’le sıradışı bir iletişimi vardı.

2010 yılında yapılan bir değişiklikle Emniyet’te ikinci adam olmuştu. Artık, rütbeli olmayan polis memurlarının ‘abi’siydi. Bağlı bulunduğu “Emniyet imamı” ise Ceylan’ın adamı olarak gördükleri, gerçek adını öğrenemediğim ‘Bahadır‘ müstear isimli bir sivildi. 

Sargın’ın yakın arkadaşı İsmail Kokuroğlu, “Deniz Kuvvetleri imamı” olmuştu ama burası ‘renkler’ olarak kodlanan askerî hizmetlerde, “Kara Kuvvetleri imamı”na göre geri planda kalıyordu.

O sırada Ergenekon-Balyoz süreci devam ediyordu ve mahrem birimlerde bu sürecin en baskın üç karakteri Kokuroğlu, Aytuluner ve Sargın’dı.

Bütün birimlerde bir ‘eşgüdüm’ ihtiyacı duyuyorlardı. Bunun için zayıf gördükleri iki birim, “Kara Kuvvetleri” ile “Emniyet”ti.

O sırada “Kara”da da Murat Ceylan’a yakınlığı ile bilinen ‘Hacı Murat‘ müstear isimli Ali Semerci vardı. 

****

Bu bekleyişleri, 1 yıl sonra, yani 2011’de karşılık buldu.

Eylül ayında mahrem birimlerde önemli görev değişiklikleri oldu.

Karar, Gülen’in el yazısı ile yazdığı bir Osmanlıca mektup (Cemaat içindeki adı nâme) aracılığı ile tebliğ edildi.

Atamalar, tam da bu ekibin hayalini kurduğu şekildeydi.

En önemli iki değişiklik, “Kara Kuvvetleri” ve “Emniyet”teydi.

Buna göre Süleyman Sargın, yeni “Emniyet imamı”ydı.

Ali Semerci (Hacı Murat), Kara’dan alınmış, yerine de İsmail Kokuroğlu (Sezai) getirilmişti. Semerci ise Kokuroğlu’nun yerine Deniz’e verilmişti. Yani bir tür becayiş olmuştu.

Böylece Kokuroğlu, ‘mahrem hizmetler’deki en önemli birimin başına gelmişti.

Adil Öksüz yerinde kalıyordu. Yani “Hava Kuvvetleri imamı” olarak devam edecekti.

Kokuroğlu’nun iş ortağı ve Sargın’ın yakın arkadaşı A. Faik Akbaba (Caner) ise “Emniyet İstihbarat imamı” olmuştu.

Sargın’a bağlı çalışacaktı.

Her şey tam da istedikleri gibiydi.

****

Fakat bu atamalardan sonra çok tuhaf şeyler oldu.

Kısa süre içerisinde öyle şeyler yaşandı ki hem kararlar geri alındı hem de Kokuroğlu, Sargın ve Akbaba, bütünüyle ‘mahrem hizmetler’den uzaklaştırıldı.

Kokuroğlu, Amerika’ya tayin edildi.

Sargın, halihazırda yapmakta olduğu Zaman gazetesi bünyesindeki görevlerine devam edecekti.

Akbaba da “Doktor Ali” olarak bilinen Ali Ursavaş’ın yönettiği “yurtdışı hizmetler” biriminde görev alacaktı.

Hatta “Mithat” kod adlı Özcan Aytuluner’in de görevinden alındığı ama Adil Öksüz’ün Gülen’le görüşerek onun görevde kalmasını sağladığı yönünde iddialar da var. 

Bu sayede Aytuluner’in Deniz biriminde kaldığı öne sürülüyor.

Ama önemli bir değişiklikle: “Bilişim birimi”, Deniz’den koparılarak müstakil bir birim haline getirildi ve başına da “Yusuf Kenan” müstear adını kullanan bir kişi görevlendirildi.

Ancak ne “Sezai” ne de “Mithat”, bilişimcilerden vazgeçecekti.

Kuracakları ‘sivil’ yapı, karşımıza 15 Temmuz akşamı çok daha farklı bir şekilde çıkacaktı.

****

Tekrar konuya dönecek olursak…

Ne olmuştu da bu atamalar geri alınmıştı?

İşte burada çok çarpıcı iddialar çıkıyor karşımıza.

Çarpıcı olduğu kadar, ‘mahrem hizmetler’deki güç mücadelesinin vardığı boyutları da gözler önüne serecek.

Şöyle ki: 

Bir iddiaya göre bu ekip, 2010 yılı başından itibaren “Kara Kuvvetleri” ve “Emniyet”i ele geçirebilmek için Gülen nezdinde girişimlere başladı. Sık sık “Kara imamı” Ali Semerci‘yi şikâyet ederek onu yıpratmaya çalıştılar. Özellikle eski mollalardan olan Süleyman Sargın, bu konuda aktif rol aldı. İstikrarlı bir şekilde Gülen’i işlediler.

O sene Ağustos ayında Ramazan’dı ve Sargın, bayrama kadar orada kalmıştı. Bu süre zarfında Gülen‘le çeşitli görüşmeler yapmıştı. O Türkiye’ye döndükten 20 gün kadar sonra da Gülen‘in bu Osmanlıca el yazmalı atama kararları gelmişti.

Gülen bu mektubu, yine o sırada kampta bulunan İcra Heyeti üyelerinden ve Cemaat’in en büyük ağabeylerinden Mehmet Ali Şengül’e vermişti. Ondan kararları tebliğ etmesini istemişti.

Şengül, Türkiye’ye döndükten sonra Adil Öksüz‘ü arayıp “Bir mektup var, görüşelim,” dedi.

Adil Öksüz‘ün evinin bulunduğu binanın en üst katındaki misafirhanede bir araya geldiler. ‘Bahadır‘ müstear isimli “Emniyet imamı” da çağırıldı. Mektup açıldı ve okundu.

Fakat orada kafa karıştıran bir atama daha vardı. “J’ye Haydar” diye yazıyordu. J‘den kasıt Jandarma‘ydı ama Haydar kimdi, kimse anlamadı. Böyle biri yoktu.

Bunun üzerine M. Ali Şengül, orada hemen Gülen‘i arayarak, “Efendim biz şu anda arkadaşlarla mektubu okuyoruz. Burada ‘Haydar’ diye bir isim geçiyor ama biz bilmiyoruz, Haydar kim?” diye sordu.

Gülen de “Onu Sargın biliyor” dedi.

Bunun üzerine Şengül, Süleyman Sargın’ı aradı. Sargın da, “Bahadır Bey” karşılığını verdi. “Neden Haydar yazılmış öyleyse?” diye sorulduğunda da “Ben kamptaydım, Hocaefendi oraya Bahadır Bey’i düşünmüştü, ordan biliyorum. Belki yanlışlıkla Haydar yazmıştır,” şeklinde cevapladı.

Bunun üzerine ‘Bahadır’, “O zaman ben vazifeyi devredeyim. Fakat müsaade ederseniz benim bunu bir kere daha Büyüğümüz’e (Fethullah Gülen) sormam lazım. Çünkü burada isim geçmiyor. Mektup muğlak. Teyid edelim ve ben görevi bırakayım,” der.

Orada Gülen‘i arar ve “Efendim mektubunuzu okuduk. Talimatınızı aldım. Başım üstüne. Ben görevimi devrediyorum,” diye bilgi verir. Gülen’in cevabı şaşırtıcıdır: “Nerden çıktı bu?”

‘Bahadır’ da “Efendim Haydar benmişim” deyince Gülen bu kez, “Yok, ben seninle ilgili bir görev değişikliği düşünmedim,” karşılığını verir. ‘Bahadır‘ birkaç kez tekrarlayarak görevi bırakmaya hazır olduğunu ifade eder. Buna rağmen Gülen ‘Hayır’ deyince, “O zaman Efendim müsaade ederseniz ben bir oraya gelmek istiyorum, bunu zatı alinizle görüşmek istiyorum,” der ve hemen ertesi gün Amerika’ya uçar. 

‘Bahadır’, bu görüşmeye, kendisine bağlı olarak çalışan ‘Dr. Selman’ müstear isimli “Emniyet istihbarat imamı” ile birlikte girer. ‘Dr. Selman’ da bu mektupla görevden alınmış ve yerine Ahmet Faik Akbaba (Caner) getirilmiştir. Kanser olan eşi ABD‘de tedavi görmekte olan ‘Dr. Selman‘, o sırada zaten Amerika’dadır. Gülen‘le görüşmeye ‘Bahadır’ Bey‘le birlikte giderler.

‘Bahadır’ Bey, bu görüşmeye bir mektupla gider. Mektup, bir Albay’a aittir ve Kokuroğlu‘nu şikâyet etmektedir. Kokuroğlu‘nun askerî ihaleler için kendilerini çok zorladığından ve artık daha fazla dayanamadığından şikâyet etmektedir.

Görüşmeden sonra M. Ali Şengül‘ü arayan Gülen, “Derhal atamaları durdur,” der.

Daha sonra yaklaşık bir hafta boyunca konuyu tartar ve sonunda kararlarını değiştirir.

M. Ali Şengül‘e yeni bir ‘nâme’ gönderir. Buna göre, “Kara Kuvvetleri imamı” olan Ali Semerci (Hacı Murat) yerinde kalmıştır.

‘Kozanlı Ömer’ olarak bilinen Osman Hilmi Özdil, yeniden “Emniyet imamı” olmuştur. ‘Bahadır’ Bey de onun altında ikinci adamdır. Normalde başında bulunduğu birimde alt sıraya indirilmek, onun için bir tenzil kabul edilir.

‘Dr. Selman’ da Emniyet‘ten alınarak tenzil-i rütbe sayılan başka bir göreve kaydırılmıştır.

Yukarıda da değindiğim gibi, Kokuroğlu, Sargın ve Akbaba ise hem görevlerinden alınmış hem de olduğu gibi mahrem birimlerden uzaklaştırılmıştır.

Yaşananları bu şekilde anlatanlar, “Bu, Mustafa Özcan ekibinin hususi birimlerdeki ilk tasfiye hamlesiydi. Fakat başarısızlıkla sonuçlandı,” diyor.

****

Bu, olayın bir cephesi.

Peki bu iddiaların muhatabı olan diğer taraf ne diyor?

Onların tezi de şöyle:

Gülen gerçekten gerekli gördüğü için bu değişiklikleri yapmıştı. Kimse ona bir telkinde bulunmadı veya lobi faaliyeti yürütmedi.

M. Ali Şengül, kararları tebliğ etmeden önce mektubu iki kişiye gösterdi. Bunlar, Bahadır ile Dr. Selman‘dı.

Onlar Şengül‘e, “Siz şimdi tebliğ etmeyin bunu. Biz bir Hocaefendi’ye gidelim,” dedi.

Aynı gün uçağa atlayıp randevusuz olarak kampa gittiler. Tayinlerden duydukları rahatsızlığı belli ederek, “Hocam bizi en iyi Murat Ceylan Abi tanır. İsterseniz o hakem olsun, tayinler yeniden gözden geçirilsin,” dediler.

Gülen bu tavırdan rahatsız oldu ama yine de onları dinledi. Ardından kararlarını değiştirdi. Bütün birim sorumlularını Amerika’ya çağırarak yeni kararları tebliğ etti.

Ancak böyle bir değişiklik yapmak zorunda kalmaktan hiç memnun olmadı ve daha sonra etrafına, “Hayatımda ilk kez birileri yazdığım bir şeyi yırtıp attı, çok ağırıma gitti,” serzenişinde bulunacaktı.

****

Bu anlatımda Gülen‘in, “Hayatımda ilk kez birileri yazdığım bir şeyi yırtıp attı, çok ağırıma gitti,” demesine rağmen neden onların istediği şekilde yeni kararlar aldığını anlamak zor. Bu bir soru işareti.

Bu cepheden bir başka anlatım daha var. Onu da paylaşayım. Şöyle ki:

Süleyman Sargın Amerika’dan döndükten sonra, bağlı bulunduğu imam ‘BahadırBey ona, “Sen oradayken Hocaefendi hiç tayinlerden bahsetti mi?” diye sorar. O da hayır cevabını verince ‘Bahadır‘ şöyle bir bilgi verir: “Murat Ceylan abi aradı. Hocaefendi ona demiş ki, birimlerde değişiklik düşünüyorum. Bazı birimlerde uzun yıllar kalınca insanlar orayı kendi mülkü sanıyor, demiş.”

Bu iddiaya göre Murat Ceylan, ‘Bahadır’a, “Hocaefendi isim vermedi ama muhtemelen Hacı Murat’ı alacak. Gelin Hocaefendi’ye Hacı Murat’ın Kara Kuvvetleri için ne kadar elzem olduğunu, ne kadar başarılı olduğunu anlatıp ikna edin,” demiştir.

O sırada henüz mektup dahi yoktur ortada. Yani kararlar ulaştıktan sonra ‘Bahadır’ ve ‘Dr. Selman’ın ABD‘ye gidip Gülen‘le görüşmesinin arkaplanında, M. Ceylan‘ın daha önceden yaptığı bu yöndeki telkinler vardır. Onlar da gidip Gülen‘e, “Murat Ceylan abi bizi tanır. İsterseniz o hakem olsun,” önerisinde bulunurlar.

Gülen de Murat Ceylan‘ı çağırır ve onu dinledikten sonra kararlarını değiştirir.

Bu iddiayı ortaya atanlar, bunun gerekçesini şöyle izah ediyor: “Hocaefendi, hiç istemeden kararları geri aldı. Çünkü onların o anki küstahlıklarını görüp, siz bilirsiniz, dedi.”

****

Bu iddianın sahipleri, M. Ali Şengül, Adil Öksüz ve ‘Bahadır’ müstear isimli kişinin ilk görüşmelerinde ‘Haydar’ın kim olduğunun Süleyman Sargın‘a sorulmasıyla ilgili de şunu söylüyor: “Evet, Hocaefendi’yi arayıp sorduklarında Hocamız, ‘Bunu Sargın’a sorun’ diyor. Bunun sebebi, Sargın’ın kararları önceden bilmesi değil. Hocaefendi’nin Osmanlıca el yazısını okumak zordur. Çeşitli dergilere yazdığı başyazıları da Osmanlıca el yazısı ile yazıyor. Bunu Latin harflerine çeviren bir ekip var. Sargın da o ekipte. Hocaefendi, M. Ali Şengül Abi’ye ‘Yazımı okuyamazsan Süleyman Sargın’a sorabilirsin’ diyor. O yüzden M. Ali Hoca arayıp ‘Efendim, Haydar kim?’ diye sorduğunda, ‘Sargın’a sorun, o okuyabilir’ karşılığını veriyor. O yüzden Sargın’ı arayıp soruyorlar. O da ‘Mektubu okumadan bir şey diyemem ama ben de Haydar diye birini tanımıyorum. O sakın Bahadır olmasın?’ diyor. Bunun üzerine Bahadır Bey, kalkıp Amerika’ya gidiyor.”

****

Olayın iki cephesi, madalyonun iki yüzü ve iki tarafın anlatımları bu şekilde.

Cemaat içerisinde karar alma süreçleri şeffaf olmadığı için ve soru sorup olayların aslını öğrenebileceğiniz resmî bir muhatap bulunmadığından, yukarıdaki versiyonların hangisinin gerçek olduğunu söylemek zor.

Ayrıca hadiseleri çok iyi bilen insanların büyük bölümü konuşmuyor.

Bir de maalesef Cemaat içinde ‘tevil’ alışkanlığı had safhada olduğundan, mutlak hakikati konuşan insan bulmak da kolay değil.

Bunu ancak Fethullah Gülen‘in kendisi aydınlatabilir.

Senin kanaatin ne diye sorarsanız, ben bu tür durumlarda her iki tarafın anlatımlarının bir ortalamasını alırım. Çünkü genellikle böyle durumlarda taraflardan biri mutlak hakikati beyan ederken diğeri de bütünüyle yalan söylüyor olmaz. Her ikisinin de doğru söyledikleri ve gizledikleri şeyler vardır.

Fakat sadece şurada anlatılanlar bile Cemaat’in ‘mahrem birimleri’nin yaşadığı güç zehirlenmesinin ve yozlaşmanın boyutlarını gözler önüne seriyor.

Sadece bu olay bile Cemaat’in başına gelenleri açıklamaya yeter.

15 Temmuz‘a nasıl sürüklendiğini anlamak için de çok önemli ipuçları barındırıyor.

****

Bu arada merak edenler için söyleyeyim, mektuptaki ‘Haydar’ın sırrı halen çözülmüş değil. Kuvvetle muhtemel Gülen bu ismi ‘sehven’ yazmıştı.

Fakat bu hata, olayların gidişatını ve hatta belki de Cemaat’in kaderini etkiledi.

Bu arada Gülen‘in Murat Ceylan‘la yaptığı görüşme de doğruydu.

O tarihlere kadar Gülen’in onu bir nevi ‘askerî danışman’ gibi tuttuğunu daha önce yazmıştım.

Hatta ilginçtir, daha önce “Deniz Kuvvetleri imamı” olması için İsmail Kokuroğlu’nun adını verenin de Murat Ceylan olduğu anlatılıyor.

Gülen’in, bu tür kararlardan önce Ceylan’dan 3 isim istediği ve o isimler arasından birini tercih ettiği yönünde bilgilerle karşılaştım.

İşte İsmail Kokuroğlu’nun da Ceylan tarafından verilen o 3 kişilik listede olduğu belirtiliyor.

Ancak bu olay bazında, yani 2011 yılındaki bu atama sürecinde yapılan Gülen-Ceylan görüşmesinin mahiyetini bilmiyorum.

Ben bu konuyu Murat Ceylan’ın kendisine de sordum.

Cevabı şöyle oldu: “Tek bir kişi için dahi olsa Hocaefendi’ye şu kişiyi şu görevden al, şu göreve getir tarzında hiç bir telkinim olmadı. Hocaefendi’nin de benim telkinlerime ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum.

Atama kararları öncesi ‘Bahadır’ müstear isimli kişiyi arayıp, ‘Hacı Murat’ lehine Gülen’le görüşmesini isteyip istemediğini de sordum kendisine. Ayrıca genel olarak bu 2011 meselesinin onun penceresinden nasıl göründüğü sorusunu da yönelttim.

Kendisi şöyle bir cevapla yetindi: “Aslında daha önceki bir yazınız (11. Bölüm) için verdiğim cevaplar, bu soruları da kapsayıcı mahiyette. İsteyen olursa bu soruların cevaplarını da orda bulabilir. Ayrıca o cevaplarda, olayları kişiselleştirmeden, yalan, gıybet, iftira gibi konulardaki genel duruşumu da anlattım. Bunların yeterli cevap olduğunu düşünüyorum.”

****

Burada, yapacağı açıklamalarla olayı en iyi aydınlatabilecek kişilerden birisi, M. Ali Şengül. Ben kendisine de ulaşmak ve sorular yöneltmek istedim. Fakat şu anda koronadan dolayı yoğun bakımda olduğu için böyle bir şansım olmadı.

İsmail Kokuroğlu (Sezai) sorularıma cevap vermedi.

Özcan Aytuluner (Mithat), Ahmet Faik Akbaba (Caner), Ali Semerci (Hacı Murat), ‘Bahadır’ ve ‘Dr. Selman’ müstear isimli kişilerin iletişim bilgilerini bulamadım.

‘Bahadır’ Bey‘in yakınları, oğlunun geçtiğimiz günlerde çok ağır bir kaza geçirdiğini, günlerdir ameliyatlar ve hastanelerle boğuştuklarını, dolayısıyla böyle bir hengâmede kendisinin benimle görüşemeyeceğini ilettiler.

Eğer adı geçen kişiler bu yazılardan sonra bir açıklama gönderirlerse sizlerle paylaşırım.

****

Bir tek Süleyman Sargın bir açıklama yaptı. Gerçi bunlara ne kadar açıklama denir bilmiyorum. Çünkü bu yaşananları çok iyi bilmesine rağmen sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi cevaplar verdi. Tabii ki bunlar ‘politik’ ve ‘resmî’ açıklamalardı.

Takdiri okuyucuya bırakarak kendisine yönelttiğim soruları ve onun cevaplarını paylaşıyorum:

Sayın Gülen’in bu atama kararlarında sizin etkiniz ya da girişiminiz oldu mu? Herhangi bir telkinde bulundunuz mu?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye hiçbir zaman herhangi bir konuda bir telkinim ya da yönlendirmem olmamıştır, olamaz da.

Sayın Gülen bu mektubu sizin yanınızda mı hazırladı?

Muhterem Hocaefendi benim yanımda herhangi bir mektup ya da yazılı metin hazırlamadı. Bana da birilerine ulaştırılmak üzere bir mektup vermedi. Ben de kimseye Hocaefendi adına herhangi bir mektup ya da evrak ulaştırmadım.

Bu kararlar tebliğ edildikten sonra ne oldu da uygulanamadı?

Mektuptan ve mektuptaki kararlardan haberim olmadığı ve konuyla ilgili herhangi bir tebligata şahit olmadığım için bahsini ettiğiniz kararların var olup olmadığını, varsa da neden uygulanmadığını bilmiyorum.

Sayın Gülen neden daha sonra kararları geri alıp bu atamalardan vazgeçti?

Kararlardan haberim olmadığı için geri alınıp alınmadığını da bilmem mümkün değildir.

Sayın Gülen önce sizi Cemaat’in Emniyet biriminin başına getirirken daha sonra ne oldu da bütünü ile hususi hizmetlerden uzaklaştırıldınız? Aynı şekilde Sayın Kokuroğlu da “Kara Kuvvetleri imamı” olması beklenirken neden hususi birimlerden tamamen uzaklaştırılıp Amerika’ya tayin edildi?

Bu iddia baştan sona yalandır ve iftiradır.

Mektupta ‘Haydar’ diye bir isim olduğu ve sizin bu kişinin ‘Bahadır’ Bey olduğunu söylediğiniz doğru mu?

Mektuptan haberimin olmadığını söyledim. Dolayısıyla bu iddialar da doğru değil.

Bu atama krizinde Sayın Gülen’e bir baskı yapıldığını düşünüyor musunuz? Sizce neden bu kadar kısa süre içerisinde kararlarını değiştirdi?

Atama krizi dediğiniz olaya dair herhangi bir bilgim olmadığı için bu konuyla ilgili de yorum yapma imkanım yoktur. Bu tarz iddiaları size ulaştıran kişiler, bu ve benzeri bütün iddialarını ispatla mükelleftirler. Varsa, bahsi geçen mektubun benim yanımda hazırlandığını, benim tarafımdan heyete veya birilerine ulaştırıldığını ve diğer maddelerde dile getirdiğiniz iddiaları gören, bilen birileri, kendileriyle her platformda yüzleşmeye hazırım. Bu iddialarını ispat etmedikleri sürece de yalancıdırlar, müfteridirler.

****

2011 atama krizi ana hatları ile böyle.

Ancak benim ulaştığım başka bilgiler, olayı çok daha başka boyutlara taşıyor.

Bu krizin gerçek nedeni başka.

Aslında başlı başına bir kitap konusu olabilecek büyük bir olay bu.

Fakat yeri gelmişken buraya not düşmek zorundayım. Çünkü yaşanan süreç içerisinde hayati önemde.

Onu da bir sonraki bölüme bırakayım.

-DEVAM EDECEK-

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

3 YORUMLAR

  1. Adamsan mubarek Ramazan ayinda ara verirdin. Milleti dedikoduyla orucunu teravihini sakatlamazdin.
    Adam olsan yogunbakim yatagindaki adamcagizi, evlat acisi ceken babayi ruhsuz empatisiz sempatisiz bir sekilde diline dolamazdin.
    Hususilere de Gulen’e de cok kizginim ama senin satiraralarindaki merhametsizligin gozumuzden kacti sanma, seni de pacavra gibi atariz ey Ahmet Donmez. Bu nasil bir kindir gayzdir yahu

  2. Samsunlu Hoca’nın rahatsızlığına çok üzüldüm. Onun hikayeleri zamanında beni çok etkilemişti. Allah tez zamanda şifa versin inşallah.

    Benim gibi 10 binlerce insan, tabir yerindeyse bir paçavra gibi atıldı. Sadece onunla da kalmadı, hayatlar heba edildi. İnsanlar inançları ile imtihan oldu. İnsanların yaralarını sarmalarına dahi izin verilmedi. Burada zalimin zulmü yanında “dostun ihaneti veya ihmali de” sorgulanmalı.

    Yazı dizisinin sonunda cemaat içerisinde kimlerin, bizzat cemaat gönüllülerinden aldıkları, bylock ID ve şifrelerini MIT’e ilettiği de ortaya çıkar umarım.

    Bu arada yazılarınızın arasını cok uzatmazsanız daha iyi olmaz mı? Aradan geçen zaman uzun olunca önceki yazılara tekrar bakma gereği doğuyor, bu da usanç veriyor.

  3. Ahmet bey durmak yok yola devam adam gibi adamsın bu asalak beyni kiralıklar ile işimiz olmaz .biz bizi bu fosfettik çukuruna itenleri tanıtdığın için Allah senden binlerce defa razı olsun kalemine kuvvet .Sen hırsız kızım Fatma olsa gereğini yapardım diyen peygambere ümmet ol sahde din mensuplarının sahte peygamberlerine sahte mehdilerine değil.Haktan yana ol yalancı peygamberlerden kendini mehdi zanneden patolojik vakalardan yana olma.

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz