Gazete Davul’a verdiğim röportaj

RÖPORTAJIN ORİJİNALİ: https://gazetedavul.com/roportajlar/ahmet-donmez-cemaat-hem-siyaseti-dizayn-etmeye-calisip-hem-de-siyasetle-hic-ilgim-yok-deyince-siyasetten-tokat-yedi-19144.html

DENİZ ZENGİN- GAZETE DAVUL

Gazeteciliği ve yazarlığı ortaokul yıllarında hedeflemiş olan gazeteci Ahmet Dönmez’in mesleki hayatı birçok gazeteci gibi ne yazık ki Türkiye’de bitti. 

Dönmez artık yurtdışında ve hala durmadan, titizlikle çalışıyor. “Bir gün bir soru sordum, ve hayatım değişti…” O’nun hayatını özetleyen cümle diyebilirim. Zira, dün Recep Tayyip Erdoğan’a zor sorular sorarken bugün Cemaat’e de aynı zorlukta sorular yöneltmekte. Gerek Youtube kanalında gerek kendi sitesinde 15 temmuzu derinlemesine işleyen ve en sağlam yazıları kaleme alan genç gazeteci Ahmet Dönmez’in yayınları darbeyle suçlanan tarafı da rahatsız ediyor iktidar partisini de.

Dönmez susmuyor… Araştırmacı gazeteci kimliği ile merak ediyor, açıklıyor ve şeffaflık ilkesini merkeze alarak kamuoyu ile paylaşıyor. Bu röportajda Dönmez’in araştırmalarından farklı olarak kazandığı bakış açısını istifadenize sunmak istedim. Türkiye ve Batı’daki dini gruplar, tarikatlar ve cemaatler ekseninde bir söyleşi gerçekleştirdik. Yaşananların muammasının bu söyleşi üzerinden daha anlaşılır olmasını sağlayacağını düşünüyor ve ümit ediyorum.

Yorumlarınızı yorum sayfasına eklemeniz bundan sonra yapacağımız röportajlar için katkı sağlayacaktır. Keyifli okumalar..

Sizi tanıyalım? Türkiye’de cemaatlere karşı olanların dile getirdiği bir argüman var. Bu argümana göre cemaate yakın medya organlarında yer alan gazeteciler emir almakla suçlanıyor. Siz tetikçi gazeteci misiniz?

Aslında ‘tetikçi gazetecilik’ genel bir suçlama. Merkez medya için de iktidar medyası için de Cemaat medyası için de kullanılmıştır bu itham. Hemen her gazeteci bir yerlerin tetikçiliğini yapmakla suçlanagelmiştir. Bunda haklılık payı olanlar da az değildir. Gerçekten de mebzul miktarda ‘tetikçi gazeteci’ vardır Türkiye’de. Ben neye göre kullanıyorum bu kavramı? Belli bir çıkar odağının, menfaat grubunun, iktidarın, sermayenin veya ideolojinin yararı doğrultusunda hakikate muhalefet eden, gerçekleri çarpıtan, yalan haber üreten ve kalemini kiraya veren gazetecileri kastediyorum.

Hayır, bu manada ben bir tetikçi gazeteci değilim. Hiç de olmadım.

Türkiye’nin yüzyıllardır gerçeği olan dini gruplar, tarikatlar ve cemaatlerin ideolojik olarak ve geliştirdikleri politikalar bakımından şeffaf olduklarını düşünüyor musunuz?

Hayır hiç düşünmüyorum. Ama bunun kabahatini de sadece onlara yüklemiyorum. Kendini gizlemek, Türkiye’de bir ihtiyaç. Bir çeşit hayatını ve varlığını sürdürme yöntemi. Neden Ermeniler Türk isimlerini almış ve kendilerini gizlemek zorunda kalmışsa, Aleviler neden kimliklerini gizliyorsa, Diyarbakır’da yaşayan bir esnaf batı illerine giderken arabasının plakasını değiştirmek zorunda hissediyorsa, Türkiye’de cemaatler de kendilerini gizlemek zorunda hissetmiştir. Dediğim gibi, bu bir kabahatse veya ayıpsa bu ayıbın büyüğü devlete aittir.

Ancak tuhaf şekilde bunun zamanla bir karakter haline geldiğini de görmek gerekir. Yani, başlarda bir çeşit ‘savunma mekanizması’ gibi başlayan ‘gizlilik’, ‘şeffaflıktan kaçınma’, zamanla ‘tadına varılan’ bir avantaja dönüşüyor. Tadına varılan derken kastettiğim şu; denetimden ve hesap verebilirlikten uzak, kayıtsız bir iktidar bölgesi oluşturuyorsunuz. Yetki var, sorumluluk yok. Güç var, denge mekanizması yok. Para var, denetim yok. Bunun, artık bu tür gruplar için de arzu edilen bir durum olup olmadığı noktasında emin değilim. Bu sadece dini gruplar için değil, neredeyse toplumun tamamı için geçerli. Daha önce de farklı vesilelerle söylemiştim; bir kere devletin kendisi ‘derin devlet’ adı verilen gizli, hukuksuz, karanlık, kayıt dışı, kanlı, paralel bir yapılanmaya yaslanıyor. O yüzden Türkiye’de ikiyüzlülük, çifte standartçılık çok yaygın bir hastalıktır. Adeta bir kimlik haline gelmiştir. Örneğin Gülen Cemaati’nin Türkiye’de başına gelen bu büyük kıyımdan sonra, sığındığı Batı ülkelerinde dahi halen ‘gizli’ formunu devam ettirme eğiliminde olması, halen gölge birimler, evler ve müstear isimler kullanması gerçekten incelemeyi hak eden bir durum.

Bir bireyin dini yönelişinde kalbi inanışı ve Allah inancı önemli bir rol oynuyor. Batıdaki türevlerinin aksine Türkiye’de bu tarikat ve cemaatler niçin siyasete müdahil oluyorlar? Bunu gruba mensup olan bireyler açısından değerlendirir misiniz?

Aslında Batı’da da siyasete müdahil olan çok sayıda dini grup bulabilirsiniz. Belki burada ‘siyasete müdahale’ kavramını yerli yerine oturtmak gerekir. Çünkü kurum ve kuralları sağlıklı bir şekilde işleyen bir demokraside, bu tür grupların siyasi davranışları ‘müdahale’ olarak değil de ‘katılım’ olarak görülür. Kendileri de ‘baskı grubu’ olarak geçerler ki demokrasinin olmazsa olmazlarındandır. Siyasi kültürün ayrılmaz parçalarıdır. Sivil toplum inşasında da vazgeçilmezdir. Politika üretimi ve karar alma mekanizmalarına katılırlar. O yüzden adı katılımcı demokrasidir. Dini gruplar da herhangi bir sendika kadar veya herhangi bir seküler kardeşlik derneği kadar politik kararlara dahil olma hakkına sahiptir. Bilhassa Amerika’da bunun yüzlerce, belki binlerce örneği vardır. Bir kere en başta bir ‘Evanjelizm’ gerçeği var ki, Amerikan siyasetini belirleyen en önemli dinamik haline geldi neredeyse. Veya Amerika’nın kuruluş harcındaki Püritenlerin varlığını unutmak mümkün mü? Her ne kadar Anayasa’sında bir devlet dini öngörülmemiş olsa da Amerikan sosyal ve siyasi hayatında din her zaman önemli olmuştur. Mormonlar’dan Yahudi derneklerine kadar hemen her dini inanış, kendine siyasi dünyada yer buluyor. Avrupa belki geçmişteki çok kanlı ve sancılı tecrübelerinden ötürü ABD’ye kıyasla dini çok daha fazla baskılamış olabilir ama oralarda da dini grupları siyasetin içinde görürsünüz. Hristiyan Demokratlar, Avrupa siyasetinin olmazsa olmazları arasında. Fakat buralarda da dini grupların şeffaf olduklarını, amaçlarını, misyonlarını, faaliyetlerini açık bir şekilde toplumla ve devletle paylaştıklarını görüyorsunuz. Çünkü demokrasi kurum ve kurallarıyla işliyor. Başka türlü yöntemler gereksiz.

Amerika’da da neredeyse bütün dini gruplar Tanrı’nın ABD’ye kutsal bir misyon yüklediğine inanır. Dünyanın süper gücü olması nedeniyle de bu inanışta bir problem yokmuş gibi telakki edilir. Fakat bu tür inanışların, Kongre baskını örneğinde olduğu gibi çeşitli manyaklıklara yol açmaması için de güçlü demokratik kurumlar vardır. Denge ve denetleme mekanizmaları sağlamdır.

Dikkat ederseniz karşımıza hep Türkiye’nin kendine özgü şartları çıkıyor. Türkiye’de ne devlet devlet, ne siyasi akımlar doğru düzgün kendi iç evrelerini tamamlamış siyasi hareketler, ne sivil toplum sivil toplum ne medya  medya, ne de demokrasi demokrasi. Her şeyimiz ‘sözde’ ve her şeyimiz yarım yamalak.

Türkiye’de ‘siyasete müdahale’den kastınız, ‘katılım’ın çok ötesinde, doğrudan doğruya ‘ele geçirme’, yönetme ve dönüştürme talebi ise eğer, bu da yine yukarıdaki nedenlere dayanıyor. Türkiye’de devlete, iktidara sahip olmak her şey. Total yönetim gücüne erişiyorsunuz. Yetkinin dağıtımı yok, bir merkezde toplanması var. Sınırsız bir güç adeta. Sahibine çok büyük lütuflar ve avantajlar vaat ediyor. Bir İskandinav ülkesinde iktidarı dengeleyen ve denetleyen o kadar çok kurum var ki, burada iktidarın sahibi olmanın fevkaladeden bir durumu yok. Ele geçirip ne yapacaksınız. Ama Türkiye’de yönetici kralsınız. Tanrı-kralsınız. Bırakın yürütmenin başı olmayı, iktidar partisinin sıradan bir ilçe yönetim kurulu üyesi veya belde belediye meclisi üyesi bile harikulade bir güce sahip olabiliyor. Kısa sürede zenginleşiyor, etrafını istihdam ediyor, kadro dağıtıyor, iltimas ve nüfuz sahibi oluyor. O yüzden Türkiye’de bütün grupların devleti hedeflemesi, biraz da işleyen sistemin doğası gereği.

Grubu oluşturan bireyler açısından baktığınızda da durum öyle. Grup, bireylerine bunu vaat ediyor zaten.

Farklı ülkelere geçmek zorunda kalan insanlara daha önce yerleşmiş insanlar yatırım amaçlı işbirliğine girdiler. Yurtdışına çıkmak zorunda kalan Gülen hareketi mensupları çeşitli sorunlar yaşadı. Maalesef bir kandırılma ile karşı karşıya kaldılar. Bu kandırılmada cemaatleşmenin rolü nedir? Bu etik dışı olay hizmet hareketi içerisinde bir muhasebeye sebep oldu mu?

Bunda Cemaat olmanın tabii ki rolü büyük. Çünkü bu tür gruplar güven esaslı ilişkilerin hakim olduğu, şüphenin asgari seviyede tutulduğu oluşumlardır. Dışarıya karşı azami tedbir varken kendi içinde bu bariyerlerin neredeyse tümüyle kaldırıldığına şahit oluyoruz. Bu da istismara kapı açabiliyor.

Bir diğer faktör de kayıtlı işlemlerin ihmal edilmesi, denetim birimlerinin olmaması, Cemaat asabiyeti nedeni ile mahkemelere başvurmayı da bir çeşit ‘vefasızlık’ veya gruba zarar vermek olarak görünce, yapanın yanına kârın kaldığı durumlarla sık karşılaşabiliyoruz. ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ hastalığı, bence ilk yok edilmesi gereken urdur. Bu Ortadoğu hastalığından kurtulmak gerekir.

Bu etik dışı olayların Cemaat içerisinde bir muhasebeye sebep olup olmadığına gelince… Yüzde yüz olmasa da bence kesinlikle olmuştur. Bireylerin artık daha temkinli davranması bir yana yönetici hiyerarşinin de daha dikkatli olacağını tahmin ediyorum.

Tüm bu hak ihlallerine rağmen olayları ‘Vatanım için yaptım. Devletime bağlayım.’ diyebilen, olayları milliyetçilik üzerinden okuyan bir kitle var. Bu bakış açısı Osmanlı mirası ‘kardeş katli vaciptir.’ ve ‘Devlet için fert feda edilir.’ argümanını meşrulaştırıyor. Bu kitlenin varlığını göz önüne alırsak ferdin feda edilmesinin mübah olduğunu söyleyebilir miyiz?

Eğer kastınız Cemaat içi okumalar veya tepkilerse, evet, bir kesim için Cemaat ile ‘devlet’in yerini değiştirdiğinizde fark eden bir şey olmayacaktır. Bu kesimin büyüklüğü geçmişte çok daha fazlaydı. Şimdi ister istemez azalmıştır ama sıfırlanması mümkün değil. Bazıları da ‘devlet’ten boşalan o yeri halen ‘Cemaat’ le dolduruyor. Nasıl Türkiye’deki bir takım milliyetçi çevreler için ‘devlet ebed müddet’ anlayışı varsa Cemaat’te de ‘Hizmet ebed müddet’ anlayışı var. Burada ‘Hizmet’i kurumsal yapı anlamında kullanıyorum. ‘Devletin bekası’nı alın yerine ‘Hizmet’in bekası’nı koyun, aslında tabanlar açısından çok fazla bir farkı yok. ‘Aslolan devlet’tir. Burada da ‘aslolan Hizmet’tir’. ‘Devlet için evlatlar feda edilir’ kültürünün bir benzeri olarak Cemaat içinde de ‘Hizmet için şahıslar feda edilir’ anlayışı vardır. Açıkça söylenmese bile pratikte uygulama böyledir. Bir de yıllarını devlet memuru olarak geçirmiş, ‘vatan-millet’ deyip hizmet etmiş, kimi canını ortaya koymuş insanların birden bire bütün zihni kodlarını sıfırlamasını beklemek hayalcilik olur. Hele hele yaşanan süreci muvakkat görüyorsa, olanı biteni Erdoğan’ın siyasi ömrü ile sınırlandırıyor ve o gidince her şeyin düzeleceğini hayal ediyorsa kendini yenileme ihtiyacı da duymayabiliyor.

İlerleyen yıllarda hareket kendi içinde mi hesaplaşmaya gidecek? Yoksa devletle mi hesaplaşma olacak?

Kendisi için ‘hesaplaşma’ doğru kelime mi bilmiyorum. Ben ‘yüzleşme’ ifadesini daha sık kullanıyorum. Bu olur mu olmaz mı, emin değilim. Fakat emin olduğum şey, olmak zorunda olduğu. Eğer kendine, ilkelerine, sözlerine, vaatlerine ve insanlarına saygısı varsa; yarın diye bir hesabı varsa bu yüzleşmenin kaçınılmaz olduğu görüşündeyim. Aksi takdirde yoluna daha küçük, daha ilkesiz ama daha katı bir yapı olarak devam eder. Esnaf veya mütevelli para verdiği müddetçe ayakta kalan, ama onun dışında dünyaya verecek bir şeyi olmayan kült bir yapı olur. Kopmalar devam eder. Ayakları üstünde durdukça insanların bir bir yollarını ayırdığını görürsünüz. Çünkü vicdanen rahat olmadığı bir yerde kimse huzur bulamaz. Buradan doğruluktan başka çıkış yok. Hakikatten başka çıkış yok.

Devletle bir hesaplaşma olup olmayacağını ise şartlar belirleyecek. Belki öyle bir noktaya gelinecek ki buna gerek bile kalmayacak. Belki ileride Cemaat insanları hesaplaşmaya değer bir devlet bile görmeyecek. Belki de hesaplaşmaya gerek bırakacak bir toplum dahi kalmayacak. Bir de bu camiada bir ‘hesap sorma’ veya ‘hesaplaşma’ kodunun olmadığını da unutmamak gerekir.

Yurtdışına cebren çıkan hareket mensuplarının yaşanan hukuksuzluklar adına yaptıkları eylemlerin yeterliliği ve kollektif akıl hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu hadiseler son bulduğunda Muhafazakarlara özgü bir toplumsal algı biçimi olan ‘kol kırılır yen içinde kalır mı’ diyecekler. Türkiye’de yaşanan ve geçmişten beri süre gelen hayvan hakları, çevre hakları ve insan hakları gibi tüm hukuksuzluklara demokratik bir duruşla karşı koymaya devam mı edecekler?

Soruyu ikiye ayıracak olursam, ilk bölüm için, yani ‘eylemlerin yeterliliği’ noktasında net değilim. Evet, kesinlikle yeterli ve tesirli bir ses çıktığını söyleyemeyiz ama bunun o kadar güçlü nedenleri varken ben kimseyi eleştiremem doğrusu. Hem iç hem de dış birçok müessir faktör var. Bir kere her şeyden önce bu insanlar eylemci bir kültürden gelmiyor. Devrimci gelenekten gelmiyor. Mücadeleci veya direnmeci bir arka plana sahip değil. Hesap sorma alışkanlığı da yok. Tam tersine, uhuleti ve suhuleti kendine karakter edinmiş, bununla övünen, hatta alamet-i farika gibi gören bir gruptan söz ediyoruz.

İkincisi; genel olarak dinî grupların çoğunda görünen ‘kadercilik’ de önemli bir etken bana kalırsa. Burada yaşanan her şeyi öteki aleme havale ederek, haline şükrederek, acılarına sabrederek ve yarınları için tevekkül ederek idare ediyor insanlar…

Üçüncüsü, bir çoğu hayat gailesi ve geçim meşakkati içerisinde. Ayakta kalmaya veya ayağa kalkmaya çalışıyor. Yaralarını sarmaya çalışıyor. Bitmeyen bir mücadele içerisinde.

Dördüncüsü; bu insanların çoğu psikolojik olarak da ağır bir travma yaşıyor. Ruhen hiçbiri iyi değil. Yaralı ve yorgun… Kırgın. Bitkin.

Beşincisi; bu tür eylemlerin bir karşılığının olduğuna inanmıyorlar. Çığlıklarının Türkiye’de hiçbir karşılığı yok zaten. Suyun altından konuşuyor gibisiniz. Dünyada da kayda değer bir alaka uyandırdığını söylemek zor. Normalde olması gerekenin çok çok azı ile yetiniyor şu anda Cemaat. Bu da insanlarda bir yılgınlığa yol açıyor.

Altıncısı; Kendi içinde de insanların kafası karışık. Tam olarak kimden ve ne için hesap soracağını bilmiyor. Çünkü bu süreçte gerçekte tam olarak ne yaşandığını da bilmiyor. Soruları var, soramıyor. Cevaplar arıyor, bulamıyor. Muhatap yok. En sonunda ‘lanet olsun’ deyip kenara çekiliyor. Her şeye ve herkese karşı bir kırgınlık içerisinde.

Sorunun ikinci bölümüne gelince… Yani insan hakları ve çevre duyarlılığı konusu… Ben bu manada samimi bir değişim olduğu kanaatindeyim. Bundan sonra bu daha fazla içselleştirilecektir. En azından kahir ekseriyet için öyle düşünüyorum. Cemaat insanları dünyayı yeni keşfediyor. ‘İnsan insan derler idi, insan nedir şimdi bildim’ kıvamında. İnsanı da hayvanı da çevreyi de daha yeni tanıyoruz. ‘Can can deyu söylerlerdi, ben can nedir şimdi bildim’ diyoruz. Bunun gibi insan haklarını da özgürlüğü de çevreyi de şimdi idrak ediyoruz. Hep duyduğumuz şeylerdi ama gerçekte ne manaya geliyormuş, şimdi yaşayarak öğreniyoruz. Ne kadar kıymetli, ne kadar eşsiz, kutsal değerler olduğunu da yeni anlıyoruz. Bu süreç, bu yönü ile bu insanlara çok şey katacaktır. Zorunlu bir eğitim süreci gibi…

Fetullah Gülen’den röportaj talebiniz sizce neden karşılanmadı?

Kendisine iletildiğinden bile şüpheliyim. Ama kuvvetle muhtemel iletilse de sonuç değişmez. Bence bunun nedeni çok açık. Şu anda Cemaat şeffaf olamaz. Birçok soruya cevap veremezler. Sükuttan ve zaman kazanmadan başka bir strateji olduğunu da düşünmüyorum.

Gergerlioğlu ve Altan, yarın Ahmet Turan Alkan gibi hizmet hareketinin yanlış yaptığını ifade ederse hareket mensupları bu eleştiriyi değerlendirip daha iyisi adına muhasebe mi eder? Yoksa linç girişimine mi döner?

Burada da yeknesak bir Cemaat’ten ve Cemaat tepkisinden söz edemeyiz. Bir süredir var olan ayrışmaların bir yenisine bu örneklerde de rastlarız. Bir taraf, ‘Ne derlerse desinler, vefa gereği ses çıkarmamalıyız,’ der, anlayış ve teenni telkin eder. ‘Neler yaşadıklarını bilmiyoruz’ der. Bir taraf, bu seslere kulak verilmesi, aynaya bakılması ve muhasebe yapılması çağrısında bulunur. Ama bir taraf da bu saydığınız isimleri hayal kırıklığından öfke dolu hakaretlere kadar birçok değişik tepkilerle kınayacaktır. Onlar için kainatın merkezinde sadece Cemaat var çünkü. Onu seveni seviyor; eleştireni sevmiyor. Orası mutlak hakkı, hakikati, kutsalı, doğruyu, güzeli, iyiyi temsil ediyor. Bu inançla arasında zerreye yakın bir şüphe ve mesafe bile yok. O yüzden de kişilerin kırat ve kıymetini tayin eden de bu tartı oluyor. Yani ‘Cemaat’e bakışı nasıl?’ sorusu üzerinden. Farzı muhal, Natali Avazyan yarın ‘Fethullah Gülen gelip yargılanmalı’ desin, bu kesim için anında ‘aramıza sızdırılmış ajan’ olur. ‘Zaten gayrimüslimdi’ olur. Gergerlioğlu da ‘zaten Siyasal İslamcıydı’ olur. ‘Bu siyasal İslamcıların tekinden bile hayır gelmezdi zaten’ olur. Ahmet Altan için de ‘Olmadı be Usta! Değdi mi şimdi kalan birkaç yıllık ömrünü lekelemeye?’ denir. ‘Bir daha hapse girmemek için böyle konuşuyor’ denir. Biraz daha ısrar ederse ‘Zaten ateistti’ olur, ‘Boşuna NT’lerde kitapları yasaklı değildi, ahlaksızın tekiydi’ olur.

Hareketin siyasete dahil olduğunu, referandum için kapı kapı oy topladığını gördük. En üst perdeden ”Mezardakiler bile oy verse keşke” denildi. Hareket tarafından siyasi duruşun gereğinin yerine getirildiğini ve siyasi mecranın argümanına göre oynadığını düşünüyor musunuz?

Ben bir yönüyle bu sorunun fevkalade önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü yaşananların altında yatan sebeplerden birinin bununla bağlantılı olduğu fikrindeyim. Cemaat son derece pragmatik bir yapı. Aynı zamanda melez ya da başka bir taraftan amorf bir yapı. Bir taraftan dibine kadar siyaset yapıp diğer taraftan ‘Benim siyasetle alakam yok’ diyen, konuşurken ‘euzubillahimineşşeytani vessiyaseti’ diyen ama öte yandan bütün siyasi partilerin içerisine adam yerleştiren ama enteresan bir şekilde bunu da ‘siyaset’ olarak görmeyen, onun yerine bunu bir ‘mücadele’ veya ‘tedbir’ olarak tarif eden garip ve problemli bir ilişkisi var Cemaat’in siyasetle. Kendine karşı da dürüst değil, çevreye karşı da. Öyle olunca şöyle bir sonuç çıktı ortaya: Cemaat, hem siyaseti dizayn etmeye çalışıp hem de siyasetle hiç ilgim yok deyince tam da siyaseten ve siyasetten tokat yedi. Seçimler yoluyla başladı, sonrası acımasız bir kıyıma dönüştü. Siyaseti bildiğini zannetti ama hiç bilmediği ortaya çıktı. Siyasetin içindeydi ama oyunun kurallarını bilmiyordu. Poker bilmeden kumar masasına oturmak gibi… Neredeyse girmediği tek bir hane kalmamıştı; dolayısıyla toplumu çok iyi tanıdığını zannetti ama bu halkı hiç tanımadığı anlaşıldı. 50 yıldır devleti hedefledi, devletin içinde var oldu, devleti sevdi, kutsadı ama bu devleti zerre kadar tanımadığı ortaya çıktı. Keza, dünyanın hemen her ülkesinde diyalog faaliyetleri yaptı, ülke siyasetçileri ve yöneticileri ile ilişkiler geliştirdi, lobicilikler yaptı; haliyle dünyayı da az çok bildiğini zannetti ama dünya siyasetini de hiç bilmediği görüldü. Bununla ne siyaseti ne halkı ne devleti ne de dünya politik dengelerini haklı görüyor veya kutsuyor değilim. Bu konuda hepsi de ciddi manada eleştirilmeyi hak ediyor. Fakat biz burada sadece Cemaat’e bakan yönünü konuşuyoruz. Cemaat bana kalırsa kendi kararsızlığının ve kimliksizliğinin kurbanı oldu. Deve olsaydı koşardı, kuş olsa uçardı ama tehlike anında ne deve olduğuna karar verebildi ne de kuş… Bütün rollerini aynı anda oynamaya kalktı. Bütün düğmelere aynı anda bastı. Askeri ile polisi ile; cevşeni ile Fuat Avnisi ile; bankasıyla medyasıyla topyekün bir savaşa girdi. Bütün kozlarını oynadı. Sizin sorduğunuz ‘gerekirse mezarlıktakileri bile kaldırıp oy kullandırma’ çağrısı ile bu gelinen nokta arasında sadece 3 sene olması bile çok şey anlatıyor.. Bu, Erdoğan’ın ve devletin acımasızlığını gösterdiği kadar Cemaat’in plansızlığını ve politikasızlığını da gözler önüne seriyor. Cemaat çok şey öğrenmiştir bu süreçten belki ama bedeli de çok çok ağır oldu. Bu aldığı derslerin bir işe yaraması için de bugün takınacağı tavır, alacağı karar önemli. Bu fırsatı da teperse Gülen sonrası parçalanır, küçülür ve zamanla tarih sahnesinden silinir. Bir yandan da Cemaat, geleceğini Türkiye’nin gidişatına endekslemiş durumda. Ülkenin dibe vuracağı, insanların perişan olacağı, Erdoğan’ın gideceği ve eski Cemaat kadrolarına iş düşeceği beklentisi üzerinden garip bir stratejisizlik stratejisi takip ediliyor. Gerçeklerden kopuk, romantik, ütopik, mistik bir ruh durumu.

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

4 YORUMLAR

  1. bizim hocamız mehdi kardeş kim ne derse desin gelecekten haber verir gaybı bilir gözlerimizin içine bakacakları günler yakındır der bize ümit veriri bahar yakındır der acaba affedebilecekmisiniz der biz de saf saf düşünürüz affedebilirmiyiz diye düşünürüz nasıl olsa çop bilmem neresine giren o müjdeyi veren değil o bizi hazırlar her şeye sevin der severiz nefret edn der beddua edin der ederiz tecavüzcünüze aşık olma vakti der hemen güzellemeler yaparız job o kadar da acıtmadı hatta kabızlığım vardı onada iyi geldi canım deriz sen ne dersen o çünkü sen asrın mehdisisin aziz pek muhterem hocaefendimsin bizim çoluk çocuğumuz meriçlerde dökülsün yeterki sen üzülme yüzün hep gülsün bu dünyada yoksa kim bize masal okur 5 yaşındaki çocuk kadar aklı olmayanlara.

  2. Adam güle güle cemaati sattı ve bu insanlar hala ona tapıyor. Güya ahirette o bize yol açacakmış Ecevite bile sefaat ederde hiç bizi unuturmuymuş…nasıl olacak bu 250 şehit+1 milyona yakın mağdur ve mazlum ile.Bu sizin dininiz kitabı ayrı mı?gizli gizli haşhaş mı çekiliyor sizin çiftlikte?Adam verdiği darbe emri ile tüm gençleri dinden diyanetten tarikat ve cemaatten soğuttu millet ateist oldu deist oldu bir hoca görünümlü hain yüzünden.
    15 Temmüz adı verilen köprülerden geçerken insanlar kin kusuyor cemaat ve tarikatlere ve bu darbe emrini verenlerin ve uygulayanların analarına bacılarına sülalelerine saydırıyorlar.Hiçmi haysiyet yok sizde ana ve bacılarınıza küfürettireceğinize hainler gibi gaybubet evlerinde saklanacağınıza nasıl ihanete uğradığınızı itiraf edin.
    Sizi satan baş haşhaşiyi deşifre edin.Yoksa hala bu kişinin arkasından gider ve bu lanet darbenin günahını dünyada çekmez iseniz hep birlik te gayyaya yuvarlanacaksınız.
    HİÇ Mİ ALLAH KORKUSU YOK KARDEŞİM SİZDE? HİÇMİ VİCDAN YOK?

  3. Mesele Allah korkusu değildir.Mesele tanrılar-ilahlar meselesidir.Cemaat henüz Kelime-i Tevhidin La kısmında bile değil.Eğer La kısmını aşsalar idi ilk önce darbe emrini bizzat 30 yıllık mollası dizinin dibinde fotografları olan Adil Öksüz’e verdiği her halinden belli olan Gülen i red ederlerdi.Gülen bu konuda malesef Adil Öksüzü tanımadığını söyleyerek cemaat mensuplarıncada çok itibar kaybetmiştir.
    Öyleki bu buz gibi yalanın yamacısı cemaat güdümlü yazarlar dahi bu yalan karşısında bir tevil yapamamışlardır.
    Bu cemaat mensuplarının en büyük problemi o yüzden ilk olarak itikat sorunudur.Keşke akıllarını kullansalarda Allah’ın verdiği bu musibeti gerçek birtevbe ve pişmanlık ile hakiki imanı elde etmede kendilerine basamak yapsalar.

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz