Bu kafayla 15 Temmuz…

15 Temmuz neden hala aydınlatılamıyor?

‘Aydınlatılamıyor’ diyorsam, bu sadece belli bir kesim için.

Yoksa aslında geniş bir kitleye göre Türkiye’nin böyle bir sorunu yok. Aydınlatılmaya muhtaç bir durum da söz konusu değil. ‘Her şey apaçık, ayan beyan ortada.’

****

Bütün somut ve ciddi soru işaretlerine rağmen resmi 15 Temmuz anlatısı, artık Türk halkının ekseriyeti tarafından kati bir gerçek gibi kabul görmüş durumda. Gerçeklerin alıcısı yok. Sorular da soru soranlar da pek makbul değil.  Bunun en büyük sebebi, Türkiye’de gerçek bir sivil toplumun bulunmayışı. Devletten bağımsız, demokratik olgunluğu haiz, özgür düşünen, ilke ve prensiplerle hareket eden bir toplum yapımız yok. Ne medyası ne yargısı ne de sivil toplum kuruluşları bu kıvamda. Onun yerine irili ufaklı kamplardan oluşan bir ülkeyiz biz.

Gerçek anlamda bir milletten söz etmek bile çok zor. Türkiye’de sosyal kamplar ve bunların kendi aralarında sürgit devam eden ‘savaşları’ var. Bilgi yerine inanç, fikir yerine ön kabul, ilkeler yerine ‘fetih/zafer’ motivasyonu ile hareket eden kemikleşmiş sosyolojik aşiretlerden oluşuyoruz. Hepsinin kendine göre bir toplum ve devlet algısı; inanç ya da ideolojiye dayalı ezberleri var. Her biri kendine ait kutsalları ve düşmanları ile yaşıyor. Hal böyle olunca gruplardan her biri, ötekileri yok edilmesi, yenilgiye uğratılması, galebe edilmesi, diz çöktürülmesi, haddi bildirilmesi ve mümkünse kökünün kazınması gereken zararlı unsurlar olarak görüyor. Birinin felaketi bir diğerinin sevinci; mutluluğu ise kederi.

****

İktidarın 15 Temmuz resmi söylemi tuttu, çünkü inanılmak istenen oydu. Gülen cemaati dışında sözü edilen bütün sosyolojik aşiretler, bu söylemi satın aldı. Çünkü tam da olmasını istedikleri şey buydu. Her kesimin kendine göre bir cemaat karşıtlığı, nefreti ya da antipatisi oluşmuştu. Hepsinin istediği oldu.

Bugün söz gelimi Erdoğan’ın 15 Temmuz’u bizzat kendisinin tezgahladığını gösteren deliller ortaya çıksa kimse inanmaz. İnanmak istemez. 17 Aralık sonrası ortaya çıkan sıfırlama tapesi ne etki yaptıysa bu yeni 15 Temmuz delillerinin akıbeti de farklı olmaz. Neticeye etki etmez. Çünkü kimse bu ‘tatlı rüyanın’, bu konforlu ezberin bozulmasını istemez. ‘Hayaldi, gerçek oldu’ çünkü…

****

Çünkü zaten kaygı duyulan şeyin kendisi gerçeği elde edip etmemekle ilgili değil. Peşinden gidilen şeyin doğru ve hak olup olmadığıyla da alakalı değil. Olmasını istediği şeyin kendisine sunulup sunulmadığıyla ilgili. Bu da fazlasıyla karşılandı.

Şimdi artık iş, bu ‘mutlak doğru’nun kurcalanmasında değil, zaferin coşkuyla kutlanması ve bu mitin her geçen sene daha da ayinsel-tinsel-milli-esatiri bir sermesti içerisinde idrak edilmesindedir.

AKP geleneğinin yıllardır 29 Mayıs’larla doldurmaya çalıştığı ama bir türlü tam olarak grup öforisini oluşturamadığı bir ‘geleneksel gün’ ihtiyacı da böylece 15 Temmuz’la karşılanmış oldu.

****

Bu darbe girişimi, sağlıklı bir demokratik ülkede şimdiye kadar çoktan aydınlatılır ve her şey olması gereken yere oturtulurdu. Özgür ve bağımsız medya, tarafsız yargı, gerçek anlamda sivil bir toplum zaten bunun için vardır. Fakat bizde hepsi Saray’a bağlandığı ve haddizatında bu müesseseler oldum olası sivil ve bağımsız olamadığı için biz ülke olarak temizlenme-şeffaflaşma-demokratikleşme anlamında bir büyük treni daha kaçırmış olduk.

****

Bu mel’un hadiseyle ilgili iki ana anlatı mevcut. Biri AKP’nin resmi söylemi, diğeri de cemaatin kendi savunması. Her ikisi de kendi grup içi hedeflerini öncelediği için, bir diğerinin anlatısına kör-sağır. Kimse tam olarak gerçeğin peşinde değil. Her ikisi de kendi cephesinin savunması ya da zaferinin peşinde. Bunun için bir diğerinin açıklarına muhtaç. Hep o açıklar, karanlık noktalar, cevabı verilemeyen sorular üzerinden atak geliştiriliyor.

Oysa her iki anlatının sahiplerinin de cevap veremediği onlarca, yüzlerce soru var. Gerçek ikisinin ortasında bir yerde.

Halbuki tam tersi olsa, bizatihi kendi mensupları öncelikle kendi ‘cemaatleri’ içerisindeki çelişkilerin, açıkların, izaha muhtaç noktaların peşine düşse, o karanlık gece çoktan aydınlatılabilirdi. Fakat bunun için ‘hakikati’, kendi grup menfaatlerinin üzerine koyabilmeyi başarabilmiş, olgun birer demokratik kitle olmaları gerekirdi.

Bilakis herkes kendi grup aidiyeti ve motivasyonu ile hareket ettiği için kendi mahallelerine ninni söyleyip duruyorlar.

****

Bu iki ‘düşman kamp’ bu halde de kendini her ikisine de mesafeli olarak konumlandıran diğer ‘aşiretler’ farklı mı? Hayır. Onlar da yukarıda dediğim gibi, ya ‘yesinler birbirlerini’ ya da ‘cemaat başka türlü temizlenmezdi’ inanışında olduğu için aynı yalan rüzgarında sörf yapıp duruyorlar.

Bir örnek: 15 Temmuz dosyalarını en iyi okuduğu, konuya en fazla hakim olduğu söylenen, ‘titiz’ ve ‘tarafsız’ gazeteci Sedat Ergin… 14 Temmuz’da kendi gazetesinden İpek Özbey’e verdiği röportajda, darbe günü ve gecesinin en temel iki noktasını maniple ediyor. Mesela bir yerde, “Aslında bence 15 Temmuz darbe girişiminin seyrini değiştiren kişi Binbaşı O.K.’dır. Kendisi, cemaat kökenli bir subay. Darbeciler kendisine o akşam için görev veriyorlar. Görevi, o gece helikopterlerle MİT Müsteşarlığı yerleşkesine operasyon yapılıp Hakan Fidan’ın alınması. O da öğleden sonra MİT’e gidip bu olayı ihbar ediyor.” diyor. O.K. olarak kodlanan ihbarcı binbaşı Osman Karacan’ın o gün darbeyi ihbar ettiğine hiç değinmiyor.

Oysa bizzat kendi gazetesi Hürriyet’in 29 Mayıs 2017 tarihli haberinde, Karacan’ın, “Darbeyi ihbar ettim” şeklindeki ifadesi vardı. Karacan, dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Harun Kodalak ile 15 Temmuz ana soruşturmasını yürüten Başsavcıvekili Necip Cem İşçimen’e gizli bir ifade vermişti. Hürriyet, bu ifadeyi yayınladı. Pilot Binbaşı, “Darbe olabilir kelimesini kullandığımı çok iyi hatırlıyorum.” diye vurguluyordu. Yani sadece MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın kaçırılmasına dönük bir ihbar değildi bu.

Ertesi gün Sabah da bu tutanakları yayınladıve Karacan’ın darbeyi ihbar ettiğini üstüne basa basa haberleştirdi.

Fakat buna rağmen Sedat Ergin, bu çok önemli bilgiyi karartıyor. Fidan’ın kaçırılması görevinin verildiğini söylerken ‘darbe ihbarını’ görmezden geliyor.

Peki bunu neden yapıyor? Cevabı, devamındaki sözlerinde saklı: “Muhtemelen Fidan’ın karargaha (Genelkurmay) gelmesi bile darbecilerin şüphelenmelerine yetiyor. Bu hareketler, darbecilerde içten bir sızma olduğu, karşı tarafın darbe hazırlığını öğrendiği kanaatine yol açıyor. Bunun üzerine planda sabaha karşı 03.00’te başlaması gereken darbe öne alınıyor. Öne alındığı için tam planlandığı gibi icra edilemiyor.”

Ergin, darbenin aslında 03.00’te yapılacağı resmi tezine sarıldığı için ‘darbe ihbarını’ özellikle es geçiyor. Öyle ya, darbe ihbar edilmişse daha kalkışma başlamadan önlenebilecekti. Önlenmesi gerekirdi. Fakat önlenmedi. Bu kanlı skandalı örtbas edebilmek için de “O aslında darbe ihbarı değil, Fidan’ın kaçırılması ihbarıydı” yalanı söyleniyor. Aynı yalanı MİT Müsteşarı Hakan Fidan da şimdinin Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da TBMM’ye gönderdikleri resmi yazılarla tekrarlamışlardı. Sedat Ergin de çizilen bu dairenin dışına çıkamıyor.

****

Peki o halde soru şu: “Madem ki darbe gece 03.00’te başlayacaktı, neden Özel Kuvvetler timine akşam saatlerinde Genelkurmay karargahını basıp Hulusi Akar’ı ‘emniyete alma’ görevi verildi? Neden komutanların karargahtan derdest edilmesi görevi günler öncesinden planlandı? Gece 03.00’te bu komutanlar hala karargahta çalışıyor mu olacaklardı? Bütün ifadeler, harekat tarzı ve hazırlıklar, ÖKK timinin oraya akşam saatlerinde gelecek şekilde hazırlandığını gösteriyor.

Bir diğer soru şu: “Madem ki darbe gece 03.00’te başlayacaktı, o halde neden Konya 3. Ana Jet Üssü’ne bağlı MAK timleri Abidin Ünal ve beraberindeki generalleri akşam düğünden almak üzere yola çıkarılıyor? Gece 03.00’te düğün mü olur? Veya tersinden soralım; akşam saatlerinde Hava Kuvvetleri Komutanı ve diğer paşaları düğünde derdest edince gece 03.00’e darbe mi kalır? Zaten herkes uyanır.

Hatta, darbenin nasıl erkene alındığına dair de bunca iddianame içinde elle tutulur tek bir somut veri yok. Bu kadar önemli bir kararı kimler, nerede, nasıl aldılar belli değil. Buna yönelik hiç bir delil, detay, ifade bulunmuyor. Sadece kendilerine göre bu boşluğu doldurabilmek için “Paniğe kapıldılar, erkene aldılar” diyorlar. Oysa böylesine önemli bir gecede, böylesine ani ve kritik bir karar değişikliğinin onlarca ayak izi, somut kanıtı, verileri, ifadelerinin olması lazım. Hiç biri yok.

Keza, Fidan’ın gece 3’te 3 helikopterle MİT yerleşkesinden nasıl kaçırılacağı da belli değil. İfadeler, karargaha baskın yapılacağı yönünde ama konuta yönelik nasıl bir hazırlık yapıldığı muamma.

Ayrıca Fidan’ın, Genelkurmay’dan çıktıktan sonra kaçırılacağı ihbarının yapıldığı karargaha gitmesi, orada dönemin Diyanet İşleri Başkanı ve Suriyeli muhalif Muaz El-Hatip’le yemek yemesi, kalkışma başladığında dahi ne yanındaki misafirlere ne de Cumhurbaşkanı ile Başbakan’a bilgi vermesi hep cevap bekleyen sorular arasında.

13 Haziran 2017 tarihinde “Darbe, akşam 20.30’a göre planlandı”başlıklı bir yazı ile bu konudaki soru işaretlerini sıralamıştım. Merak edenler daha detaylı bir şekilde o yazıya bakabilir.

****

Düşünün ki Sedat Ergin, en titiz, konuya en vakıf, en tarafsız gazetecilerden biri olarak görülüyor. Bu anlayışla, bu tarzla 15 Temmuz nasıl çözülebilir ki?

Bir diğer örnek, Cumhuriyet’ten Aydın Engin. O da 16 Temmuz’daki “İki yıl önce dün”başlıklı yazısında, cemaat adına konuşanları eleştirirken, “Neredeyse ’15 Temmuz’u aslında Erdoğan hazırladı ve uyguladı’ demeye getiriyorlar” diyor. Yani bu da Muharrem İnce’nin 24 Haziran’dan sonra her platformda seçimlerin aslında ne kadar demokratik olduğunu, Erdoğan’ın ne kadar gerçek bir zafer kazandığını anlatıp meşrulaştırmasından farklı değil. Erdoğan’ın muhaliflerini ikna etmede kendi havuz medyası ile başaramayacağı algıyı, ‘adam’ çok güzel başardı.

Aydın Engin de tek bir cümleyle, Erdoğan ve ekip arkadaşlarının 2 senedir açıklayamadığı, cevaplayamadığı bütün soruları, kapatamadığı bütün açıkları kapatmış.

Peki öyleyse Sayın Engin, 15 Temmuz’a dair o yüzlerce okkalı soru ve çelişkiyi neyle izah ediyor? Alternatif senaryosu, tezi nedir?

Sanki yakın tarih bu tür kendi kendine komplo örnekleri ile dolu değilmiş gibi. Aydın Engin, Stalin’in ölmeden hemen önce son bir büyük temizlik için ‘doktorlar komplosunu’ nasıl peydahladığını bilmiyor olamaz. Hitler’in Reichstag Yangınını bilmediğini, duymadığını düşünmek de Engin’e hakaret sayılır. Atatürk’ün İzmir Suikasti komplosunu da unutmuş değildir.

Hal böyle iken duayen büyüğümüz, Erdoğan’ın bu tür yollara tevessül etmeyecek kadar yüksek bir seciyeye sahip olduğunu mu düşünüyor acaba? Kendisinden böyle düşüklüklerin sadır olmayacağı bir keşide-kamet olduğu kanaatinde mi? Hayır, Erdoğan’ı geçmiş diktatörlerden ayıran nedir ki?

****

Sözün özü şu:Aradan 2 sene geçti, biz hala aynı noktaların üzerinde patinaj yapıp duruyoruz. Patinaj yaptıkça da üzerinde durduğumuz zemin aşınıyor. Bu kafayla da bu kolay kolay değişmez. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti…

TR7/24

http://www.tr724.com/bu-kafayla-15-temmuz/

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz