Gülen, 11 Temmuz’da Pensilvanya’da Adil Öksüz’e ne söyledi?

Herkes bunu merak ediyor.

15 Temmuz’un en kilit olaylarından biri bu sonuçta. Adil Öksüz-Kemal Batmaz ikilisinin 11-13 Temmuz 2016 tarihli ABD seyahatleri…

Darbe yargılamalarındaki iddialara göre bu iki mahrem imam, son kez Fethullah Gülen’in yanına giderek planları onaylattı. Ondan son talimatları alarak yurda döndüler ve düğmeye bastılar.

Örneğin, Ankara Çayyolu‘ndaki villada darbe toplantılarına katıldığını söyleyen gizli tanık ‘Şapka’, yani dönemin Foça Jandarma Komando Eğitim Komutanlığı Kurmay Başkan Vekili Albay Hakan Bıyık, toplantılara katılan Adil Öksüz‘ün, “Arkadaşlar ben Cumartesi veya Pazar İstanbul’da olacağım. Oradan yurt dışına uçağım. Bir aksilik olmazsa Salı günü büyüğümüzle (Fethullah Gülen) görüşüp Çarşamba veya Perşembe döneceğim,” dediğini iddia ediyor.

Cemaat tarafı ise bu konuda sessiz.

Haliyle bu sır görüşme, olayların perde arkasına ilişkin en çok merak edilen konular arasında.

Bugüne kadar bu görüşmede ne konuşulduğuna dair hiçbir somut bilgi sızmadı.

Kemal Batmaz da mahkemede bu görüşmeyi hep reddetti.

O tarihlerde Amerika’ya gittiğini kabul etti ama bunun sebebinin, ortağı Mehmet Sungur’la iş görüşmesi olduğunu söyledi. Sungur’la görüşemeyince de Türkiye’ye geri döndüğünü öne sürdü. Bunun detaylarına, yazı dizisinin 17. bölümünde değinmiştim.

Oysa bu doğru değildi.

Öksüz de Batmaz da Kamp’ı ziyaret etmiş ve Gülen’le görüşmüşlerdi.

Peki ne konuştular?

Tamamen özel bir görüşme olduğu için içeriğe ulaşmak kolay değil.

Ama en nihayet elimde bir bilgi mevcut. Teyide muhtaç tabii ama yine de şu ana kadar ulaştığım en elle tutulur (mantıklı anlamında değil) bilgi bu.

O da Gülen’in, “Hulusi Akar, ordunun komutanı. Yapacaksa o bir şey yapacak. Eğer emir komuta zinciri içinde bir hareketse arkadaşlar destek versinler. Aksi takdirde onları da öldürürler. Yok bir hizibin hareketi ise arkadaşlar kesinlikle karışmasınlar, uzak dursunlar,” dediği yönünde.

****

Dizinin daha önceki bölümlerinde, Fethullah Gülen’in darbe isteklilerine ısrarla “Hayır” dediğini yazmıştım.

Hatta daha ileri giderek, “Hakkımı helal etmem,” dediği de rivayet ediliyor.

Öte yandan yine dizi boyunca, Hulusi Akar tarafından yapılacak bir müdahaleye de çok istekli olduğunu öne sürdüm.

Yani temelde Gülen, Tayyip Erdoğan rejiminin bir darbe yoluyla devrilmesine değil, bu antidemokratik müdahalenin Cemaat’e yapışacak olmasına razı değildi.

Bunun, Hareket’in kendi kendini inkârı anlamına geleceğini ve ortaya çıkacak tablonun dünyaya izah edilemeyeceğini düşünüyordu.

Fakat Cemaat’le ilişkilendirilmeyecek, TSK’nın kendi hiyerarşisi içerisinde, Genelkurmay Başkanı’nın liderlik ettiği bir müdahaleye itirazı yoktu.

Onun için son 1 buçuk yıl, Gülen’in Hulusi Akar’ın emir-komuta içinde bir darbe yapacağına inandırılmasıyla geçti.

Detaylarını geçmiş bölümlerde anlattım. 

Hatta artık sonlara doğru sabrının tükendiği, verilen tarihlerin bir bir boşa çıkması karşısında hayal kırıklığına uğradığı ve “Hani yapacak diyordunuz, neden yapmıyor?” anlamına gelecek şekilde bir inkisar yaşadığı iddia ediliyor.

**** 

Eğer Gülen son görüşmede, “Emir-komuta içinde bir şeyse arkadaşlar emirlere uysun,” dediyse ve başta Adil Öksüz ile Kemal Batmaz’ın kendileri olmak üzere, Cemaat’le iltisaklandırılacak isimler 15 Temmuz akşamı darbeye karışmışsa bunu nasıl yorumlamak gerekir?

Bana göre 3 ihtimal var.

Bir;  Hulusi Akar’ın darbenin başı olduğuna kuşku duymadılar. Ancak Akar ya baştan beri onlara bir oyun oynadı ya da son anda saf değiştirdi.

İki;  Cemaat içinde bir grup, Akar’dan emin olmadıkları halde Gülen’e rağmen inisiyatif aldı, kahramanlığa soyundu ve “Hulusi Paşa’da sıkıntı çıkmaz. Onu ikna ederiz, o kolay. Ama destek vermezse de biz bu işi yaparız,” dedi.

Üç;  Adil Öksüz, Hulusi Akar’la birlikte Cemaat’i tuzağa düşürdü.

****

Dediğim gibi, bu üç ihtimali Gülen’in Öksüz ve Batmaz’a bu şekilde konuştuğu varsayımına dayanarak sıralayabiliyoruz.

Ama bir şey var ki, ‘emir-komuta’ senaryolarına ciddi darbe vuruyor.

Burada üzerinde en çok yoğunlaşmamız gereken nokta, bana göre o gece Genelkurmay’da yaşananlar.

Detaylarına uzun uzun girmeyeceğim… Ama hepimiz o gece Karargâh’ta neler olduğunu az çok biliyoruz.

Haydi Hulusi Akar’la ilgili tartışmaları bir kenara bırakalım; yani derdest mi edildi, kendi isteğiyle mi Akıncı Üssü’ne gitti, onu tefrik edelim…

Fakat içinde ne kadar soru işaretleri olursa olsun, sonuçta o akşam emir-komuta içinde olacak birçok komutan derdest edilerek üsse götürüldü.

Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler, Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak, Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı İhsan Uyar, Muharip Hava Kuvveti Komutanı Mehmet Şanver bunlardan bazılarıydı.

Ayrıca dönemin 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar’ın da derdest edilecekler arasında bulunduğu ama onun önceden bu plandan haberdar olarak bir şekilde bundan kurtulduğu iddialarını da ekleyelim.

Kezâ, darbenin ‘emir-komuta zinciri’ içerisinde olabilmesi için Genelkurmay Harekât Başkanı Satı Bahadır Köse’nin mutlaka işin içinde olması lazım. Oysa Köse, 9 Temmuz’da yıllık izne ayrılmıştı ve darbe günü Aksaz’da tatildeydi. (Gerçi sonradan o da darbecilikten tutuklanacak ve ihraç edilecekti. Çünkü tutuklamaların ve ihraçların darbe girişimi ile ilgisi yoktu. Darbe sadece işin bahanesiydi.)

Aynı şekilde, böyle bir darbe için 3. Kolordu’nun mutlaka plana destek vermesi beklenir. 

Neden?

Çünkü burası ‘NATO kolordusu’ olarak bilinir ve en güçlü kolordudur.

Başında o zaman Korgeneral Erdal Öztürk vardı. Öztürk darbeye katılmadığı gibi tam tersine darbe karşıtı faaliyetler içinde oldu. Mesela televizyonlara ilk bağlanan ve “Bu kanunsuz bir girişimdir, derhal kışlalara geri dönün” diyen komutan o. (Buna rağmen o da tutuklandı, yıllarca hapis yatırıldı ve beraat etti.)

****

Bunlar, ‘emir-komuta’ zincirini koparan halkalar.

Sadece Genelkurmay binasından 11 general derdest edilerek Akıncı’ya götürüldü.

Bunlardan bazılarında silahlı çatışma yaşandı.

Yaşar Güler’in çıkarılması esnasında çıkan çatışmada, darbeci olduğu ileri sürülen Binbaşı Mehmet Akkurt öldürüldü.

Salih Zeki Çolak’ın derdest edilmesi sırasında yaşanan çatışmada da Astsubay Başçavuş Bülent Aydın hayatını kaybetti, Yüzbaşı Burak Akın da yaralandı. Ölümden dönen Akın, hastaneye kaldırıldı.

Yüzbaşı Akın’ın Gülen Cemaati mensubu olması ise ayrı bir tartışma.

Bu konuda yazılarım mevcut zaten ama üzerinde duracağımız ayrıntı başka.

Tartışacağımız nokta, etkisiz hale getirilen bu komutanlara bakan yönü değil; onları almaya gelen timlere bakan boyutu…

Çünkü onların ‘emir-komuta zinciri içinde bir şeyler yapıldığına inandığı’ tezini irdeliyoruz.

Komutanları derdest etmekle görevlendirilen özel kuvvetler timleri veya MAK timlerinin, “Bize terör saldırısı var dendi, biz bu komutanlarımızı korumaya aldığımız sanıyorduk,” savunması da absürt. Zira komutanla yerde boğuşarak, korumaları ile çatışarak, ağzını bantlayarak, kafasına çuval geçirerek, ellerini kelepçeleyerek koruma olmaz. Onu geçelim…

Asıl gelmek istediğim yer şurası: Bu derdest işlemleri belli bir hazırlığı gerektirir. Hangi timin hangi komutana gideceği, nereye gideceği, ne zaman gideceği üzerine detaylı çalışmaların olması icap eder.

Bu durumda ikinci komutanın, kuvvet komutanlarının, jandarma genel komutanının, özel kuvvetler komutanı ve ordu komutanlarının hiçbirinin içinde olmadığı bir darbe, nasıl ‘emir-komuta zinciri içinde’ oluyor?

Bir tek Genelkurmay Başkanı’nın varlığına bağlı bir ‘emir-komuta zinciri’nden söz etmek mümkün mü?

****

Konu o da değil.

Tam olarak şu: Yani, Hulusi Akar etrafına öyle söylemiş olsa bile, bu derdest planlamaları yapılırken hiçkimse “Bu nasıl emir-komuta darbesi? Bu komutanları niye gözaltına alıyoruz?” diye sormuyor mu?

Gülen’e bilgi taşıyan o mahrem imamlar, bu derdest planlamalarından haberdar değil mi? Söylemiyorlar mı, böyle ‘hiyerarşi içinde’ darbe olmaz diye?..

Yani hiç işin içinde bir bit yeniği aramıyorlar mı?

Onlara Hulusi Akar şöyle mi diyor: “Bir tek ben varım darbe isteyen. Benim altımdaki üst düzey komutanların hiçbiri destek vermiyor. Onların hepsini derdest ettireceğim. Böylece bize engel teşkil etmeyecekler.”

Peki bu görevlendirmeleri ve planlamaları kiminle yapıyor öyleyse?

Dahası, bu ‘emir-komuta içinde’ bir darbe mi oluyor yoksa bir cunta mı?

Bakmayın, burada vülgarize ederek anlatıyorum ama çocuk oyuncağı değil ki bu! Bir tiyatro değil! 

En ince detayına kadar kurmay planlama isteyen, ölümcül bir askerî müdahaleden söz ediyoruz.

Komutanları almaya giden timlerde yer alan askerler bilmese bile, ya da bunu bir tatbikat veya kurtarma operasyonu zannetseler bile, günler öncesinden onları görevlendiren üstleri de mi bilmiyordu?

Kimsenin zekâsı ile alay etmeye gerek yok. 

‘Emir-komuta zinciri’ savunması havada duruyor.

Bir tek şu söylenebilir: “Hulusi Akar bizi darbe yapacağına inandırdı ama sonra bizi sattı!”

****

O halde yaşanan nedir?

Net bir darbe planı var.

Emir-komuta zincirine mugayir, hatta onu hedef alan bir cunta söz konusu.

Hulusi Akar’ın da dahil edildiği bir planlama bu.

Özünde de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının önde gelenlerinin toplanması var. Bu kadar.

Yani aslolan darbe yapıp yönetime oturmak değil. Aslolan, Erdoğan’ı iktidardan uzaklaştırmak ve yargılamak.

Bunun için ne gerekli?

Yönetime el konulması.

Sadece buna yetecek kadar bir güç kullanılacak ve sonrasında geniş çaplı tutuklamalar olacaktı.

Onun için de herkesin bilmesine ve katılmasına gerek yoktu.

Burada da plan büyük oranda, sağ-muhafazakâr-dindar kitlenin korkaklığı üzerine bina edilmişti.

Yani “Sağ-dindar siyasetçiler de kitleler de korkaktır; asker sokağa inince, tanklar yürümeye başlayınca, jetler uçmaya başlayınca hepsi siner” ön kabulüne dayanıyordu.

Sivil halktan bir kesim meydanlara çıksa bile tanklar onları durdururdu.

Sabaha yetecek kadar bir süreye ihtiyaç vardı.

Bu süre zarfında TSK’nın yönetime el koyduğunun kabulü yeterli olacaktı.

Sonrasında zaten Erdoğan ve şürekası gözaltına alınınca rejim çökecekti. Böylece ekstra bir güç kullanımına da ihtiyaç kalmayacaktı.

Erdoğan’ın yolsuzlukları, ihanetleri, Suriye ve Irak’ta terör gruplarına verdiği destek vb. konularda birçok yargılama başlayacak, itiraflar havada uçuşacak ve bütün pislikler ortalığa saçılacaktı.

****

Plan bu ise; ordunun siyasi iktidarı devirdiği ve yönetimi üstlendiğinin kabulü için ne gerekiyor?

TSK’nın bir şekilde bu planın arkasında durması lazım.

Bunun için de Genelkurmay’dan, en üst komutanların imzasını taşıyacak şekilde bütün birliklere darbe, sıkıyönetim ve atama direktiflerinin ulaşması şart.

Kimsenin direnmemesi için ‘Emir-komuta’ algısının oluşması gerekiyor.

O yüzden de bu plana dahil olmayan veya engel teşkil edeceği düşünülen bütün komutanların etkisiz hale getirilmesi düşünülmüş.

Genelkurmay’dan direktifler ulaştığında bu emirleri geçersiz hale getirmemeleri için hepsinin iletişim kanallarından izole bir şekilde bir yerde tecrit edilmeleri gerek.

O ara zaten televizyonda bildiri okunmuş, F-16’lar alçak uçuşlarla gerekli korku ortamını sağlamış ve tanklar da belli yerleri tutmuş olacaktır.

Hulusi Akar başta olduğu müddetçe TSK içinden aykırı bir ses çıkmayacak ve darbe eninde sonunda başarıya ulaşacaktır.

Çünkü karşı koyacak bir güç yoktur.

****

Peki Akar kesin başa geçecek midir? Ya kabul etmezse? Ya yan çizerse? 

Adil Öksüz‘ün, bu yöndeki sorulara hep “Aramıza şeytanı karıştırmayalım arkadaşlar,” cevabını verdiği öne sürülüyor.

Yani aksi bir ihtimali düşünmek dahi istemiyor.

İstemiyor değil daha doğrusu, bundan emin. Sadece o değil, sivil-asker birçok darbeci, Hulusi Akar’ın kesinlikle girişime liderlik edeceğini biliyor.

Zaten Akar, 2 yıldır bunun sinyallerini vermektedir. Hatta sinyal vermenin de ötesinde, bazı ortamlarda açık açık bunu dillendirmektedir.

Örneğin 2015 Ocak ayında ABD’den liyakat lejyonu madalyası almaya gittiğinde de Washington’da kapalı kapılar arkasında bu tür konuşmalar yaptığı bilgisi mevcut.

Zaten Mehmet Değerli’nin ondan Fethullah Gülen’e el yazması mektup getirmesi de tam o günlerde, Akar henüz Washington’dayken oluyor.

Bunu da dizinin 29. bölümünden anımsayacaksınız. 

Karargâh‘ta açıktan Tayyip Erdoğan’a sinkaflı küfürler savurduğunu, iktidarı sürekli eleştirdiğini ve ‘gerekeni yapacağını’ söylediğini de daha önceki Hulusi Akar yazı dizisinde anlatmıştım.

O olmaksızın böyle bir kalkışmanın olması mümkün değil.

****

Bunu bazı eski kurmay subaylara da sordum.

Genellikle söylenen şu; “Genelkurmay Başkanı zaten doğrudan böyle bir şeyin emrini vermez. Vermesi için ancak 12 Eylül gibi hiyerarşi içinde bir harekât olması lazım. Dikkat ederseniz, o yüzden 12 Eylül Askeri Harekâtı denir ama diyelim ki 27 Mayıs için ‘ihtilal’ veya ‘darbe’ denir. Askerî literatürde de böyledir. Burada böyle bir şey yok. Genelkurmay Başkanı bir şeyi ima eder, diğerleri bunu emir telakki eder. Eğer Genelkurmay Başkanı işin içinde varsa, bu emir-komuta zinciri demeye yeterlidir. Çünkü alttaki askerler, aradaki herkesi bilme şansına sahip değildir.”

Neden?

Çünkü ‘bilmesi gereken kuralı’ vardır.

Sadece bilmesi gereken asker bilmekte ve o da sadece bilmesi gerektiği kadarını bilmektedir.

Dolayısıyla hiç kimse, diğer subaylarla konuşarak bu emri kontrol edememektedir.

Burada Cemaat mensubu askerlerin kullanılmasının böyle bir avantajı da oluyor.

Çünkü onlar, bu gizliliğe iki kere riayet ediyor.

Birincisi, yukarıda bahsettiğimiz ‘bilmesi gereken prensibi’; ikincisi de Cemaat içerisinde bağlı bulunduğu abi dışında kimseyle irtibatının olmaması, en fazla iki arkadaşı dışında başka hiçkimsenin Cemaat üyesi olup olmadığını bilememesi…

Bu askerleri, yüzde yüz güvenmedikleri ve emin olmadıkları halde böyle bir kalkışmaya ikna edemezsiniz.

Emrin mutlak surette yüzde yüz emin oldukları bir yerden gelmesi gerekiyor.

****

Görüştüğüm eski bir kurmay subay şu değerlendirmeyi yapıyor: “Hulusi Akar net bir şekilde bu darbeye liderlik edeceğini ortaya koymuştur. Yani darbeye kalkışan subaylar, ‘Kendisine teklif ederiz, kabul ederse eder, etmezse ona rağmen yaparız’ diyemezler. Böyle bir durumda eğer Genelkurmay Başkanı ‘başımıza geç’ teklifini kabul etmezse kafasına sıkmanız lazım. Bir asker olarak ben olsam böyle yapardım. Çünkü bu ölüm-kalım meselesidir. Başarısız olursanız kelleniz gider. Yedi sülalenizin hayatı biter. İş o noktaya geldikten sonra geri dönme veya şansa bırakma lüksünüz yoktur. Genelkurmay Başkanı ya kabul edecektir ya da öldürülecektir. Normal bir askerin yapacağı budur. Kafasına sıkmamışlardır, çünkü sabaha kadar onları oyalamış, darbenin başında olduğu veya olabileceği izlenimini vermiştir. Sabah her şey anlaşıldıktan sonra da pazarlık süsü vererek oradan çıkabilmiştir. Kısacası ben, Hulusi Akar’ın kesinlikle bu işin içinde olduğuna ve herkesi sattığına eminim.” 

****

Bu madalyonun bir yüzü.

Diğer yüzünde ne var?

Çok açık: MİT’in bütün her şeyden haberdar olduğu ve Saray idaresinin ona göre gerekli hazırlıkları yaptığı gerçeği.

Yaşanacakların önceden simüle edilmiş olma ihtimalini, 23 Mayıs 2020 tarihli “Cihat Yaycı’yı 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ın yanına kim yerleştirdi?” başlıklı yazımda irdelemiştim.

Ki bütün yaşananlar bu gerçeğe işaret ediyor.

Darbeden haberdar olunduğu ve ona göre hazırlıkların yapıldığı net.

Meselâ planın büyük oranda iki noktaya yaslandığını iddia etmiştim.

Bunlardan bir tanesi, ’emir-komuta’ görüntüsü verilerek TSK‘nın bir bütün halinde planı uygulamasını sağlamaktı.

Bu, MİT‘in bazı komutanları bir bir televizyon canlı yayınlarına çıkarması ile baştan çöktü.

İkincisi de planın AKP iktidarı ve tabanının korkacağı düşüncesi üzerine kurulmuş olmasıydı.

Başarılı bir kitle organizasyonuyla bu da baştan çökertildi. Zaten sadece bu noktada yapacağınız bir hamle ile bütün planı boşa çıkarıyordunuz.

Nitekim sokağa çıkarılacak bazı teşkilatlara önceden haber ulaştırıldı.

Örneğin AKP Altındağ teşkilatına mensup bazı partililerin ifadelerini daha önce okumuştuk.

Yine AKP Milletvekili Emekli Tümgeneral Şirin Ünal’ın daha ortada hiçbir şey yokken, ulaşabildiği yerleri arayıp, “Başkomutanımızın emri var, halkı meydanlara çıkarın,” dediğini de yazmıştım.

Keza paramiliter gruplardan kimlerin nereye gideceği, nerelere keskin nişancıların yerleştirileceği de önceden belliydi.

Camilerden okunacak salâlar, birliklerin önüne çekilecek iş makineleri hazırdı.

Tayyip Erdoğan’ın sorunsuz bir şekilde Marmaris’ten İstanbul’a gelişinin planlaması da çok önceden simüle edilmiş ve garanti altına alınmıştı.

Geriye bir tek Hulusi Akar faktörü kalmıştı. O da darbenin başına geçmeyince, onun emri ile veya ona güvenerek harekete geçen grup iyot gibi ortada kaldı.

****

Yani birbirine karşıt iki düşman plan aynı anda sahnelendi.

Yaşanan hercümercin de kafa karışıklığının da nedeni o.

Yapbozumuz, birbirinin üstüne binmiş üç boyutlu resimden oluştuğu için, hepimizin beyninde, “Görseli yükleyemedim. Desteklenmeyen Öğe!” uyarısı yanıyor.

İki taraflı çalışan onlarca insan sahadaydı. Kimin ne olduğu anlaşılamadı.

Daha büyük, daha kuşatıcı ve daha rasyonel planı yapanlar kazandı.

Küçük bir dişli çarkının üzerine daha büyük bir dişli bindi ve boşlukları doldurdu.

Daha saat gece 01.00’de 3 bin hakim-savcının görevden alınması ve sabah herkesten önce onların tutuklanmasının nedeni de oydu.

Çünkü darbe planına göre öncelikle siyasiler tutuklanacak ve kısa sürede yargılamalara başlanacaktı.

Bu, MİT’in önceden haber alıp hazırlık yaptığını gösteren onlarca örnekten sadece bir tanesiydi.

****

Peki MİT, Cemaat’in içini adeta ‘BBG evi’ gibi izlerken Hulusi Akar’ın bunun dışında olması mümkün müydü?

Tam 1 yıl önce yazdığım “Akar’ın Hakan Fidan’la gizemli ilişkisi” başlıklı yazıyı okursanız, buna imkân ve ihtimal olmadığını anlarsınız. 

Dolayısı ile bütün taşlar yerine oturuyor aslında.

Henüz çözemediğim nokta; MİT’in Cemaat içindeki elemanları vasıtasıyla mı planın bu şekilde yapılmasını sağladığı, yoksa gerçekten Cemaat içinden bir grubun hazırladığı planı, içerideki elemanları vasıtasıyla haber alıp da mı karşı hazırlıkları yaptığı…

Ne diyordu Erol Mütercimler: Cemaat’in devlete sızdığı yalan; asıl devlet Cemaat’e sızmıştır.

Artık bunun da bir önemi kaldı mı, bilmiyorum.

-DEVAM EDECEK-

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz