Süleyman Soylu’nun yükselme taktikleri

Süleyman Soylu AKP’ye son derece mütevazi bir şekilde katıldı.

O kadar ki, aynı dönemde rozetleri takılan Numan Kurtulmuş’un dahi gölgesinde kalmıştı. O sırada daha çok konuşulan isim Kurtulmuş’tu. 

Konuşulmaktan kastettiğim, sadece bir parti liderinin yeni bir partiye katılışı ile değil; aynı zamanda Erdoğan sonrasının AKP Genel Başkanı olacağı değerlendirmeleri ile beraber konuşuluyordu. “Erdoğan yerini ona bırakacak”, “Bu şartla onu razı etti”, “Partiyi emanet edebileceği keyfiyette kimseyi göremeyince Kurtulmuş’u getirdi” yorumları yapılıyordu.

Süleyman Soylu ise sönük bir şekilde geldi.

Katılım töreninde “Evime geldim” derken Erdoğan’ın karşısında boynunu büküyordu.

Her ne kadar etrafına, “Bu adamın teklifini kabul etmezsem başıma neler gelir bilmiyorum” diye endişe izhar etmiş olsa da AKP’ye katıldığı için ne kadar mutlu olduğunu görmemek için kör olmak gerekirdi. 

Yeni evi, yeni hayat tarzını da beraberinde getirecekti.

Erdoğan’la görüşmelerinin başladığı sıralardan itibaren artık muhafazakâr yönünü daha çok öne çıkarmaya başlamıştı. Örneğin o senenin Ramazan ayında teravih teravih, sahur sahur camileri dolaşmıştı.

En azından bunu açıktan yapıyor, yeni hayatının görünür olmasını arzu ediyordu.

Dedik ya, bir tercih yapmıştı.

Roma’da Romalılar gibi yaşayacaktı.

Ya da ‘ray teorisi’… Bir ‘rollar costar’a bindiysen, istesen de istemesen de, pişmanlık duysan da duymasan da durana kadar devam edecektin. 

Sezar’ın binlerce yıl önce dediği gibi; ‘zarlar atılmıştı’. Rubicon geçilmişti. Artık dönüşü yoktu. 

Öyleyse ya Roma’yı fethedecek ya da ‘ölecekti’.

****

Ki Süleyman Soylu, hasbelkader orada değildi.

Ölçmüş, biçmiş ve kendine yeni bir ‘gömlek’ dikmişti.

Bir hesap yapmıştı.

“Türkiye uzun süre iki kutuplu yaşayacak. Yüzde 58-42 bandında gidecek. 2014’te bu adam cumhurbaşkanı olacak. 2014-16 yılları arası kaos yılları olacak. Bu adam bunu çözecek ve başkanlık sistemi gelecek. 2019’a kadar da böyle gidecek. 2019’dan önce bu adamın gitme ihtimali yok. Ben burada var olacaksam, bundan sonrasına göre bir plan yapmam lazım,” diyordu. 

Bugünden bakıldığında dahiyane tespitler ve öngörüler gibi duruyor, öyle değil mi? Şapka çıkarılası…

Süleyman Soylu bu cümleleri daha 2011’de, 2012’de kuruyordu.

Neredeyse birebir bildi olacakları.

“2014-16 yılları arası kaos yılları olacak,” dedi, yakın tarihin en boğucu kaosu yaşandı, 15 Temmuz oldu.

  “Bu adam bunu çözecek,” dedi, ‘adam çözdü’. Daha doğrusu zaten kendi düğümlemişti, kendi çözdü.

“…ve başkanlık sistemi gelecek,” dedi, geldi.

Yazılmış bir senaryo vardı ve o bunu çok önceden mi görmüştü?

Bu yüzden mi AKP’ye katılmıştı? 

“Bu mevcut şartlarda AKP gitmeyecek, en iyisi ben AKP’ye gideyim” mi demişti?

Siyaseti okuyabilme becerisinin oldukça iyi olduğunu daha önceki bölümlerde anlatmıştım.

Buna mukabil, Erdoğan onu ikna edebilmek için farklı bir şeyler mi söylemişti, bilmiyorum.

Dolmabahçe’de ve Haliç Kongre Merkezinde Erdoğan’la yaptığı ‘transfer görüşmelerinde’ bu yönde sinyaller mi almıştı?

Dönemin başbakanı ona “Tarafını seç” mi demişti?

Bilmiyorum.

Bir soru olarak şurada, kenarda dursun.

****

Diyoruz ya, bir kere bir yola girdiniz mi artık o yolun gereklerini yerine getirmeniz lazım.

Bu sefer bir adım, bir diğer adımı mecbur ediyor. 

Yerinizde sabit kalamazsınız. 

Tenakuza bakın ki bu kez de başlangıç noktası ile mesafenizi açmaya başlarsınız. Öyle bir mevkie varırsınız ki artık dönüşünüz de yoktur. Daha da devam etmek ve hatta koşmak zorunda kalırsınız. 

“Madem ki buradayım, şimdi ne yapmam lazım?” sorusu, Süleyman Soylu için çoktan cevaplanmış bir soruydu.

Ne yapacağını ve nasıl yapacağını çok iyi biliyordu.

Bir 2019 planı vardı.

Ta 12 Haziran 2011 seçimleri akşamı çizmiş olduğu bir plan…

Her şeyin normal bir şekilde gelişmesi halinde işleyecek plan şöyleydi: “Tayyip Erdoğan 2014’te cumhurbaşkanı olacak. Yerini bir isme bırakacak. 2019 seçimlerinde ikinci kez cumhurbaşkanlığına aday olacak. Aynı gün hem milletvekilliği seçimleri hem de yerel seçimler olacak. Kartlar yeniden karılacak. Parti yönetimi ve anlayışında da değişiklik olacak. Erdoğan gibi güçlü bir ismin altında hiç kimsenin ilelebet partinin başında kalma ihtimali yok zaten. 2014’te gelecek genel başkanın 2019 sonrası da devam ediyor olması mümkün değil. İşte ben bütün hazırlığımı 2019’a göre yapmalıyım.” 

Muhtemelen 2019’da kendisini başbakan olarak görüyordu. Erdoğan’dan sonraki en güçlü adam o olacaktı. Erdoğan ikinci dönemini tamamlayıp da cumhurbaşkanlığından indikten sonra da yerine o Köşk’e çıkacaktı.

Kâğıt üzerinde böyle görünüyordu.

****

İkinci ve asıl plan ise ‘anormal’ şartlara göre hazırlanmıştı.

Yukarıda da işaret ettiğim gibi 2014-16 yılları arasında bir kaos çıkacağını, Erdoğan’ın bu kaostan güçlenerek çıkacağını ve bu sayede de başkanlık sistemini getireceğini düşünüyordu.

Soylu bu ihtimalde de kendine hedef olarak 2019’u koymuştu. 

Her halükarda 2019’un dönüm noktası olacağını düşünüyordu. Bu tarihe kadar suların durulacağını, yeni bir sayfanın açılacağını ve Erdoğan başkan olsa bile kendisinin ikinci adam olabileceğini hesaplıyordu.

Bu ihtimalde de Erdoğan sonrasının lideri olarak kendini görüyordu.

Daha doğrusu bunun hesaplarını ve planlarını yapıyordu.

****

Bu uzun vadeli planıydı.

Ama önce kısa ve orta vadeli olanları hayata geçirmeliydi.

İlk kısa dönem taktiği, ‘yalnızları’ ve ‘güçsüzleri’ oynamaktı.

Partide hiç bir tabanı yoktu çünkü. 

Hiç değilse Numan Kurtulmuş Milli Görüş kökenliydi ve partinin bütün ekabir takımı ile aynı mahalleden, aynı köklerden geliyor ve uzun yıllardır tanışıyordu.

Soylu öyle değildi.

“Demokrat” gömleğini çıkarmış da gelmişti.

“Geleneğini” çiğnemiş de gelmişti.

“Ahdini” unutmuş da gelmişti.

****

Sadece bazı yol arkadaşlarını teşkilatın belirli noktalarına yerleştirebilmek için dönemin İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu ile restleşmişti o kadar.

Bunun daha ötesinde bir gücü yoktu.

Bu biraz da işine geliyordu. Yükselişinin önünü açacak olan, bu yalnızlıktı. En başta ‘iddiasız’ olmayı o seçmişti. 

Erdoğan Dolmabahçe’de ona genel başkan yardımcılıklarından birini vereceği vaadinde bulunmuştu.

O özellikle gidip en iddiasız olanını seçti: Ar-Ge.

Daha bu atama yapılmadan önce, “Hedef olmamak için mütevazi takılacağım. Ar-Ge’yi isteyeceğim. Bir süre pasif gideceğim,” demişti. 

Öyle de yaptı.

Araştırma ve geliştirmeden sorumlu genel başkan yardımcısı oldu.

Hem bu sayede partiyi tanımak, parti kaynaklarını taramak ve teşkilatları öğrenmek gibi bir fırsatı da olacaktı. 

Tam da o katılım törenindeki gibi biraz mahcup, biraz ezik, boynu bükük ilerleyecekti.

Bu da bir tercihti. 

Daha doğrusu strateji…

Göze batmak, hedef olmak, harcanmak istemiyordu.

****

Bununla birbirini tamamlayacak şekilde ikinci ve daha önemli stratejisi ise doğrudan liderle özdeşleşmekti.

“Benim burada tek dayanağım Recep Tayyip Erdoğan. Beni o getirdi. Abdullah Gül’lerin, Bülent Arınç’ların, Beşir Atalay’ların, Ali Babacan’ların olduğu bir yerde benim bir şey olma şansım yok. Eğer Tayyip Erdoğan olmasın, bunlar beni çiğ çiğ yerler. Bir gün yaşatmazlar. Bu nedenle de benim ne yapıp edip Erdoğan’a yaslanmam ve bir tek onunla yol yürümem lazım.” diyordu.

Böyle bir hesap yapmıştı.

Sürekli Erdoğan’a oynayacak; partinin diğer ağır toplarına ise cephe alacaktı. Böylece ‘1 numara’nın takdirini de kazanacaktı.

Buna, “Hattı en uzağa açma stratejisi” diyordu.

“Bu, siyasette temel kural”dı ona göre. 

“Siyasette hattını en uzağa açmazsan ezilirsin, oradan geriye düşersin” diyordu.

Çünkü partiye sonradan katılmıştı ve kapatması gereken mesafe çok büyüktü.

Bunun için de “Abdullah Gül’lerle vesaire yol yürüyemem ben,” diyordu. Doğrudan en tepeyi muhatap alıyor, aradaki bütün tedarik zincirini atlıyordu.

****

İşte bu yüzden Malatya’daki teşkilat toplantısında hiç gereği yokken, “Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin ilelebet ve ebedi başkanıdır,” deyiverdi.

Halbuki halkın ve parti tabanının başkanlığa soğuk olduğunu çok iyi biliyordu. Kendisi de pek sıcak sayılmazdı.

Fakat tek bir kişinin, bir tek Erdoğan’ın bunu ne kadar çok istediğini biliyordu ya… İşte tam da onun için söylüyordu bunu.

Bu, onun bilinçli taktiğiydi.

Erdoğan’ın zayıf tarafını iyi çözmüştü.

Ar-ge başkanı olduktan sonra hemen teşkilat içi bir anket yaptırdı. Buna göre AKP’nin kendi teşkilatları içinde başkanlık sistemine destek verenlerin oranı yüzde 28’di.

Soylu, bu sonuçları alarak Erdoğan’a gitti. “Efendim bizim kendi teşkilatlarımız bile başkanlık sistemini desteklemiyor. Bizim önce kendi teşkilatımızı ikna etmemiz lazım.” dedi. Bu öneri Erdoğan’ı etkiledi. Ar-Ge başkanlığı bünyesinde AKP teşkilatlarına yönelik başkanlık sistemi bilgilendirme seminerleri başlattı. Daha doğrusu ikna toplantıları… Broşürler, kitapçıklar bastırıldı. Konferanslar düzenlendi. Akademisyenler ve parti yöneticileri il il teşkilatları dolaşarak konuşmalar yapıyordu. 

Süleyman Soylu, liderin kalbine ve beynine giden yolu iyi keşfetmişti.

Böyle böyle göze girmeye başladı.

****

Sonra sürpriz bir değişiklik oldu.

Erdoğan Nisan 2014’te onu teşkilatlardan sorumlu genel başkan yardımcılığına getirdi. 

Ki genel başkandan sonra en önemli, en etkili koltuk budur.

Partiye yeni katılmış, AKP teşkilatlarının mayasından gelmeyen, teşkilatı tanımayan biri için bu oldukça iddialı, sürpriz ve bir o kadar da tehlikeli bir görevlendirmeydi. 

Hatta o zaman kimileri, “Erdoğan Soylu’yu harcamak için teşkilatın başına getirdi. Bu teşkilatın Soylu’yu kabullenmesi mümkün değil. Hiç kimseye bir iş yaptıramaz,” diyenler az değildi. 

Süleyman Soylu’nun kendisi bile zaman zaman böyle düşünmüştür.

Ancak Erdoğan için manasız bir hamle değildi bu.

O da Süleyman Soylu’nun kendisine mecbur olduğunu biliyordu. Partide hiç bir zemini yoktu. Kendisi ile arasında da hiç bir aracı bulunmuyordu. Böylece Köşk’e çıkarken teşkilatın tamamen kendisine bağlılığını garanti altına alacaktı.

****

Ancak Soylu’nun Erdoğan’ın asıl kalbini fethettiği tarih, Gezi Olayları’dır.

Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, başbakan vekili Bülent Arınç’ın ve partinin önde gelen diğer bir çok genel başkan yardımcısının aksine, o hep Erdoğan’ın duymak istediklerini söyledi.

Herkesin tereddüde düştüğü noktada o düşmedi. Atılganlık yaptı. Tam Erdoğan’ın tarzına uygun ve görmek istediği şekilde…

Çünkü Tansu Çiller’le yakın çalıştığı dönemde liderleri yakından gözleme fırsatı bulmuştu.

“Liderler yalnızdır” diyordu. 

“Çiller’den de Mesut Yılmaz’dan da biliyorum.” diye anlatıyordu.

Onun siyaset derslerinden biri şunu söylüyordu: “Liderlere yaklaşmak istiyorsan, kriz dönemlerini fırsat bileceksin!”

Çünkü siyasetten şunları öğrenmişti: “Kriz dönemlerinde herkes kaçar. Normalde liderin yanında, yöresinde pervane olan koca koca adamlar, kriz zamanlarında ustaca arazi olurlar. Fatura ödemek istemez hiç kimse. Lideri yalnız bırakırlar. İşte sen orada tek bir adım atsan bile herkesin önüne geçmiş olursun.”

Bunlar kendi cümleleri.

Gezi olayları ilk başladığında, aradığı fırsatı bulmuştu. 

“Bakın şimdi herkes kaçacak, ben ne yapacağım göreceksiniz” diyordu arkadaşlarına. 

“Herkes hesap kitap yapıyor. ‘İktidar yıkılıyor, parti dağılıyor’ diye bir panik başladı. Bülent Arınç’ın vesaire nasıl dağıldığını gördüm,” diyerek sahne almanın zamanının geldiğine işaret ediyordu.

Tayyip Erdoğan Kuzey Afrika dönüşü Ankara’da konvoyla karşılandığında otobüsün üzerine çıkıp Başbakan’ın kulağına şöyle fısıldayacaktı: “Efendim bunları acımadan dümdüz etmek lazım. Bu bir darbe. Taviz verirsek bizi devirirler.”

Evet, o Gezi için ‘darbe’ diyordu.

Erdoğan’ın Kuzey Afrika seyahati başlamadan önce, polisin şiddet kullandığı ilk 31 Mayıs gününün gecesinde ben de kendisini aramıştım. Gezi eylemlerini destekleyen biri olarak, polisin kesinlikle şiddet kullanmaması gerektiğini savunmuş ve endişelerimi paylaşmıştım. Hadiselerin daha da önü alınamaz hale getirildiğini söylediğimde, “Sen de mi o naif düşünenlerdensin. Ben hiç senin gibi düşünmüyorum. Bak bu bir darbe girişimidir. Biz parti olarak alttan alamayız. Taviz veremeyiz. Buna yumuşak yaklaşırsak hükümeti yok ederler.” demişti. 

Aynısını Erdoğan’ın kulağına da fısıldayacaktı.

O kulakların duymak istediği de buydu…

****

Gezi, Erdoğan için tam bir dönüm noktası oldu.

Bütün yol arkadaşlıklarını gözden geçirdi. 

Çok insanı o gece gözden çıkardı. Yepyeni isimleri mabeynine dahil etti.

Sözgelimi Yiğit Bulut da o zaman Erdoğan’ın gözüne girmeyi başarmış ve başdanışmanlığı kapmıştı.

Süleyman Soylu da mükafatını teşkilat başkanlığı ile alacaktı.

****

Soylu aynı taktiği 15 Temmuz akşamı da uygulayacaktı.

Başbakan’ın bile ortalıkta olmadığı sıralarda yanına Trabzonlu Saral’lar mafyasından 300 kadar eli silahlı kişiyi alıp TRT’ye gitmişti. Buradaki darbeci askerlere baskın yapacaktı.

Erdoğan’a en yakın bazı isimler o akşama okey masasında yakalanıp ne yapacağını bilmez halde iken Süleyman Soylu ‘ölüme meydan okuyan bir kahraman edasıyla‘ TRT’ye gidiyor ve orada canlı yayında nutuk atıyordu.

Bu kez de ödülünü içişleri bakanlığı ile alacaktı.

Artık “17 Aralık müdafii” Efkan Alaout‘, Süleyman Soylu ‘in’di.

****

Bugüne böyle böyle gelindi.

Artık mahcup, yalnız, iddiasız bir Süleyman Soylu yok.

Kendine güveni tam.

O gün iddialı olan, daha popüler olan ve daha çok konuşulan, “Erdoğan, kendisinden sonra partiyi ona bırakacak” denilen Numan Kurtulmuş yok artık.

O günün sessizi, o günün güçsüzü, o günün iddiasızı Süleyman Soylu ise bugün “Erdoğan sonrasının lideri” olarak gösteriliyor.

Parti tabanının da teşkilatlarının da gönlünü kazanmış bir Süleyman Soylu o artık.

Hatta AKP ile sınırlı kalmayıp başta MHP olmak üzere bütün milliyetçi-muhafazakâr kesimlerin güvenini ve sevgisini kazanmış durumda.

Bunu politikayı bilmesine, siyaseti ve halkı okuyabilmesine, oyunu kurallarına göre oynamasına, yükselme taktiklerine borçlu…

Cumhurbaşkanı’na karşı istifa oyunları oynayıp kazanıyor.

Damat Efendi’ye karşı ‘şah’ çekiyor.

Devrin faşist ağalarınca yoldan çıkarılmış halkın kan talebini tatmin ediyor. Tam da istediği kelleleri sunuyor onlara.

Yeni devrin sembol ismi haline geldi.

Artık bir adı var.

Ayaklarının bastığı bir zemin var.

Devleti tanımıyordu; artık tanıyor. Hatta devleti temsil ediyor.

Bir hikayesi yoktu; artık yarım yamalak da olsa var. Şimdilik ona yetecek.

Peki buradan nereye gidecek?

Onu da son iki bölüme bırakalım.

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz