Hulusi Akar’ın 16 Temmuz’u

Bir önceki bölümde de ifade ettiğim gibi, Hulusi Akar’ın Akıncı’sında o gece en önemli detay, telefon bağlantılarıydı.

Mehmet Dişli, Akıncı davasındaki savunmasında şu bilgileri veriyor: “Benim oradan sabah saat 7.30’a kadar aradığım 4 kişi var. Bunların hepsi Genelkurmay Karargahı’nda ve komutanın yakın çevresi, özel kalemi, baş danışmanı, İkinci Başkan’ın (Yaşar Güler) özel kalemi, emir subayı… Bir de benim şube müdürümü bir iki kere aradım. Bunlarla yaptığım toplam görüşme sayısı onbir. Krizi sonlandırma safhasında, yani saat 7.30 ‘dan itibaren yaptığım görüşme sayısı ise ellisekiz. Bunlar da tamamen Başbakanlık, MİT ve bu şeylerle ilgilidir.”

Manzaraya bakar mısınız?

Lütfen dikkatten kaçırmayalım; darbenin en sıcak saatlerinde topu topu 4 kişiyi aratan Hulusi Akar, sabah pazarlık yapmak için tam 58 arama yaptırıyor.

****

Burada Mahkeme Başkanı Selfet Giray, neden Cumhurbaşkanı, Başbakan veya MİT Müsteşarı’nı aramadığını soruyor Mehmet Dişli’ye. 

Cevap şöyle: “Sayın Başkan, şimdi benim orada herhangi bir inisiyatif kullanma durumum yok. Genelkurmay Başkanı’nın emirleri dışında ben böyle bir şey yapamam. Eğer komutanımız bana ara deseydi onları da yine arardım ama benden böyle bir talebi, bir emri olmadı.”

Buradan neyi anlıyoruz? 

Orgeneral Akar emir verseydi Mehmet Dişli oraları arayıp bilgi verecekti. Belki olaylar daha önceden yatıştırılacak ve bir çok can kurtarılacaktı.

Ama Akar bunu yapmadı.

Peki Mehmet Dişli yalan söylüyor olabilir mi?

Yani Hulusi Akar gözaltında olduğu için sadece sınırlı sayıda insanı aramasına izin verilmiş olabilir mi?

Pekala mümkün.

Fakat Hulusi Akar bu sorulara cevap vermediği için yüzleşme imkanı doğmadı.

Dolayısıyla Akar’dan aksini gösteren bir açıklama gelmedi.

Yine mahkemede avukatlardan biri Dişli’ye şu soruyu yöneltecekti: “Depremde enkaz altında kalmış bir kişi bile mesajla, telefonla veya sair bir şekilde kendisinin kurtarılmasını veya yardım istemini belirtirken, gördüğüm kadarıyla çok da fazla iletişiminizi engelleyen bir durum yok, siz o aşamada Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a veya başka birlik komutanlarına, güvendiği kişilere veya bir basın kuruluşuna, yani Başbakan’ın Cumhurbaşkanı’nın çıktığı gibi bütün birliklere sesli olarak, bu hukuka aykırı kalkışmadır, birliklerinize dönün deme olanağı varken Sayın Hulusi Akar buna dair bir çaba gösterdi mi? Buna ilişkin bir gayretini gördünüz mü?”

Cevap aynen şöyle: “Benim yanımda böyle bir şey olmadı. Belki ben yokken aramıştır, söylemiştir bilemiyorum.”

****

Burada hemen bir detay dikkatinizi çekecektir belki.

Aslında çok önemli bana göre.

Bugüne kadar üzerinde durulduğuna da şahit olmadım.

Mehmet Dişli, “Belki ben yokken aramıştır, söylemiştir,” diyor. Demek ki Akar’ın dışarı ile tek irtibatının kendisi olmadığını biliyor. Bugüne kadar Hulusi Akar’ın o gece Akıncı’da Mehmet Dişli dışında başka herhangi birinden telefonla bir yerleri aramasını rica ettiğine dair tek bir ifade dahi yok.

Dişli bu cümleyi sarfettiğine göre Hulusi Akar’ın üzerinde bir başka telefonun daha olduğunu biliyor. O yüzden hiç bir tereddüt geçirmeden, kolayca bu cümleyi sarfediyor.

Benim de buna bu kadar dikkat kesilmemin nedeni, belki de sahip olduğum özel bir bilgidir. 

Daha doğrusu bir iddia.

Dolaşan bazı bilgilere göre Hulusi Akar’da gerçekten de bir telefon vardı o gece.   

Sık sık o odanın içindeki tuvalete girip birileri ile konuştuğu yönünde rivayetler var. 

O sırada Emir Subayı olan Levent Türkkan da mahkemedeki savunmasında şu ifadeleri kullanacaktı: “Gecenin değişik zamanlarında telefon görüşmeleri yapıyor. İşte onun için Hulusi Akar’ın buraya gelmesini ve yüzleşmeyi o kadar çok isterdim ki!.. Çünkü benim olayım doğrudan ikimizin arasında. Birimizden biri yalan söylüyor Sayın Başkan.” 

****

İşte sorun da burada.

Hulusi Akar hiç bir zaman mahkemeye gelmedi ve yüzleşmedi.

Kaçtı. 

Sorulara hiç muhatap olmadı. 

Olmak istemedi.

Ne Meclis’in çağrısına cevap verdi ne de mahkemelerin.

O yüzden bu iddialar da suçlamalar da havada asılı kalan virüs parçacıkları gibi uçuşup duruyor.

****

Neyse, kaldığımız yerden devam edelim.

Bir diğer ilginçlik de şuradadır: O gece üs komutanı odasının etrafında kimsecikler yoktur.  

Mehmet Dişli savunmasında bu garipliğe vurgu yaparken şunları aktarıyor: “Yalnız, dedim Komutan’a, burada karargahta kimse yok. Burada, dedim, in cin top oynuyor. Yani o üs karargahında kimse yoktu. Dışarıda silahlı adamlar var ama bildiğimiz manada bir karargahın personeli çalışması lazım falan, kimse yok. Sonra, dedi hani o konsey monsey falan demiştin, ne oldu? Valla bilmiyorum dedim, burada konsey monsey yok. Müsaade ederseniz araştıralım dedim. Çıktım ben tekrar dışarıya, karargahı aramaya. Çünkü orada bize söylenmişti. Karargahı aradım, dedim bakın konsey monsey demişti bu adamlar, nerede bu adamlar? Orada mı burada mı, gelecekler mi, komutan soruyor. Biz Üs Komutanı’nın odasındayız, varsa buraya gelsinler dedim ve tekrar içeriye girdim.”

Düşünün, Genelkurmay Başkanı derdest edilmiş, bir odada tutuluyor ama etrafında kimse yok. 

Darbeyi yaptığı ileri sürülen Yurtta Sulh Konseyi üyeleri ortalıkta görünmüyor.

Bu kadar önemli bir rehineyi orada başı boş bırakıyorlar. 

Yanında adeta emir subayı gibi koşturduğu Mehmet Dişli, üssün içinde yana yakıla Konsey’den birilerini arıyor ama bir muhatap bulamıyor.

Üstelik, sözde derdest edilmiş Genelkurmay Başkanı, “Çağırın şu Konsey’i bakalım, neredeyse gelsinler!” diye talimat yağdıracak kadar da gücü elinde bulunduruyor.  

Sonra 2. Başkan Yaşar Güler’in özel kaleminin girişimi ile bir Doblo araç içinde Ömer Faruk Harmancık ve Üs Komutanı Hakan Evrim geliyor. İddiaya göre Harmancık’ın elinde kağıtlar vardır. “Bir bildiri yayınlandı,” diyor ve uzatıyor. 

Bu noktada rivayetler muhtelif. 

Harmancık’ın, “Komutanım birinci bildiriyi okuduk. Bu da ikinci bildiri. Bunu da sizin okumanızı istiyoruz,” dediği iddiası da var; “Komutanım böyle bir bildiri okundu. Olayları durdurmak sizin elinizde. Çıkıp bir açıklama yaparsanız olaylar yatışır,” tavsiyesinde bulunduğu iddiası da…

Eğer bu Akar’ın darbenin başına geçmesi anlamında söylenmiş bir söz değilse, elbette ki pek inandırıcı durmuyor.

Ama Harmancık, “Darbenin başarısız olduğunun anlaşıldığı o saat itibariyle benim Genelkurmay Başkanı’na böyle bir teklifte bulunmamın hiç bir mantığı yok,” diyerek iddiaları reddediyor.

“Çok pis bir oyunun içine çekildiğimizi anlamıştım,” ifadesini kullanan Harmancık, “Tam tersine, ben Orgeneral Akar’ın neden bu darbeyi tamamen bitirmek üzere gerekeni yapmadığını anlayamıyordum,” diyor.

*****

Akar’ın, “Siz deli misiniz, bu devirde böyle bir şey olur mu? Bunlar bitmiştir, biz 12 Eylül’ü yaşadık. Böyle bir şey kesinlikle kabul edilmez,” dediği ve televizyonu göstererek, “Görmüyor musunuz şu halkın tepkisini?” diye çıkıştığı da tanık anlatımları ile sabit.

Hulusi Akar da kendi ifadesinde şunları söylüyor: “Siz kendinizi ne zannediyorsunuz? Siz kimsiniz? Topladığınızı söylediğiniz İkinci Başkan, kuvvet komutanları nerede, bakanlar nerede? Sizin başınız, kıçınız kim diye bağırdım.” 

Ancak o kapının ardında tam olarak neler yaşandığı bir sır.

Çünkü tam tersi yönde iddialar da mevcut.

Bilhassa mahkemelere ve medyaya yansımayan gayrı resmî 15 Temmuz anlatılarında kendine yer bulan mahrem söylentiler içerisinde…

Mesela Hulusi Akar’ın “İlk önce Cumhurbaşkanı’nı paketleyin, bana görüntüsünü izletin, o zaman sıkıyönetim emrini imzalayacağım. Paketlemezseniz imzalamam,” dediği iddiaları var.

Keza gece saat 03.00 veya 04.00 sıralarında sehpayı tekmelediği ve “Sizin yapacağınız darbenin a… k…! İki sivilin, iki polisin hakkından gelemediniz!” diye bağırdığı söylentileri de var.

Ya Hulusi Akar bir oyun oynuyordu (ki nasıl bir tiyatrocu olduğunu daha önceki bölümlerde anlatmıştım) ya da darbeciler bir askerde hiç olmayacak derecede aşırı naiflerdi.

Belki de her ikisi birden.

Hulusi Akar’ın onlar için bir ‘yumuşak karın’ olduğu net.

İşte bütün bu yazı dizisinin bamteli de burası zaten.

Şimdiye kadar anlattıklarımın hepsi, tarihin gelip bir huni ağzı gibi büzüştüğü o anda kendine anlam buluyor.

15 Temmuz’un düğümü de burada.

Bütün göstergeler, darbecilerin “Eğer biz yola çıkarsak, biraz da zoru gösterirsek Hulusi Paşa bizimle hareket edecektir,” diye düşündüklerini gösteriyor. 

Buna inanmışlar.

Nasıl inandıklarının cevabı da bundan önceki 16 bölümde anlatıldı zaten. 

Bütün o yazılar, işte bu bir anlık bir asır içindi.

****

Şurası net: Hulusi Akar orada gerçekten de, “Bu işe son verin. Bu yaptığınız doğru değil. Vazgeçin,” şeklinde ifadeler kullanıyor.

Bunda çok fazla bir şüphe yok.

O yüzden zaten müebbet hapse mahkum olan bu kadar general ve subay, kesin olarak Hulusi Akar’ı suçlayamıyor.

Hem o tarafa çekilebilecek hem bu tarafa yorulabilecek tarza hareket etti Akar.

Arkasında iz bırakmadan, kusursuz bir oyun oynadı.

Sabaha kadar bütün hareket tarzı, ikircikli bir tutum takınarak darbecilerin umudunu sürdürmek yönünde. Bilinçli ya da bilinçsiz…

Bunu bilmemiz mümkün değil. 

Ancak bir iddia olarak Akar’ın bilerek bu şekilde davrandığını söylemek mümkün. 

Olayların gidişatına bakıp kazanan tarafta yer almak için mi sabaha kadar ikili davrandı yoksa en baştan belirlenmiş ‘daha büyük bir planın parçası’ olarak mı bu oyunu oynadı, bütün hikâye burada düğümleniyor zaten.

Fakat gerek 15 Temmuz öncesi yaşananlar gerek o geceki olayların vuku buluş tarzı gerekse de sonrasında aldığı terfilere baktığımızda pekala ikincisini söylemek kabil.

****

Kesin olan şu ki, eğer Hulusi Akar, Zekai Aksakallı’nın işaret ettiği gibi daha en baştan birliklere yazılı emir geçseydi, olaylar başlamadan biterdi. Daha olmadı Dişli’nin saat 21.00’de odasına girip de gelişmeleri haber verdiği dakikada bir televizyon kanalına bağlanıp konuşma yapsaydı, yine bu büyük felaketi yaşamadan ülke en az hasarla olayları atlatabilirdi.

Buna fırsatı var mıydı?

Evet, fazlasıyla. 

Çünkü Dişli ile içeride yalnızdı. Yanlarında silahlı hiç kimse yoktu. Dişli’de de silah yoktu. Akar’ın odasında telefon vardı. 

Sonrasında da 2 saat odasında kaldı. Özel Kuvvetler timi içeride değildi.

İstese dışarı ile irtibat kurabilecek imkanı vardı.

Ama yapmadı.

Bu da askerler arasında Akar’ın darbenin başında olduğu izlenimini doğurdu.

****

Bu oyunu sabah 07.00’ye kadar oynadı Hulusi Akar. 

Bu saatten itibaren oradaki subaylarla arasında bir anlaşma yapılıyor. 

Hani Oda TV yazarı Müyesser Yıldız’ın, “Darbecilerin ellerindeki tek rehineyi neden bıraktıklarını anlamıyorum,” dediği bir nokta vardı ya, işte orası burası.

Hulusi Akar, 143. Filo’da bulunan ve darbeyi yönettiği öne sürülen komutanlara, “Bu macerayı bitirin. Asker-polis çatışmasına mani olun. Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile görüşeyim. Onları ikna etmeye çalışayım. Polisin geri çekilmesini sağlayalım. Bakın, yerime Ümit Dündar atandı. Eğer acele etmezsek benim de elimde inisiyatif kullanmaya imkan kalmayacak. Bu iş benim, daha doğrusu Silahlı Kuvvetler’in inisiyatifi ile biterse daha iyi olur. Aksi takdirde sonuçları daha kötü olacak. Ben şimdi Genelkurmay’a gideyim. Oradan bütün Silahlı Kuvvetler’e bir duyuru yaparak emir-komutanın devralındığını açıklayayım. Birliklerin kışlalara dönmelerini emredeyim. Daha sonra askeri savcılıklar gerekli adli işlemleri yapsınlar,” teklifinde bulunuyor. 

Bir kaç itirazın dışında bu teklif kabul görüyor.

Zaten başka bir şans da kalmamıştır.

Artık Hulusi Akar onlar için tek umut haline gelmiştir.

Mehmet Dişli sabah 08.00 sıralarında Orgeneral Akar’ı Başbakan ve MİT Müsteşarı ile telefonda konuşturur.

Yani saatlerce yapmadığını yapar Hulusi Akar. Aslında çok çok önceden yapması gereken görüşmeleri, yüzlerce insan hayatını kaybettikten sonra yapar.

İşin ilginç tarafı o saate kadar Cumhurbaşkanı da Başbakan da MİT Müsteşarı da aramaz Hulusi Akar’ı. Yani en azından Dişli’nin numarası üzerinden görüşme girişimi olmaz. 

Sanki aralarında gizli bir anlaşma varmış gibi sabah 08.00’e kadar iki taraf da birbirine ulaşmak için herhangi bir çaba göstermez.

****

Bu ‘rehinelerin’ bırakılması meselesi, mahkemede de sıklıkla gündeme geldi. 

Mehmet Dişli’ye şöyle bir soru soruldu: “Rehine olaylarına baktığımızda siz en kıymetli rehinesiniz 16’sı sabahı itibariyle. Çünkü siz helikoptere bindiğiniz zaman bu darbecilerin elinde bir şey kalmayacak. Siz sabahleyin 08.26’da helikoptere bindikten sonra akşam 18.30’a kadar direniyorlar. Yani öyle bir vazgeçme olayı yok. Şimdi bu darbecileri düşünelim, bir an bir empati yapalım. Orada adam başı en az 3 tane müebbet ile yargılanacaklar. Artı, bir örgüt üyeliğiyle yargılanacaklar ki sabaha kadar sağır sultan duydu, ülke yangın yerine döndü. 250-300 tane insan öldü. Binlerce insan yaralandı. Yani bu insanlar yargılanacak. Sizi serbest bırakmalarının, kuzu kuzu teslim olmalarının bu insanlara bir getirisi yok. Yani bu insanlar teslim olduklarında bir daha gün yüzü görmeyecekler, suçlu bulundukları takdirde. Niye bu şartlarda, yani hiçbir şey almadan, hiçbir bedel almadan, hiçbir kolaylık sağlamadan niye sizleri bırakıyorlar? Yani bir pazarlık yaptınız mı, soru bu özellikle?”

Cevap şu: “Biz en son Ümit Dündar’ın atanmasından sonra bir plan sunduk, dedik ki, bakın bize müsaade ederseniz biz gideriz emir komutayı devralırız, sizleri de askeri inzibatla, bilmem askeri savcılarla hukuki işlemlerinizi yaptırırız.”

Aslında kritik cümle bu. 

Oradaki askerlere bunun sözünü verdi Hulusi Akar. Gözaltıların askeri savcılıkça ve Merkez Komutanlığı’nca yapılması, yargılamanın da askeri mahkemelerde yapılması sözüydü bu.

Gerçekten de bir pazarlık yapılmıştı.

Bazı iddialara göre o sabah Akıncı’da yanındakilere, “Sakin olun, ben bu işi çözeceğim,” diyor Hulusi Akar. Tuvalete girip bir yarım saat kadar telefon görüşmesi yapıyor. Sonra dönüp, “Ben Cumhurbaşkanı ile konuştum. Anlaşacağız. Bu işi askeri mahkemeye devredeceğiz. Gözaltılar askeri savcılıkça olacak. Üniformalar çıkarılmayacak. Bu işi en iyi şekilde çözeceğiz. Bunu benden başka kimse yapamaz,” anlamında şeyler söylüyor. 

Bir başka iddia, Akar’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la diğer askerlerin yanında konuştuğu ve sesi dışarıya vererek herkese dinlettiği yönünde.

Netice itibariyle Hulusi Paşa oradan giderken herkes şöyle biliyor: Komutanımız anlaşmaya gidiyor. 

****

Sonrasında helikopter hazırlanıyor.

Akın Paşa’ya, “Sen burada kal, bir delilik yapmasınlar. Daha sonra ben seni aldıracağım,” diyor. Tabi ki daha sonra satacaktır.

Kubilay Selçuk’a da oradaki teslim olma sürecini yönetmesi görevini veriyor.

Mehmet Dişli’ye dönüp “Hadi gidiyoruz,” diyor. 

Yani kendisini derdest ettiğini ileri sürdüğü generali de yanına alıyor.

Bir kaç saat sonra onu da satacaktır.

Helikoptere kadar Akın Öztürk’ün makam arabası ile gidiyorlar. Pilotlar koşarak geliyor ve Orgeneral Akar’ın elini öpüyorlar. 

Helikopterin pilotu Uğur Kapan, Kara Havacılık davası sanıklarından İhraç Yarbay Mehmet Şahin’in ifadesine göre gece Akar’ı Genelkurmay’dan Akıncı’ya götüren pilotlardan biridir.

Akar, onu görünce, “Ben bu helikoptere binmem. Bu adam darbeci. Dün beni kaçıranlar arasındaydı. Ne yapacağı belli olmaz,” demiyor.

Tam tersine…

Pilot Kapan’ın kendi ifadesine göre helikoptere ilk bindiğinde kulağına yaklaşıp, “Erken başladık, beklemeliydik, rezil olduk,” diyor. 

Sonra Mehmet Dişli’ye dönüp, “Sağol evlat” diyor ve ekliyor: “Hazırlık yaptın mı, ne diyeceğiz?”

Dişli de “Komutanım olanları olduğu gibi anlatacağız, her şey sizin gözünüzün önünde oldu,” karşılığını veriyor.

O sırada dışarıda kendilerini uğurlamak için hazır olan kalabalık selam durumuna geçmiştir. Hulusi Akar da camdan onlara el sallıyor ve selam veriyor. 

Zaten ordan giderken ‘içlerinden biri’ gibi gidiyor.

Ona o kadar güveniyorlar ki hapse girdikten sonra bile aylarca Hulusi Akar aleyhine tek kelime konuşmayacaklardır.

O gece nasıl bir izlenip bıraktıysa, sonrasındaki tavırlarının tamamını mecburiyetten kaynaklanan zoraki tavırlar gibi görüyorlar.

Ve fırsatını bulur bulmaz da kendilerini oradan kurtaracağı vehmi ile bekliyorlar. 

Çok bekleyeceklerdir.

****

Bilmiyorlar tabii. 

El sallıyorlar.

Helikopter havalanıyor.

…Ve o andan itibaren her şey değişiyor.

Önce güzergah değişiyor, ki çok önemli.

Genelkurmay’a değil, Çankaya Köşkü’ne, yani Başbakanlık’a gidilmesi talimatı veriliyor.

Saat 09.00 sularında helikopter Köşk’ün bahçesine iniş yapıyor ve önde Hulusi Akar, arkada Mehmet Dişli’nin inip yürüdüğü o meşhur fotoğraf ortaya çıkıyor.

****

16 Temmuz 2016 sabah saatlerinde saçını düzelterek Çankaya Köşkü Başbakanlık binasına girerken izlediğimiz o Hulusi Akar görüntüsü, sadece bir sonuçtu.

Genelkurmay Başkanı olarak yola devam ediyordu.

Ama önü daha da açılacaktı.

Önce Akın Öztürk’ü sırtından vurmuştu. 

Birazdan da Mehmet Dişli’yi tutuklatacaktı.

Sonra da bir çok silah arkadaşını ve askerini… 

Bir bir satacaktı.

Sattı.

Hepsini sattı.

Bundan sonrasını hepimiz biliyoruz.

Hani diyorum ya; o sahne bir sonuçtu. 

Artık perde kapanıyordu. 

Operasyon başarı ile tamamlanmıştı. 

SONRAKİ BÖLÜM SON-

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

1 Yorum

  1. Bu yazının sonunda meclisi bombala emirini Akar verdi yazacağınızı düşünmüştüm. Siz ise “Şurası net: Hulusi Akar orada gerçekten de, “Bu işe son verin. Bu yaptığınız doğru değil. Vazgeçin,” şeklinde ifadeler kullanıyor.

    Bunda çok fazla bir şüphe yok.” diyorsunuz.

    Şok oldum.

    Bir insan böyle kamikaze bir hareketi ancak genelkurmay başkanın emriyle askeriyedeki mutlak itaat prensibiyle yapar diye düşünmüştüm.

    Akıncıdakiler cumartesi akşam teslim olmalarını nasıl izah ediyorlar. Terör saldırı var sandılar madem yani bu Hakan Evrim özellikle bunu diyor da 12 saat niye beklemiş teslim olmak için.

    Ya bu cemaatçiler gerçekten bu saçma işe düşünmeden girişti ve askeriyedeki mutlak itaatle değil, cemaatin seçilmişlik farz olan itaat ile mankurtça yaptılar demekki bu işi. Bu darbeyi 9 da yapmak aptalca, halkı bombalamak aptalca. Ama bunu yaptılar ve görünen o ki Akar’ın emriyle değil. Canlı bombadan farkları yok niye yaptıklarını anlamlandıramıyorsun. Beyinleri yıkanmış mankurtlar başka izahı yok. Cennete gireceklerini düşündümler dava dediler yaptılar. O kadar da değil dedim hep, askeriye de mutlak itaat var komutanı yaptırmıştır dedim ama yok bu haltı hocaları yedirmiş. Işid’ın intihar saldırılarından fark görmüyorum artık. Darbenin diğer kontrollü olan kısımları ayrı, bunların o planlardan habersiz şekilde bu darbeye girişmesi ayrı ve giriştikleri bu darbede deli gibi kan dökmeleri ayrı en son Levent’in kan dökülceğini bilmiyorum demesi ayrı. Mankurt şapşakirt kuvvet imamları + pensilvanya komuta merkezi ile şapşakirt mankurt generallerden bir bölümü yapmış bu işi. Azıcık beynini kullanan diğer cemaatçi askerler dahil olmadı, hatta kimi karşı çıktı gazi oldu.

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz