Cemaat 15 Temmuz’un neresinde? (15 – Sonuç)

Hülasa;

15 Temmuz, ‘Erdoğan-Ergenekon-cemaat içi angaje unsurlar’ üçlü sacayağı tarafından tezgahlanmış bir ‘false flag’ (sahte bayrak-kumpas) operasyonundan başka bir şey değildir.

Bir yönüyle çok başarılı, muazzam, şapka çıkarılası bir organizasyondur.

Uzun süren hazırlıkların yanı sıra derin devletin bütün operasyon birikimini / tecrübesini burada kullandığını düşünürsek aslında ortaya çıkan ürüne şaşırmamak gerekir.

Oyun o kadar ustaca oynanmıştır ki, cemaat tıpkı filmlerdeki gibi; polis helikopterlerinin spot ışıkları açıldığında cesedin başında, elinde kanlı bir bıçakla yakalanan tuzak mağdurları gibi kalakalmıştır. “Ben yapmadım! Ben katil değilim!” diye istediği kadar bağırsın. O linç kalabalığının öfkeli gürültüsü içinde duyan bile olmayacaktır. MİT’in ‘rabarba’ ekibi zaten bunun için vardır.

15 Temmuz, geçmişi 20 yıl öncesine kadar giden bir hazırlığın başarılı bir finalidir.

Erdoğan ile 2007 Dolmabahçe Zirvesi’nde kurulan ittifak, sürecin en önemli kilometre taşlarından biridir. Kimilerine göre Erdoğan-Ergenekon birlikteliğinin mazisi çok daha eskidir. Hatta Prof. Dr. Abdurrahim Karslı’nın ifşa edip Ali Bulaç’ların tasdik, Abdurrahman Dilipak’ların da itiraf ettiği bir ‘projeye’ kadar gitmektedir. Erdoğan’ın hapse atılıp siyaseten önünün açılmasından Fazilet Partisi’nin kapatılmasına, Bahçeli’nin erken seçim çağrısı yapmasından Baykal’ın Erdoğan’ın yasağının kaldırılmasına öncülük etmesine kadar bir dizi siyasi kırılma olayı, hep bu projeye dayandırılmaktadır. “Cemaati yok etmek için Erdoğan’ın önü açıldı” iddiasında değilim. Çünkü bununla sınırlı olmadığı aşikar. Fakat pekala en önemli hedeflerden birinin bu olduğunu öne sürebilirim. Zaten yaşananlar da bunu bir komplo teorisi olmaktan çıkarıyor.

ÖNCE İSİMLER TESPİT EDİLDİ, SONRA SUÇ ÜRETİLDİ

Hasılı…

Bu 20 yıllık hazırlığın en önemli aşaması, TSK içerisinde cemaate yakın subay ve generallerin kimler olduğunun tespitidir. Bunun için uzun yıllar sabırlı ve inatçı bir çalışma yürütülmüştür. Hem cemaatin sivil kadroları içerisine ‘MİT’çi abiler’ sızdırılmış hem de mevcut ‘abi’lerden bazıları teşkilat tarafından devşirilmiştir. Benim görebildiğim kadarıyla bu çaba amacına ulaşmış ve istediğini büyük oranda elde etmiştir.

AKP iktidarı ile cemaatten bazı isimlerin kurduğu sıcak ilişkiler sayesinde sivil kadrolar da büyük oranda deşifre edilmiştir. Buradaki kastım, ’şeffaflık’ ya da ‘gizli teşkilat’ tartışmalarını ima etmiyor. Devletin onyıllarca süren keyfi ve cebri eleminasyon mekanizmalarına karşı, ‘öteki’ olarak tanımlanan bütün kesimlerin zulümden kaçınmak için başvurduğu gibi kendini gizleme refleksini kastediyorum.

2012 yılına gelindiğinde artık devletin elinde cemaate ait önemli bir isim havuzu vardı. Avrasyacı kadroların domine ettiği, “Çoluğuna çocuğuna varıncaya kadar intikamımızı alacağız” motivasyonunda ifade bulan yeni bir süreç başlıyordu. Ama sorun şuydu; evet isimler tespit edilmişti ama bunlar neye göre toplanacaktı? Artık iş, bir şekilde cemaati kriminalize etmeye kalmıştı. İşte 15 Temmuz buydu. Cemaati suça bulaştırma organizasyonuydu. Bundan sonrası önemli değildi. Bir şekilde cemaati ‘silahlı terör örgütü’ olarak kabul ettirdikten sonra darbeye karışsın karışmasın, suç işlemiş olsun olmasın; listelerdeki herkesi o çuvalın içine doldurup kollektif bir imhaya gidilebilirdi.

CEMAAT VE KAMUOYU ‘DARBE’ FİKRİNE HAZIRLANDI

Planın en mühim gereklerinden biri de hem cemaat kadroları ve tabanının hem de kamuoyunun psikolojik olarak ‘darbe’ fikrine hazırlanmasıydı.

Bunu, yazı dizisinin 2. bölümünde şöyle ifade etmiştim: “Cemaat tabanı muazzam bir psikolojik baskı altında bunaltılıyordu. ‘Haşhaşi’den ‘terörist’e, ‘süte karışmış pis su’dan ‘virüs’e kadar sabah akşam çeşitli hakaretler işitiyordu. Bu hakaretlerden en fazla payını alan da Hareket’in lideri Fethullah Gülen’di. Bu da cemaat gönüllülerini bir o kadar rencide ediyordu. Sürekli damarına ve nasırına basılan, provoke edilen, terörize edilmeye çalışılan, oturduğu binada bile huzuru kaçırılan, komşularınca tacize uğrayan, iş yerlerinde mobinge maruz kalan, kemiğine dayanıncaya kadar etine bıçak sokulan bir cemaat söz konusuydu. Hanefi Avcı’nın Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili yaptığı benzetmede olduğu gibi, birileri ısrarla odayı ısıtmaya çalışıyordu. Böylelikle birileri de ceketlerini çıkarmaya zorlanıyordu. 3 yıl boyunca oda cehennem sıcaklığına ulaştırıldı.”

Artık ordu içerisinde Gülen’e sempati duyan bir asker, “Düğmeye bir basılsa da tepesine binsek” diyecek hale getirilmişti. Böylece planın en önemli aşaması başarılmıştı.   

GÜLEN, AKAR ÜZERİNDEN MESAJ VERDİ

Öte taraftan cemaate de dışarıdan sürekli “Emir-komuta içinde bir darbe yapılacak” fısıltısı pompalanıyordu. Fethullah Gülen’in Stockholm Center for Freedom’ın (SCF-Stockholm Özgürlük Merkezi) ’15 Temmuz: Erdoğan’ın darbesi’ raporu için verdiği röportajda da bunun işaretleri var. Gülen, “Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın uzun zamandır bir darbe hazırlığı içerisinde olduğunu duyuyordum” dedi. Kim ya da kimlerden, ne şekilde duyduğunu bilmiyoruz. Belki ileride daha detaylı açıklamalar yapacaktır. Fakat kesin olan şu ki TSK ve etkileşim içerisinde olduğu bazı merkezlerden, Gülen ve arkadaşlarına bu yönde bir algı çalışması yürütülüyordu.

Adil Öksüz ve benzeri elemanların da bu faaliyete dahil olduğu anlaşılıyor. Bu algı çalışmasının hedefi sadece Gülen değil, aslında bir o kadar da TSK içerisindeki cemaate yakın subaylardı. Artık bu bilgi o kadar ayağa düşmüştü ki, kışlalarda alt rütbeliler arasında bile uluorta konuşulur hale gelmişti. Bunu, iddianamelerdeki bazı ifadelerde görebiliyoruz.

Adil Öksüz de görüştüğü bazı askerlere, “Emir-komuta zinciri içerisinde bir darbe olacak” telkininde bulunuyordu. Çok büyük ihtimalle bu aşamada, “Hocaefendi de ‘Eğer emir-komuta zinciri içerisinde olacaksa, bizim arkadaşlarımızın katılımı minimum düzeyde olacaksa, kimsenin burnu kanamayacaksa tamam’ dedi.” yönünde ifadeler de kullanıldı. Bu subaylara, “TSK kararlı. Bu iş böyle gitmeyecek. Yönetime el konacak. ‘Şucu-bucu’ yok. Herkes elini bu taşın altına koyacak. Siz de kendi pozisyonunuz içerisinde, verilen görevi yapın yeter” denildi.

“AKAR’IN EMRİYLE KOMUTANLARINIZIN SİZE VERECEĞİ EMİRLERE UYUN”

Mesela Kara Havacılık Okulu’ndan Pilot Yarbay İlkay Ateş, ifadesinde şunları anlattı: “Darbe girişiminden 2 gün önce Yenimahalle Anadolu Bulvarı’na yakın bir evde toplantı yaptık. Yarbay Özcan Karacan, Yüzbaşı Taha Fatih Çelik ve Yarbay Erdal Başlar’la birlikte bir odaya girdik. 4 kişi beraber namaz kıldık. Daha sonra Ramazan isminde birisi geldi. Bu kişiyi tanımıyorum, Ramazan gerçek ismi mi emin değilim. Konuşmalarından Genelkurmay’da çalıştığı izlenimine kapıldım. Bize, ‘Genelkurmay Başkanı’mızın emirleriyle komutanlarınızın size vereceği emirlere itaat edin’ dedi. Kesinlikle orada ‘darbe’ diye bir şey geçmedi, ‘faaliyet’ diye bahsedildi. Bu faaliyetin Genelkurmay Başkanı’nın emriyle yapıldığı ve bütün Silahlı Kuvvetler’in bu işe katıldığı söylendi.”

Tabi ki meselenin tek cephesi cemaat değildi. Avrasyacıların uzun süredir tasfiye etmek istediği NATO’cu subaylar da hedefe oturtuldu. Herkes alacağını alacaktı. Erdoğan da Ergenekon da…

Planın bir diğer ayağı, kamuoyunun hazırlanmasıydı. 15 Temmuz’a aylar kala bazı medya platformlarında ısrarla cemaatin darbe yapacağı, başka çaresinin kalmadığı, YAŞ öncesi harekete geçeceği yönünde analizler, köşe yazıları, röportajlar çıkıyor; ’Yangın Var!’ diye bağırılıyordu. Bir de zaten Türk halkı çoktan, “Bilmiyorum ama kesin paralel yapı yapmıştır” kıvamına getirildiği için o zihinsel hazırlık çok zor olmayacaktı. Nihayetinde 15 Temmuz gecesi İstanbul’daki bir minibüsçüden Malatya’daki bir öğretmene kadar hemen herkes, “Kesin cemaat yaptı” diyebildi. Hizmet Hareketi mensupları ise birbirine, “Bunu biz mi yaptık?” diye soruyordu.

“İŞTE BAHSEDİLEN DARBE OLUYOR GALİBA” DEDİLER

Peki ordu içerisindeki ilk tepki ne idi? Amatörce de olsa ilk askeri hareketlilik başladığında ve Hulusi Akar sorunsuz bir şekilde Akıncı Üssü’ne götürüldüğünde, aylardır üzerinde çalışılan bu askerler, “İşte o sözü edilen emir-komuta içerisindeki darbe başladı galiba. Herhalde bu iş olacak.” diye düşündü. Böylece cemaate yakın bazı askerler de kendilerine verilen görevi icra etmek üzere sahaya çıktı. Dediğim gibi, bunların bazıları zaten böyle bir müdahaleye dünden razıydı. Psikolojik olarak o noktaya getirilmişti. Fakat tuzağı farkedip geri adım atacakları zaman iş işten geçmişti. Hem onlara perdeleme yapıp gerçeğin anlaşılmasını geciktirmek hem de darbe girişiminin kanlı bir şekilde tamamlanmasını sağlamak üzere başka ekipler de sahaya çıkarılmıştı. O mini cooper’lardan, siyah camlı transporter’lardan ateş eden karanlık tipler de bu ekiplerin bir parçasıydı. Dikkat edilirse 15 Temmuz gecesi sahnelenen saçmalıkların inandırıcı görünmesinin ve dolayısıyla sorgulanmamasının sebebi, ortada 249 şehidin varlığıdır. Aydınlatılması gereken en büyük karanlık nokta da burasıdır.

Neden bütün cemaat kadroları bu plana dahil edilmedi peki? Bunun iki sebebi var. Bir; üst rütbeli ve kurmay subaylar arasında ne kadar çok kişi harekata dahil edilirse plandaki saçmalıkların farkedilip kumpasın boşa düşürülmesi ihtimali o kadar çok olacaktı. İkincisi; gerçek bir darbe planı ile Türkiye’nin her tarafından askerler dahil edilse bu sefer girişim planda kalmayıp gerçek bir darbeye dönüşebilirdi. Planı hazırlayanlar için bu büyük bir risk olurdu. Ayrıca böyle bir zayiata gerek de yoktu. Başta dediğim gibi, önemli olan küçük çaplı da olsa bir suç üretmekti. Sonra herkesi o kollektif suça dahil edip tutuklamak kolaydı.

EMEKLİ TUĞAMİRAL ERTÜRK: 15 TEMMUZ, 11 EYLÜL’E BENZİYOR

Eski Balyoz sanığı, Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, 30 Kasım 2016 tarihinde kendi sitesinde ilginç bir yazıya imza atmıştı. ’11 Eylül ve 15 Temmuz’ başlığından da anlaşılacağı üzere darbe girişimini ABD’nin 11 Eylül saldırısına benzetiyordu. Eski Deniz Harp Okulu Komutanı, yazısında şu analizi yapıyordu: “11 Eylül 2001 saldırısı üzerinden daha bir ay geçmeden, ABD Afganistan’a müdahale etti. Bu kadar kısa sürede müdahale edebilmek için, daha önceden hazırlanmış planlarınızın olması gerekirdi. Demem o ki; 15 Temmuz, 15 yıl önce yaşanan 11 Eylül’e çok benziyor. Her ikisinin de arkasında; ABD derin devletinin bir bölümü ve Neocon’lar var. Diğer büyük benzerlik ise; saldırıların önlerinin açılması ve ardından gelen fırsatçılık. ’15 Temmuz Darbe Girişimi’ni yapanların Fethullah Gülen Cemaati olduğu konusunda asla şüphemiz yok. Darbe Girişimi’nin üzerinden 4,5 ay geçmesine ve yeni bilgilerle analizlerimizi geliştirmemize rağmen; hala aynı noktadayız. Ama bu sürede başka bir sonuca da ulaştık. Sanki sonrasında yapılmak istenenler için, darbenin önü açılmış gibi!”

Aklın yolu bir. Aslında bu gerçek çırılçıplak vaziyette karşımızda duruyor. Fakat birileri ideolojik saiklerle bu hakikati görmezden gelmeye veya maniple etmeye çalışıyor.

Ben 15 Temmuz’u böyle görüyorum. 15 bölüm boyunca kendi analizimi sizlerle paylaşmaya çalıştım. Yeni çıkacak bilgi veya belgelerle bu tezlerimi gözden geçirmeye ya da fikrimi değiştirmeye hazırım. O zaman da bunu açık bir şekilde yazacağımdan kuşkunuz olmasın.

-BİTTİ-

TR7/24

http://www.tr724.com/cemaat-15-temmuzun-neresinde-15-sonuc-ahmet-donmez/

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz