Recep Tayyip Erdoğan’ın karanlık bir kaç günü

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 31 Mart akşamı saat 22.00 civarı kameraların karşısına geçip yenilgiyi kabul etmişti. Yumuşak ve sakindi. 

Aynı gece Ankara’da balkona çıktı. Orada da ılımlı ve soğukkanlıydı. İlçeleri kazanıp büyükşehiri kaybettiklerini söyledi. “Üzülmeyin” dedi.

Takip eden bir kaç gün de tavrı benzerdi. 

Keza ortağı Devlet Bahçeli de seçim akşamı düzenlediği basın toplantısında, İmamoğlu’nun hakkını teslim etmişti. “1 oy farkla bile seçim kazanılır” diyordu.

Sonra bir şey oldu.  

Yani “hiç bir şey olmasa bile kesinlikle bir şey oldu.”

Hem Erdoğan hem Bahçeli, normale döndüler ve alışkın oldukları üzere 180 derece dönüşle Türkiye’yi yeni bir seçime sürüklediler. 

“Yeniden sayımlarla farkı 29 binlerden 13 binlere kadar indirdik” diyor AKP cenahı. 13 bin oyun nesini beğenmedilerse… 

“1 oy bile yeter”den “13 bin oy bile yetmez”e geldik.

Peki o arada ne oldu? 

O bir kaç günlük boşlukta kim, ne dedi de Erdoğan’ın fikri değişti ve YSK’ya başvuru yaptı?

****

Tayyip Erdoğan’ın böyle ‘kayıp’ ve ‘karanlık’ günleri var.

17 Aralık operasyonundan sonra da 4 gün sesi çıkmamıştı. Ta ki mini Karadeniz turunu yaptığı 21 Aralık gününe kadar. Malum; Ordu’dan, “İnlerine gireceğiz!” diye ilan ederek hiç bitmeyecek büyük bir savaşım başlatmıştı.

Oysa daha sonradan çıkan ses kaydından anladığımız kadarıyla 17 Aralık sabahı korkmuş, sinmiş bir Erdoğan vardı. Çaresizdi. Tek derdi evdeki paraları kurtarabilmekti. Savcı Zekeriya Öz’e aracılar gönderiyordu. 

Peki ne olmuştu da Erdoğan 4 gün sonra meydan okuyan bir boğaya dönmüştü?

Bu konuda epey rivayetler var. Mesela o dönem en yaygın olanı, Erdoğan’ın aslında istifayı düşündüğü ama dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın onu vazgeçirdiği yönündeydi. Ala’nın bürokrasiden edindiği tecrübe ile Erdoğan’a “Bu işi bana bırak” dediği ve sonradan herkesin şahit olduğu o yöntemleri uyguladığı anlatılıyordu. Elbette teyide muhtaç. Bir şehir efsanesi gibi dolaşan başka söylentiler de mevcut.

****

7 Haziran’dan sonra da Erdoğan’ın ‘kayıp’ 4 günü var. 11 Haziran’da Deniz Baykal’ın Saray’a davet edilmesine kadar geçen sürede Erdoğan, ölüm sessizliğine bürünmüştü. Hatta hatırlayacaksınız, “Oh be dünya varmış, günlerdir sesini duymadık, her yerde huzur var” deniyordu.

Sonra bir şey oldu.

Baykal’ın ziyareti ile birlikte hava birden döndü ve Saray, yüzde 60’a hükümeti kurdurmadı. Meclis başkanını bile seçtirmedi. Hatta koalisyona da izin vermeyip ülkeyi erken seçime götürdü.

O zaman da baş aktör Devlet Bahçeli idi. Ne muhalefetin koalisyon formüllerine izin verdi ne de kendisi bir koalisyonun içine girdi.

Sonuç malum; AKP yeniden tek başına iktidar oldu.

****

Peki bu 23 Haziran’da ne olacak?

Tablo enteresan: YSK’nın iptal kararı ile birlikte bu bir İstanbul seçimi ya da yerel seçim olmaktan çıktı. Bir nevi genel seçime döndü. Hatta bir çeşit referandum da diyebiliriz. Erdoğan biraz da bilerek kefenin bir tarafına kendini oturttu. Mecbur kaldı. Sonunda masaya kendini sürdü. Kendi adını, geçmişini, geleceğini, kişisel sempatisi ve karizmasını yatırdı kumara. 

Böylece 24 Haziran’dan tam 1 yıl sonra, 23 Haziran’da Türkiye adeta yeniden bir cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyor. 

Peki oradan ne çıkacak?

Deniyor ki, “Erdoğan kaybedeceği bir seçime girmez. Kaybedecek olsa seçimi neden iptal ettirsin ki!…”

Haksız bir bakış açısı değil. Fakat bu biraz da Erdoğan’ın geçmişteki kirli sicilinin etkisinde kalan bir yorum. O kadar kötü şeyler yaşattı ve kaybetmeye o kadar tahammülsüz bir görüntü sergiledi ki insanlar artık ondan normal şeyler bekleyemez oldu. 

Ne ki bazen bilinen yargılar, ezberler, geçmiş tecrübeler yeni bir yorum inşa ederken sizin kör noktanıza dönüşebilir. Değişen paradigmayı görmenizi engelleyebilir.

Erdoğan 31 Mart’ta kaybedeceği bir seçime girdi zaten. 

…Ve kaybetti. 

Kaybedeceği belli idi. Yandaş şirketler de dahil bütün kamuoyu araştırmaları bunu gösteriyordu. 

Erdoğan da bunu görüyordu.

Ve sonucu değiştirebilmek için elinden geleni yaptı. Her yolu denedi. 7 Haziran-1 Kasım arası uyguladığı stratejiyi bu kez 31 Mart öncesi sahaya sürdü. Korku ve tehdit silahlarını kullandı. Toplumu gerdikçe gerdi, ülkenin yarısına terörist dedi.   

Kaybetti.

****

Peki ama bir kez daha kaybedebilir mi?

İki kez üst üste İstanbul’u kaybetme lüksü var mı?

Sonucu öngörmek tabi ki kolay değil. 

Birincisi; zaten bıçak sırtı bir seçim olduğu ve kazananı küçük oranların tayin edeceği için. 

İkincisi de Türkiye’nin öngörülebilir bir ülke olmaktan çoktan çıkmış olmasıdır. 8 yıldır Türkiye’de hemen hiç bir şey tahmin edildiği gibi çıkmadı. Kağıt üzerinde, teoride, kitaplarda var olan kuramların ve kuralların bir çoğu çöp oldu. 

Hatırda tutulması gereken nokta; çok büyük veya dramatik değişiklikler olmasına gerek olmadığıdır. Sadece 10 bin oyun yer değiştirmesi ile kazanan taraf değişebilir.

****

Bu kez AKP lehine böyle bir değişiklik olabilir mi?

Erdoğan 31 Mart’ta yapmadığı veya yapamadığın neyi yapacak?

Ne eksik kalmıştı?

“Bu seçim bir bekâ seçimidir” bile dedi, daha ötesinde ne var? 

Ötesinde şu mu var: Bekâ söyleminden vazgeçip Kürt oylarına yönelmek? Selahattin Demirtaş’ı tahliye edip Öcalan’ı ev hapsine çıkarmak?..

Bunlar konuşuluyor çünkü. 

Bunu yapabilir mi? MHP ve diğer derin ortaklarının tavrı ne olur?

Ayrıca HDP seçmeninin tav olmayacağı ve iradesini değiştirmeyeceği de her defasında vurgulanıyor.

Öyleyse?

Erdoğan çok büyük bir çaresizlik içerisinde.

31 Mart’tan önce de Süleyman Soylu ile beraber yalvarmıştı seçmene, “Bu seçim ders verme seçimi değildir” diye..

Ama dinletememişti. 

****

Bu kez dinleyecekler mi?

Kaldı ki 31 Mart’ın en önemli belirleyeni ekonomi değil miydi?

Ekonomi şimdi daha mı iyi bir noktada?

En basitinden sadece YSK kararı ile birlikte dolar 20 kuruş arttı. Türkiye milyarlarca TL daha fakirleşti. 

Erdoğan bu kez ne diyecek?

“Hırsızlık yaptılar” mı diyecek?

Haydi diyelim ki İstanbullular bu konuda söylenecek bütün yalanlara, kara propagandaya inandı ve gerçekten hırsızlık olduğunu kabul etti; iyi de bu milletin hırsızlık konusunda ne kadar duyarlı (!) olduğunu en iyi kendisi bilmiyor mu? Bir tarafta ekonominin durumu diğer tarafta da ‘hırsızlığı cezalandırma’ seçeneği varsa eğer, tercihin hangi yönde tecelli ettiğini görmedik mi?

Erdoğan şimdi kendi yok ettiği hırsızlık hassasiyetine muhtaç hale mi geldi? Bence yine de o damarı çok uyandırmasa iyi olur. Nemelazım… 

****

Ayrıca 31 Mart’ta insanlar bilmedikleri, tanımadıkları bir Ekrem İmamoğlu’na oy verdiler. Daha çok ekonomideki çöküşe, Tayyip Erdoğan’ın öfke diline, yeni sisteme ve damada tepki olarak… 

Şimdi artık durum daha farklı. İnsanlar 31 Mart akşamından beri Ekrem İmamoğlu’nu  tanıdılar. Takdir ettiler. Sevdiler. Isındılar. Bu kez oy vermeleri için bir nedenleri daha var. 

Üstelik de mağdur. Kazandığı bir seçimi iktidar gücü ile elinden çaldılar. Mazbatasını geri aldılar. 

Erdoğan ne kadar ayrıştırıyorsa o o kadar birleştiriyor.

Erdoğan ne kadar geriyorsa o o kadar yumuşatıyor.

Erdoğan ne kadar bağırıyorsa o o kadar sakin konuşuyor.

Erdoğan ne kadar kaş çatıyorsa o o kadar gülümsüyor.

Erdoğan ne kadar korkutuyorsa o o kadar cesaretlendiriyor.

Erdoğan ne kadar negatifse o o kadar pozitif.

İnsanlar artık yorgun, çok yorgun. Biraz huzur istiyor herkes. Bu da bir diğer parametresi olacak seçimin. 

****

31 Mart’ın bir diğer belirleyeni; Ekrem İmamoğlu’nun ıslak imzalı tutanaklara sahip çıkmasıydı. Bu çoğu kişinin zannettiğinin aksine ilk kez oluyordu. 

Daha önceki seçimlerde AKP dışında hiç bir parti bütün sandıklardan eksiksiz bir şekilde ıslak imzalı tutanaklara sahip olmamıştı. 

Bir kere muhalefet partilerinin sandık başı organizasyonları çok yetersizdi. Müşahit listelerinde bile sorun vardı. AA’nın ilk sonuçları açıklaması ile birlikte özellikle taşrada müşahitler ilk akşamdan çuvalları bırakıp gidiyordu.

İlk kez bir seçimde Ekrem İmamoğlu bu tabloyu bozdu. İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ile birlikte mükemmel bir saha organizasyonu kurdu. Bütün ıslak imzalı tutanaklar elinde olduğu için rahat ve kendinden emin bir şekilde direndi. Sık sık kameraların karşısına geçip gerçek verileri paylaştı ve AA’yı köşeye sıkıştırdı. Sonunda AKP’yi pes ettirdi.

23 Haziran’da farklı mı olacak? 

Hayır, tam tersine, bu kez insanlar daha da sıkı sarılacak sandıklara. 

 

****

Peki bütün bunlar Ekrem İmamoğlu’nun kazanacağı anlamına mı geliyor?

Bence evet, kazanacak. 

Erdoğan her yolu deneyecek ama yine başaramayacak. 

Öyleyse ilk soruya geri dönelim: Erdoğan neden ilk tavrını değiştirdi ve seçimi yeniletti? O bir kaç gün içinde ne oldu?

Yine rivayetler muhtelif. Belki aynı anda bir kaç bileşeni var. 

Üç güçlü senaryo ortada.

Bir; Erdoğan, Ekrem İmamoğlu’nun potansiyelini gördü ve 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçiminde karşısına güçlenmiş bir aday olarak çıkmasını istemedi. Belediye başkanlığını engelleyebilirse popülaritesini düşüreceğini ve zamanla etkisizleştireceğini düşündü. Yani ilk başta kabul ettiği şey, İstanbul seçim sonucuydu. Sonradan itiraz ederek değiştirmeye çalıştığı şey ise İstanbul sonucu değil, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçim sonucuydu.

İki; İstanbul, Erdoğan’ın kurduğu sistemin baş finansörü. Rantın ve yandaşlara para aktarmanın en büyük kaynağı. Özellikle buradan beslenen yakın çevresi, yandaşları, işadamları İstanbul’un bırakılmaması için onu ikna etti. Kendisi de zaten bu rantı kaybetmek istemediğinden kolayca ikna oldu.

Üç; Aslında Erdoğan seçimin yenilenmesini istemiyordu, onu zorlayan Devlet Bahçeli oldu. 

Bu sonuncusu biraz naif ve Erdoğan’ı hafife alan bir iddia. Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın iplerinin tamamen başkalarının elinde olduğunu, kendi iradesi ile bir seçim sonucunu bile kabullenemediğini ima ediyor. Fakat bu iddiayı dillendirenler hiç de hafif sıklet olmadığı için yabana atamıyorum. 

****

“Erdoğan seçimi iptal edip İstanbul’u kayyumla yönetmeye devam edebilir” seçeneği de biraz bu ihtimallerle ilgili. Dolayısıyla YSK kararının arkasında kim olduğu ile…

Eğer ilk iki madde geçerli ise kayyum ihtimali ciddi olarak düşünülmelidir.

Yok eğer üçüncü madde doğruysa, asıl 23 Haziran’dan sonrasını konuşmaya başlamak gerekecektir. 

Çünkü bu seçenekte Erdoğan ne seçimi iptal edebilir ne de kazanabilir. Sonrasında çok daha sıcak ve kaotik bir dönem başlayacak demektir.

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

1 Yorum

  1. Turkiyede CHP iktidar oldu mu? Peki DSP? peki ANAP? Peki AKP neden Türkiye mükemmel bir konumda değil? 17 yıllik AKP iktidari döneminde İzmir hep CHP nin elindeydi. İstanbul ise AKP nin elindeydi. Ikisi arasinda ne gibi bir fark oldu.

    Ülkemiz teknolojide tarimda egitimde siyasette hep ama hep dışa bağımlı. Bunu kimse çözememiş. Avuç ici kadar olan Hollanda bizi geçmişken kimse konuşmasın. Bize sadece ve sadece Türkiye menfeatlerini düşünen güçlü kuvvetli korkusuz bir diktatör lazım. Teknolojiyi kendimiz uretecegiz. Tarimda dunyada bir numara olacagiz. Cok mukemmel bir egitim modelimiz olacak sadece bunlari mukemmel yapacak diktatör lazim. Kuzey kore devlet baskani gibi. Bu diktator asan kesen olmayacak. Ulke menfeatleri geregi kimsenin dokunamayacagi bir kisi. Hedeflerine ulasamadiginda ise o makamdan ayrilacak bir kişi olmali

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz