“Mağlubiyetler, zaferlerden çok daha öğreticidir”

Konuyu Mujica’dan açmışken, oradan devam edelim. “İyi şanslar dilerim” başlıklı yazıyı bitirirken, “Pepe ise o kapıdan çıkarken bambaşka bir hayata adım attı. Kendini inkar etmeyerek ama hatalarını da sorgulayarak… Geleceğe temiz bir sayfa açarak…” demiştim.

Pepe lakaplı Mujica’yı işkence dolu 12 yıllık geceden Uruguay Cumhurbaşkanlığı’na taşıyan o süreç nasıl olmuştu?

Kapıdan nasıl bir José Alberto olarak çıkmıştı?

80 yaşında bir bilge siyaset adamı olarak köşesine çekildiğinde, “Hapse girdim çünkü dünyayı değiştirmek istiyordum. Yaptıklarım daha iyi bir dünya içindi. Hapsin bana kazandırdığı, kişiliğimde, düşünme biçimimde derinleşme oldu. Çok uzun sürdü. Okuduklarımın üzerinde tekrar tekrar düşündüm. Ve çıktığımda artık her şey bambaşka görünüyordu gözüme. Kendimi, yaptıklarımı reddeden bir değişim değildi bu. Ama dünyayı görme biçimime bir derinlik geldi. Eskisi gibi çocuksu değildim. Altın değerinde bir ders aldım: Mağlubiyetler, zaferlerden çok daha öğreticidir.” diyecekti. 

****

Onu, tecrit kuyusunun dibinden devletin zirvesine ve ondan çok daha önemlisi, bütün dünya insanlarının kalbine taşıyan yolculuk işte böyle başlamıştı.

3 şey sayesinde: Yıllarca süren hücre hayatı, ona bağlı olarak gece gündüz süren düşünmeler ve ilk 7 yılın ardından yeniden kavuştuğu kitaplar…

Düşünüyor, hesap ediyor, sorguluyor, okuyor ve yeniden düşünüyordu… 

Onun esaretinin bedeli, bu sürecin ardından gelecekti. Pepe’yi bir gerilla savaşçısından bilge bir politikacıya dönüştüren şey, o karanlık hücre düşünmeleri idi…

“Hiç şüphem yok ki, bunları yaşamadan bugün olduğum kişi olamazdım. Hücre hapsi bende büyük etki yaptı. İçsel bir güç bulmalıydım.” derken altını çizdiği buydu. 

Zaman zaman delirmenin eşiğine geldi. Halüsinasyonlar gördü. Ama sonunda o kuyunun dibinden bir tünel kazdı. Bu kez firar etmek için değil, iç yolculuk için, kendini bulmak içindi…

****

Peki o tünelden hangi derslerle çıktı?

Ergenlik döneminden itibaren sol gruplar içerisinde yer almıştı. 25 yaşlarında, Küba devrimine özenerek kurulan silahlı grup Tupamaro Özgürlük Hareketi’ne üye oldu. Bunlar şehirli gerillalar idi. Che Guevara gibi ormanlarda, dağlarda değil; kentlerde savaşıyorlardı. Onların fokalist gerilla taktiklerini şehre uyarlamışlardı. Dar sokaklara, kanalizasyonlara, barlara, karakollara sızıyorlardı. Telefon santrallerini, banka şubelerini ele geçiriyor, konsolosluklara saldırıyor, diplomat kaçırıyorlardı. 

Her ne kadar güvenlik analisti Pablo Brum, biraz da ironi ile onları “Robin Hood Gerillalar” olarak ansa da yine Brum’un kendi ifadesi ile halk kahramanlığından teröristliğe giden yolu da katetmişlerdi. Ütopyaya ulaşmak için şiddeti seçmişlerdi. 

Örnek aldıkları Fidel Castro bile Uruguay’ın geniş ovalarının bir isyan için uygun koşulları sağlamadığını söylemişti onlara. Silahlı mücadele yerine demokratik kanalları takip etmeleri daha mantıklı olacaktı. Ancak “Neden sadece şehirlerde doğmuş olduğumuz için bir devrim yapmamaya mahkum olalım ki?” duygusu onları esir almıştı.  

****

Mujica, geriye doğru düşünmeye başladığında, daha en başta işte bu 60’lardaki eylemleri hatırladı. Bütün Latin Amerika’da olduğu gibi Uruguay’ın da demokrasisi sorunluydu. Fakat o yıllarda ağır aksak da olsa işleyen bir demokratik düzen vardı. İsyanları, amaçlarının tam aksine bir sonuç vererek Uruguay’ı eskisinden çok daha kötü bir noktaya, bir faşist diktatörlüğe taşımıştı. Ordu, hükümetle el ele vererek Tupamarolar’ı bastırabilmek için sıkıyönetim ilan etti ve diktatörlüğe geçiş yaptı. 

Şiddet şiddeti doğurdu. Silahlı bir örgüt olarak Tupamarolar elbette çok sayıda cinayet de işlediler. Çünkü ‘savaş’ yapıyorlardı. Ellerine bulaşan kanı, hak olarak görüyorlardı. 

1969 yılında başkent Montevideo yakınlarındaki Pando’nun kontrolünü ele geçiren altı timden birinin lideri Pepe idi. Buradaki olaylarda bir masum sivil hayatını kaybetti.

Mart 1970’te o da katil oluyordu. Kendisi de ölümden döndü. Bir barda kendisini tutuklamaya gelen sivil polisten kaçarken dışardaki iki polise ateş etti ve yaraladı. Polisler, Pepe’yi 6 yerinden vurdu. Hastanede ameliyatla kurtarıldı. 

****

Tupamarolar, ilk yıllardaki ‘Robin Hood’ taktikleri nedeniyle halkta sempati kazanmıştı. Fakat şiddet eylemleri ile giderek bu desteği kaybetmeye başladılar. 1970’te “Plan Cacao” adı verilen bir operasyonel aşamaya geçtiler ve bombalamalara başladılar. ABD Büyükelçiliği’nde görev yapan diplomat Dan Mitrone’yi (her ne kadar Mitrone, Uruguay polisine işkence taktikleri öğreten bir FBI ajanı olsa da onlar bunu bilmiyordu) kaçırıp öldürmeleri, masumiyetlerinin sonu oldu. Hükümetin sert karşılık vermesi üzerine daha fazla şiddete bulaştılar. Konsolos kaçırmaya devam ettiler. Hakimleri ve polisleri öldürdüler. Silahlı propaganda yöntemi bir açıdan onları büyüttüyse de kitle desteğinden mahrum bırakarak yenilgilerinin de önünü açtı. 

Ordu, acımasızca gerillanın üzerine yürüdü. Tupamarolar’ı paramparça etti. Hücre evleri basıldı, militanlar öldürüldü, bir kısmı tutuklandı. 1973’te de darbe ile diktatörlüğe geçildi. Bu çatışma süreci, demokratik kurumların tamamen yıkılmasına neden oldu. Castro’nun önerilerini dinlemedikleri ve Brum’un ifadesiyle ‘yüksek bir ideal ve ilkelere ulaşmanın koşullarını kademeli olarak ihlal ettikleri için’ trajik bir hikayeye dönüştüler. 

****

Mujica, gün ışığından mahrum olduğu o aylar boyunca bunları düşünüyordu? Nerelerde hata yaptıklarını… 

Bu kez kaçacak bir imkanı da yoktu. Daha önce 4 kez tutuklanmıştı. Eylül 1971’de Punta Carretas Hapishanesi’nden kaçan yüzden fazla Tupamaro arasında o da vardı. Bir hücre evinin salonundan cezaevine tünel kazarak kaçırılmışlardı. 1 ay sonra yeniden yakalandı. Ancak Nisan 1972’de Punta Carretas’tan bir kez daha kaçmayı başardı. 

Darbe sonrası bu kez hücrelerde tutuluyorlardı. Üstelik yerlerini bile bilmiyorlardı. Götürüldükleri yerler de sürekli değişiyordu. 

Dışarı kaçma olanağını bulamayınca ‘içeriye’ doğru kaçtı Pepe. İçeriye kat etti. Sorguladı. Kendi ile yüzleşti. 

İdeolojisini değiştirmedi evet, halen sosyalistti. Aynı idealleri taşımaya devam ediyordu. İşkencelere rağmen kendini inkar etmedi. Diz çökmedi. Pişmanlık sergilemedi. Kimseyi ele vermedi. Devrim davasına hala sadıktı. Ancak yöntemler konusunda aynı fikirleri paylaşmıyordu. Biraz daha olgun, biraz daha filozoftu artık. 

****

1985 yılında özgürlüklerine kavuşurken grup üyelerinin hiç biri artık silahla yola devam etmeyi düşünmüyordu zaten. Genel af, Tupamarolar’a özgürlüğün karşılığında silah bırakmayı ve askeri cunta ile hesaplaşmamayı şart koşuyordu. Dava açamayacaklardı. 

Silahları bırakıp siyasete atıldılar. Mujica ve cezaevi arkadaşı Eleuterio Fernández Huidobro (Náto), politikada zirvelere yükseldi. Milletvekili, senatör seçildiler, bakan oldular. 

Halkın içinden ve halk gibi konuşması, Mujica’yı daha yukarıya taşıdı. İnsanların kalbine, eskiden mutlak yöntem olarak kabul ettiği silahlı mücadele ile değil, başka bir silah ile, dil ile, yaşantı ile gidilebileceğini keşfetti. 

Bir zamanlar kendisini bir ‘terörist’ olarak yok etmeye çalışan devletin en tepesine kadar çıkacak ve ulusu o yönetecekti.

1994 yılında sol Geniş Cephe’den (Broad Front) milletvekili seçildiğinde, bir Vespa scooter ile Meclis’e geldi. Henüz onu tanımayan bir park görevlisi, “Burada uzun süre kalacak mısın?” diye sordu. O zaman da cevabı kısaydı: “Kesinlikle öyle umuyorum.”

****

Öyle oldu. 6 yıl sonra Cumhurbaşkanı seçildi. Bazı arkadaşları onu eleştiriyordu. Pragmatizmle suçladılar, ‘dönek’ dediler onun için. Temel prensipleri hâlâ sosyalistti gerçi ama daha esnek bir solun pratiklerini uyguluyordu. Eskisi gibi ortodoks değildi. Yöntemleri, hayata bakışı, dili değişmişti. Ama yine sosyal adaletçi ve eşitlikçi idi. Fakirler için yaşıyordu. Hep öyle kalacaktı. Maaşının yüzde 90’ını fakirlere bağışlıyordu. Yaşantısı ve konuşmaları ile bütün dünyanın sempatisini kazanmıştı. 

Verdiği bir röportajda, “Dünyanın her zaman devrime ihtiyacı olacak. Ama bu, ateş ederek ve şiddet ile olacağı anlamına gelmiyor. Bir devrim, düşüncelerinizi değiştirdiğinizde olandır.” diyordu. Birleştirici idi. Nefret etmiyordu. Gerçek lüksün, nefret etmeyen bir kalbe sahip olmak ile elde edileceğini söylüyordu. Düşmanlığı ve düşmanlaştırmayı reddediyordu. 

“Daha önce mahkumdum. Ama artık istediğim gibi düşünmek ve karar vermek için kendi özgürlüğümün mahkumuyum. Bu özgürlüğü geliştiriyorum ve bunun için savaşıyorum. Hatalar yapabilirim, bunların bazıları büyük hatalar da olabilir, ancak birkaç erdemimden biri de düşündüklerimi özgürce söyleyebilmektir” derken altını çizdiği ayrıcalığın ne olduğunu bugün hala bilmeyen milyonlarca insan var. 

Görevi bırakmadan önce yaptığı bir konuşmada da “Burada birçok genç insan olduğunu görüyorum. Yaşlı bir adam olarak benden size küçük bir tavsiye: Hayat bize bir sürü tuzaklar kurar. Çok fazla darbeler yiyebiliriz. Binlerce kez… Hayatta, aşkta, sosyal mücadelede başarısız olabiliriz. Ama tekrar kalkıp baştan başlamak için gücünüz hep olacak. Günün en güzel yanı şafaktır. İçinden geçtiğin geceden sonra her zaman bir şafak vardır. Unutmayın çocuklar; kaybedenler, sadece savaşmayı bırakanlardır.” diye öğüt veriyordu.

Belki mükemmel bir siyasetçi değildi. Ne kadar iyi bir cumhurbaşkanlığı yaptığı da tartışılır. Ama o iyi bir insan, bütün dünyada efsane haline gelmiş mütevazi bir bilge devlet adamı olarak anılacak.

****

Hepimizin hapishaneleri farklı.

Hücreleri farklı.

Tecritleri farklı.

Mahkumiyetleri, tutsaklıkları…

Ve hikayeleri farklı.

Yollar da farklı.

Ama ulaşılmak istenen hedefler benzer.

Şimdi, başta paylaştığım sözler üzerinde yeniden düşünme vakti: “Hapsin bana kazandırdığı, kişiliğimde, düşünme biçimimde derinleşme oldu. Çok uzun sürdü. Okuduklarımın üzerinde tekrar tekrar düşündüm. Ve çıktığımda artık her şey bambaşka görünüyordu gözüme. Kendimi, yaptıklarımı reddeden bir değişim değildi bu. Ama dünyayı görme biçimime bir derinlik geldi. Eskisi gibi çocuksu değildim. Altın değerinde bir ders aldım: Mağlubiyetler, zaferlerden çok daha öğreticidir.” 

Demek ki önce mağlup olduğunu kabul etmişti Mujica. Aksi takdirde o altın dersleri çıkaramayacaktı. Bu savaşın bir kazananı yoktu. Ama kaybedeni çoktu. 

Değerlerini yemeden, kendini reddetmeden, fikirlerini satmadan, sadece yanlışlarından ders çıkararak, nerede hata yaptığını sorgulayarak da ayağa kalkılabilirdi. Öyle yaptı.

Daha önce sadece Tupamarolar’ın Pepe’si iken daha sonra onu bütün bir ulusun, bütün politik görüşlerin Mujica’sı haline getirecek yolculuk böyle başlamıştı.

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz