Kader ve Yolun Kaderi (3)

Bu kadim bir mesele.

Tarihteki bütün din ve politika, din ve devlet, din ve iktidar, din ve güç bibliyografyasını göz önünde bulundurun; hepsi bunun örnekleri ile dolu.

Sayısız örnekleri ile…

İnsanların inanma ihtiyacı vardır.

İnsanın akıl ve biliş tarihinin başladığı zamandan beri bu böyle.

Aşkın, yüce, ezeli ve ebedi, her şeye gücü yeten bir yaratıcı kudrete inanma, dinler öncesinden bile hep var olagelmiştir.

İnsanın bundan daha eski bir başka kadim kültürü varsa eğer, o da kabileler halinde yaşamasıdır.

İnsan teki, tek olamaz. Muhakkak bir topluluğa, gruba, kabileye, cemaate ihtiyaç hisseder.

Bütün mesele, bu iki ihtiyacın nasıl yönetileceği ve neye evrileceğidir.

Daha doğrusu insanın bu onbinlerce yıllık tarihi, tam da bunun tarihidir.

İşte tam da bu yüzden, “homo sapiens”i, yani düşünen insanı, “homo religious” olarak tanımlayan bilim adamları var.

Yani insan denilen yaratık, aynı zamanda inanan bir varlıktır. İnanmaya meyli vardır. Neye inandığından ve nasıl inandığından bağımsız olarak…

İnsanın tarihi dinlerin de tarihidir.

Bir tanrıya inanma ve kendi gibi insanlarla bir arada olma ihtiyacı, tarih dediğimiz tecrübeler yığınını oluşturmuştur.

Bu zaman çizelgesi, insanın bu iki ihtiyacının istismarının da tarihidir.

Dolayısıyla ve kaçınılmaz olarak, Emil Cioran’ın dediği gibi aynı zamanda “bir kurtarıcılar cehen­nemi”dir.

Kendinde misyon gören, ideal gören, güç vehmeden niceleri toplumları kurtarmaya soyunmuş ve bunların epey bir kısmı felaketle biten ve bugün adına ‘tarih’ dediğimiz acılara neden olmuştur.

Çünkü yine insan karakterinin veya genetiğinin bir gereği olarak hepimiz kendi neslimizi; daha özelde kendi topluluğumuzu, ideolojimizi, partimizi, cemaatimizi, yolumuzu “zamanın merkezi, nedeni ve sonucu” zannederiz.

O yüzden de bazı olaylar, neredeyse tıpkıbasım gibi binlerce yıldır devri daim eder, durur. Topluluklar, bunu ilk kez kendileri yaşıyor ve kendilerine özgü zanneder.

Bazıları buradan bile bir ‘biriciklik’, bir ‘seçilmişlik’ çıkarır.

Bu, onlara özel olarak Allah tarafından gönderilmiş bir işarettir.

****

İtaati hedefler hepsi.

İtaati temin etmek ve kalıcı hale getirmek…

İran Kisraları gibi, Hint Brahmanları, Tibet Dalai Lama’ları gibi, Japon Dairo’ları gibi, eski Yunan’daki Jupiter’in oğulları, Roma’nın Sezar’ı gibi “tanrısal” liderler tarihin derinliklerinde kalıp kaybolmamıştır.

Şimdi de çeşitli adlar, ünvanlar veya rejimler altında varlığını sürdürüyor.

Kendisinin sorumlu olduğu bir maden faciasından sonra “Rabbimizin yazgısı” dediği zaman herkes susuyor.

Din denilerek sömürülen, istismar edilen ilk biz değiliz. Fakat geçmisteki her bir tecrübeye rağmen halen aynı iğfalin mağdurları olmak bizi bir önceki nesle göre daha aymaz, daha ahmak, daha savunulmaz, daha hoş görülmez yapıyor. Bizden sonrakiler de aynı istismarın kurbanları olacak ama onlar bize göre daha budala ve daha mazeretsiz sayılacak.

Hiç okumayan, bilmeyen, düşünmeyen, akıl etmeyen, sorun etmeyen yığınlarız biz.

****

Bugünkü bu “kader” söylemini kurumsallaştıran ve siyasallaştıran Emeviler de her türlü cinayetlerini “kader” olarak meşrulaştırmaya çalışıyorlardı.

“Bunları bize Allah yaptırıyor” diyorlardı.

Muaviye, “Ben Allah’ın hazinelerinin bekçisiyim. Allah’ın yardım ettiği kazanmış, yardımsız bıraktığı ise kaybetmiştir,” diyordu.

“Ben halife isem ve hep kazanıyorsam Allah beni tasdik etmiş demektir,” diyordu.

Bir şey değişti mi?

Erdoğan da sandık galibiyetlerini, “Göklerden gelen bir karar vardır” diye kutsallaştırmıyor mu?

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “Biz kendimiz yapmıyoruz. Bize Yaptıran Allahtır! Bize yaptıran Allah’tır! Bize yaptıran Allah’tır!” demedi mi?

Muaviye’nin cümlesi ile bu cümleler arasında bir fark var mı?

O kadar ki, kendilerini bu şekilde “Zillullah-i fil arz”, yani “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” ilan ettikten sonra kendilerini eleştirenlere vurdukları yafta bile değişmemiştir.

Emeviler, müşrik, mülhid, kâfir ve münâfık gibi dini kavramları da siyasallaştırmış ve kendi rejimine muhalefet eden herkesi bu şekilde şeytanlaştırmıştı.

Bugün farklı mı?

****

Dücane Cündioğlu da bu son “kader” tartışmaları üzerine, “Kader meselesi teo-politik bir meseledir” demişti.

“Kader varsa sorumluluk yok.”

Teo-politik denince de akla Spinoza gelir.

“Siyaset dünyevidir ama yönetmek için teolojiyi kullanır. Onu bir politika silahı haline getirir,” demişti yüzyıllar önce.

İktidar veya güç kullanımı için “din”den daha kullanışlı bir politika silahı var mı?

Tarihi kendi siyasi menfaatine göre dizayn eder ya da o tarihi olaylarla bugünü manipüle ederler.

Böyle böyle kitleleri köleleştirirler.

****

İşte burada Eric Fromm’un “otoriteryen din-hümanitaryen din” ayrımı ile Ali Şeriati’nin “dine karşı din” karşılaştırmalarını anmamak mümkün değil.

Fromm, insana tahakküm kuran, onun özgür iradesini ve aklını hiçe sayan, sömüren, dayatan, korkutan, cezalandıran din yorumunu “otoriter din” olarak tarif ediyor. 

Buna karşılık dinin asıl özünde bulunan adalet, iyilik, sevgi ve barışı öne çıkaran yorumu da “hümanitaryen din” olarak görüyor.

Ona göre bir ‘mümin’, sadece kendi ülkesinin, partisinin, mahallesinin veya grubunun çıkarlarını önemseyen bir dindarsa, onun inandığı din ‘klan dini’dir.

Ali Şeriati de “Dine Karşı Din” kitabında, benzer bir ayrıma gidiyor.

Ona göre de ‘şirk dini’ ile ‘gerçek din’ karşı karşıyadır.

Şirk dinleri, liderlerin kutsandığı, onlara layuhtilik ve layüsellik, yani hesap sorulmazlık vehmedildiği, dolayısı ile liderin putlaştırıldığı veya tanrısallaştırıldığı yorumlardır. 

İnsanı, özgürlüğünü, emeğini, haklarını hiçe sayar.

Mesela Tayyip Erdoğan’ın söylemlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için “Dine Karşı Din”den bazı pasajlar aktarıyım:

“Şirk dininin buradaki görevi, insanları, kendilerine sunulan ve dayatılan her şeyin, Allah’ın iradesinin tecellisi olduğuna ikna etmek ve ona teslim olmalarını sağlamaktır.” 

“Din kadar insanları kendiliklerinden boyun eğmeye sevk eden güçlü hiç bir etken yoktur. Bu görevi daima, şirk dini, statükoyu muhafaza ederek yerine getirmiştir.”

“Doğru olan bir şey daha vardır ki, o da şirk dininin, zillet, sıkıntı, çaresizlik ve cehalet içinde yüzen halkları, içinde bulundukları durumun kendileri, ataları ve çocukları için ilahî bir takdir olduğuna inandıran ve buna teslim olmaya çağıran bir uyuşturucu görevini görmesidir.”

“Bu din, şu öğütleri ile insanları uyuşturuyordu: Sizin bir sorumluluğunuz yoktur, çünkü her ne oluyorsa tanrının iradesi ile oluyor! Yoksulluğunuzdan şikâyet etmeyin, çünkü diğer dünyada, çektiğiniz sıkıntıların karşılığını alacaksınız! Öyleyse bu dünyadaki eksikliklerinizden söz etmeyin, çünkü diğer dünyada onların on misli size verilecektir! Böylece itiraz etme ve tercihte bulunma arzuları, insanların iç dünyalarına ve zihinlerine hapsedilmiş oluyordu. Bir kişi ya da bir grup, ayaklandığında da zorbalar, onları kaba kuvvetle bastırırlardı.”

“Burada dinin rolü, ayaklanma, eleştirme ve özgürce düşünme ruhunu insanların iç dünyalarında etkisiz hale getirmekti. Din bunu, ‘Vuku bulan her şey Allah’ın iradesi ile olmaktadır; dolayısıyla yapılan her itiraz Allah’ın iradesine olan bir itirazdır,’ şeklindeki düşünce ile gerçekleştiriyordu. Görüyoruz ki bütün bu öğretiler, dinî öğretilerdir. Zaten din, inanç ve ibadet esaslarına dayalı olarak oluşan bu öğretilerden meydana gelmektedir. Buna karşılık, insanları uyuşturan, aldatan, büyüleyen, iradelerini ellerinden alan, toplumu soy ve sınıf esaslarına göre yapılandıran, hatta tanrıları bile millî ölçülere göre belirleyen dinin karşısındaki her şeyin, hak din olduğunu görüyoruz.”

****

Siyasi olsun dinî olsun, bir lidere kutsallık atfettiğimiz andan itibaren sorgulama hakkımızdan feragat ediyoruz.

Artık o ne yapsa bir hikmeti vardır ve bundan sual etmek, ancak düşmanın işine yarar.

Çünkü bu bir savaştır ve savaşlar çelik gibi askerler ister.

Cephede felsefe konuşulmaz. 

Cephede çok seslilik aranmaz.

Cephede soru sorulmaz.

Soru, insicamı bozmaktır, hattı yarmaktır, surda gedik açmaktır. 

Ya “bizden”sindir ya da “onlardan…”

“Bizden” olanlar mutlak haklıdır, doğrudur, temizdir, seçkindir, seçilmiştir, hasretle beklenendir. Bütün dünyanın gözü üzerlerindedir.

Bir ‘ümmet’ vardır ve ümmetin tek umudu onlardır.

Siz kazandığınız zaman Mekke kazanır, Saraybosna kazanır, Kafkasya kazanır, Halep kazanır. 

“Bizden” olmaya devam ettiğiniz müddetçe sizin için müjdeler vardır. 

Ayrılırsanız kaybedenlerden olursunuz. 

Grubun meşrebine göre ya hain olursunuz, ya dönek olursunuz, ya mülhid, münafık olur veya yolda kalmışlardan, elenmişlerden, üstü çizilmişlerden olursunuz.

Dünya görüşü ve inancı birbirinden taban tabana zıt olsa da bu tür cemaat yapılarının tamamında yöntemler aynıdır.

Sırf Mersin Mezitli Polisevi saldırısını ve silahlı şiddeti eleştirdi diye Selahattin Demirtaş’ın Kandil’deki PKK liderleri tarafından, “direniş cephesinde gedikler açmaya, cepheyi zayıflatmaya çalışan münafık” olarak yaftalanmasından daha iyi bir örnek bulamazsınız bunun için.

****

Söz konusu dinî yapılar olduğunda grubu motive etmek ve korkutmak daha kolaydır. 

Çünkü yazının başında da hatırlattığım gibi, insanoğlunun “homo religious”, yani “dinsel insan”, “inanan insan” olarak anılmasına neden olacak kadar bir Yaratıcıya inanma ihtiyacı vardır.

Son derece insani ve son derece anlaşılır bir ihtiyaç, bin yıllar içinde iktidar erkinin en büyük sömürü vasıtası haline getirilmiştir.

Bugün Gülen Cemaati mensuplarının önemli bir kısmı, Tayyip Erdoğan’ın tabanını ‘din’ ile uyuşturduğunu söyler.

Bir AKP seçkini veya bir Kemalist de aynı şeyi Gülen Cemaati için düşünür.

Ancak ne bir Tayyip Erdoğan bağlısı mütedeyyin ne de Cemaat gönüllüsü bir birey, bunu kendine yakıştırmaz.

Onların kendinden ve yolundan şüphesi yoktur.

Dünyanın neresine giderseniz gidin; hangi dinden, hangi tarikattan, hangi teo-politik siyasi hareketten veya din dışı hangi yüce davadan olursa olsun hepsinin lideri biriciktir, vazifelidir, üstündür.

Böylece kendinizi de ayrıcalıklı hissedersiniz. Vaat edilmişlerdensinizdir. Kutsilerdensinizdir. Müjdelenenlerdensinizdir.

Haklıyı, doğruyu, iyiyi sizin lideriniz temsil eder. Pusulanız odur.

Mesela Tayyip Erdoğan’a manevi motivasyonla bağlı olan bir cami cemaati için o İmralı ile müzakere yürüttüğünde de kahramandır, bütün Kürtlere PKK’lı dediğinde de…

Diğer partiler HDP ile görüştüğünde vatan hainidir, sizin lideriniz görüştüğünde bölgesel liderdir.

Burada etik olan, ahlakî olan, iyi ya da kötü olan zaten bizzat liderin kendi şahsı ile eştir. O ne diyorsa ve ne karar alıyorsa doğru da odur ahlakî olan da… Mutlaka bir bildiği vardır ve bir hikmete mebnidir.

Aynı suçu “onlar”dan biri işlediğinde kıyameti koparır ama “sizden” biri işlediğinde görmezden gelirsiniz.

Çünkü grup olmak, parti olmak, örgüt olmak, cemaat olmak böyle bir şeydir.

Çünkü savaş halindesinizdir.

****

Ekonomik kriz bile Allah’ın takdiridir. 

Mesela öğrenci yurtlarında gençler aç mı kalıyor; AKP’li Hüsniye Erdoğan, “Peygamberimiz de mideyi boş bırakırdı,” der.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bakara Suresi’nden “Muhakkak ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele!” ayetini okur ve kitlesini susturur. “Benim tandığım bu millet 2023’te dinimize, diyanetimize saldıranlara hesabını soracaktır,” diye seslenir, onları coşturur.

Bir AKP il başkanı, ekonomi ile ilgili eleştirelere, “Korkmayın, Allah bizimle beraberdir,” cevabını verir.

Bu, mütedeyyin tabanın daha da hoşuna gider. Liderine daha da bağlanır.

****

İşin ilginç tarafı, bu süreçte AKP tarafı da Cemaat tarafı da kendilerini ayetler, hadisler ve dinî kaynaklar üzerinden “teyid” ediyor.

Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz’da öldürülmek istendiğini ama Hz. Peygamber’in Hira mağarasının girişine ağ ören örümcekler sayesinde kurtulması gibi kendisinin de darbeciler göremeden uçağa binip kurtulduğunu söyledi. 

Yani Allah onu gizlemiş ve darbecilerin gözünü bağlamıştı.

Halbuki olay hiç de kendisinin anlattığı gibi değildi ama kitlelere bir dinî anlatı sunma ihtiyacı vardı. Lider daha da kutsanmalı, daha da ilahi teyidatla seçilmiş sayılmalıydı.

Keza yine bir başka 15 Temmuz konuşmasında Erdoğan, “Onlar bir tuzak kurdular; Allah da bir tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır” ayetini okuyarak kendine yonttu. Bu ayette “onlar” diye kastedilen kafirlerdi ve Erdoğan bu söylemle Cemaat’i üstü kapalı olarak ‘kafir’ ilan etti, onları ‘tuzak’ kurmakla suçladı. Buna mukabil kendisi, Allah’ın yardımı ve inayetiyle bu tuzaktan kurtulmuş olan peygamberane vazifeli bir idareciydi.

Tam da Muaviye’nin dediği gibi, “Allah’ın yardım ettiği kazanmış, yardımsız bıraktığı ise kaybetmiştir,” demeye getiriyordu. Halkının da böyle bakmasını istiyordu.

****

Cemaat’e göre de 15 Temmuz bir tuzaktı ve tıpkı Peygamber Efendimiz’in müşrikler tarafından tuzağa düşürülmesi gibi Erdoğan ve şer cephesi tarafından tuzağa düşürülmüştü.

Cemaat tuzağa düşmüştü, çünkü Allah öyle istemişti.

Çünkü Yaradan, Cemaat’i temizliyordu. Daha büyük, daha çetin ve daha evrensel bir hizmet için onları pişiriyordu. Hamlar ile hasları ayırıyor, yakın gelecekte omuzlarına yüklenecek daha ağır bir yük için onları hazırlıyordu.

Tıpkı Erdoğan gibi Cemaat içinden de 15 Temmuz’u ayetle izah etmeye çalışanlar vardı.

Al-i İmran Suresi, 140. Ayet bunlardan biriydi. Ayette, “Şayet siz yara aldı iseniz (Uhud Savaşı’nda), karşınızdaki düşman topluluğu da benzeri bir yara aldı (Bedir Savaşı’nda). İşte Biz, Allah’ın gerçek müminleri ortaya çıkarması, sizden şehitler edinmesi, müminleri tertemiz yapıp kâfirleri imhâ etmesi için, zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz. Allah zalimleri sevmez.” deniyor.

Cemaat’ten bazıları 15 Temmuz’da yaşananları bu ayet veya bu anlama gelecek başka söylemler üzerinden izah etmeye çalışıyor.

Yani Allah, topluluk içinde hakikaten iman etmiş olanlarla yalancı olanları ayırmak, topluluğu temizlemek, arındırmak ve düşmanı imha etmek için bazen bu tür yenilgiler verirdi.

Erdoğan bugün kazanmış gibi görünüyor olabilir ama daha filmin sonunu görmedik. Bu ayette olduğu gibi, Allah onu daha sonra, kendi dilediği bir zamanda imha edecektir.

****

İkisi de ayetlerle, hadislerle, dini sembol ve anlatılarla kendi biricikliğini tahkim etmeye çalışıyor.

Bu da normal, çünkü doğrulanma ihtiyacı vardır.

Eğer bu inanç olmasa, aidiyet hissedilen o yapı da olmaz.

Hâsılı, bu kadim bir hikaye.

Madenlerde ya da terör saldırılarından insanlar ölmüş…

Hapislerde veya darbe kumpasında canlar yitmiş…

Zulümlerden kaçarken insanlar boğulmuş veya aileler yok olmuş…

Önemli mi?

Belki önemli evet, ama ondan daha önemlisi liderin, başkanın, partinin, hareketin, cemaatin, devletin yüceliğine halel gelmemesi. Yolun doğruluğuna gölge düşmemesi. 

Yoksa diğerleri “yolun kaderidir.” 

Bu değişmeyecek.

Gelin görün ki bu sırada binlerce insan da canını yitirecek, zulüm görecek, aç kalacak, yok sayılacaktır.

Öyleyse yazıyı yine Dominique Pire’nin sözüyle bitirelim: “Önemli olan inananlarla inanmayanlar arasındaki farklılık değil; umursayanlarla umursamayanlar arasındaki farklılıktır.”

-BİTTİ-

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

2 YORUMLAR

  1. Bu cendereden çıkmanın yolu bilgi ile aydınlanmadır.
    Yöneticiler elinde kukla olmamak, körü körüne inanıp esir olmamak için gereken ilaç bilgidir.
    Peki bilgi nedir, inanç nedir?
    İnsan bilmediği konularda gerçeği öğrenmek açıklamak ister.
    İşte insanın bilmediği bir konuda, bilgi birikimi sonucu oluşan kanaatine inanç denir.
    İnancı bilgi şekillendirir, sanıldığının aksine inanç iradi değildir, insan inancını seçmez,
    inanç bilgi birikimi sonucu, mesela göğün mavi görünmesi gibi, insanda mecburen oluşan kanaattir, bir açıklamadır, mahkeme sonucunda hakim veya jüride oluşan kanaat gibi bilgilerin insanda mecburen oluşturduğu bir görüntüdür.
    İşte bu yüzden inanç ceza veya ödül sebebi olamaz. Yansıyan bir ışığı bir insan mavi, bir insan yeşil gördü diye, gerçek ne olursa olsun, ikisi de ödüllendirilip cezalandırılamayacağı gibi, inancından dolayı bir insan da sorumlu olamaz. Çünkü kendisi seçmiyor, çevreden edindiği bilgi birikimi buna sebep oluyor.
    İnancından dolayı insanları kategorize eden ayıran her sistem bir cehalet karanlığıdır.
    Sonuç olarak, bilgi arttıkça inanç yani zan azalır. Bütün bu karanlığın çözümü bilginin artmasıdır.
    Ha, bir de iman var. İman ise insanın kesin olmayan inancını kesin sayması, gerçekten şahit olmadığı şeye “eşhedü” demesi (aslnda bir çeşit yalancı şahitlik), zannını kesin doğru kabul etmesi, dolayısıyla her şeyi bilgiği açıkladığı yalanıyla bilgiye kapısını tamamen kapamasıdır.
    Kabul etmesi zor gelebilir ama, bilgi arttıkça bilinmeyen azalacağı dolayısıyla zan ve inanç azalacağı için iman da azalır hatta kaybolur. Evrende hiçbir zaman her şey açıklanamayacağı için inanç hep var olacaktır ama, inancını kesin sayma cehaleti, yani iman bilgi arttıkça iyice azalacaktır.

  2. Sayın Ahmet DÖNMEZ,

    Kendinize has güzel bir yazım ve anlatım tarzınız var, ancak yazılarınıza bazen çok fazla satır sonu ekliyorsunuz ve bu da okumayı oldukça güçleştiriyor.(Yazım tarzınızın gerektirdiği satır sonlarını kastetmiyorum.) Özellikle önceki ve sonraki paragraflarla sıkı sıkıya anlam ilişkisi olan cümleri ayrı bir satırda yazdığınızda cümleleri bağlamak zorlaşıyor ve doğal okuma hızı ve anlaşılırlık düzeyi düşüyor. Örnek: Tek satırda geçen “Cemaat tuzağa düşmüştü, çünkü Allah öyle istemişti.” cümlesi. Bu tür cümlelerde durup bir önceki cümleden başlayarak yeniden okumaya devam etmek zorunda kalıyorum. Bu husular belki de sadece bana has hususlardır, bu önerimi dikkate almanıza gerek olmayabilir.

    Bu ve bunun gibi değerli yazılarınız ve emekleriniz için çok teşekkür ederim.

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz