Bayram Kaya, cezaevinden ‘o pazarcı teyze’yi yazdı

30 aydır Silivri’de tutuklu bulunan Zaman Gazetesi’nin eski güvenlik muhabiri, eski mesai arkadaşım, sevgili Bayram Kaya’dan bir mektup elime ulaştı. Basılı 3 kitabı bulunan Bayram, içeride de bazı hikayeler ve denemeler kaleme alıyor. Bu mektupta, gözaltına alınan bir pazarcı teyzenin hikayesini okuyacaksınız. Hikayede, Ağustos 2017’de Aksaray’da bir pazarda sebze satarken gözaltına alınan Gülen D.’den esinlenilmiş. Bylock kullandığı iddiasıyla gözaltına alınan pazarcı teyze, ifadesinin ardından serbest bırakılmıştı.

25 Temmuz 2016 tarihinden bu yana özgürlüğünden mahrum olan 36 yaşındaki Bayram Kaya, 6 yaşında bir kız çocuk babası. Sizleri, kıymetli kardeşimin yazısı ile başbaşa bırakıyorum: 

“Hafif sisli bir hava. Sanki bir yağmur kokusu var. Meltem cümbüşü eşliğinde haleler çiziyor bulutlar. Bir ara sert rüzgarlar baş gösteriyor. Bahçede bulutlar, bütün nebatat sanki bir orkestra eşliğinde dans ediyor. Kimi boynunu uzatıyor yukarılara bir dansçı edasıyla. Rüzgarın esintisini daha fazla içine çekmek arzusuyla… Kimileri ise topraktan başını çıkarmaya korkarcasına saklanıyor toprağın en derinlerine… Bahçede artık farklı bir haz mevcut. Bitkilerin yüzündeki derin endişeler gitmiş, yerine neşe gelmiş durumda…

Ağır adımlarla bahçeye yaklaştı. Kapıyı hafifçe araladı. Ruhuna deli meltemler sirayet etmişti adeta. İçine çekti toprağın o engin ve cazibedar kokusunu. Bir sevgiliye kavuşmuş gibi sarıldı hülyalarına. Uzak diyarlarda kendisine hasret çeken sevgilisine duyduğu o yüce ve heybetli aşkı hisseden deli divane bir aşık gibiydi. Ruhunun en zirvelerinde melekler haleler oluşturmuş gibiydi. Başının üzerinde bir şeylerin ahenkle raks ettiğini düşündü bir an. Hemen çevresine bakınmaya başladı. Ne var ki sisli havanın buhranı altında gözüne bir şeyler ilişmedi. Yine hayal görüyorum zannetti. Çünkü bu aralar hem ruhu hem de kalbinde volkanlar patlıyordu sanki. Yerin binlerce metre altındaki magmanın bir parçasında olduğu gibi yüksek ateşler basıyor gibiydi. Hele bazı anlar kırk derece ateşte yanan acillik bir hasta gibi hissediyor gibiydi. Ne olduğuna kendisi de anlam veremiyordu. Belki yalnızlığın verdiği bir karamsarlıktı bu. Ya da uzun süredir evladından uzak kalmanın verdiği bir vicdan sızlaması. Ruhunda deli dalgaların bir kuş cıvıltısıyla dolaştığı hengamelerde hafif ve ılık dağ esintilerine sırtını dayıyordu. 

Bu anlarda rüzgarın sırtına sanki bir orkestra şefinin elindeki ince ve zarif sopasını notalara tatlı ve içten uzattığı gibi işlediğini düşünüyordu. Belki de içinde yanan ateşi bir nebze olsun hafiflettiğini düşünüyordu bir anne olarak. Kolay değildi anne olmak. Islak dalların arasında yürürken ve hafif nemli ot topluluklarının tenine teması halinde bile aklında hep evladı var… Ruhunun en derinlerine nüfus etmişti, farkındaydı. Tek evladıydı. Belki toprağın en derinine beyaz bir örtüyle koymuş olsaydı bu kadar acı çekmezdi. Tabi ki ruhu yaralanırdı… Bir taş edasıyla günlerce, aylarca kendini manastıra kapatmış bir rahibe gibi uzlete çekilebilirdi. Ama durum çok farklıydı… Büyük emeklerle büyüttüğü göz nuru şimdi demir parmaklıklar arkasındaydı… Suçunu bilemiyordu… Bazı avukatlar anayasanın bilmem kaçıncı maddesini işaret ediyordu. Ancak yaşlı kadın onlardan anlamazdı ki… Çünkü ne okuması vardı ne de yazması… Her dar olduğunda soluğu bahçesinde alıyordu. Belki de burası ona bir nefes aldırıyordu, hava cihazına bağlanan yatalak bir hasta gibi. Bahçenin bir köşesinde sinmiş bir halde evladını hayal ediyor kimi zamanlar. Onun ıslak bir ağaç gölgesinin arkasına saklanıp kendisiyle kör ebe oynadığını bile hayal etmiyor değildi. Ama ne zaman gözünü açsa bu oyun son buluyordu. Hayal kırıklığına uğruyordu, istediği alınmayan bir çocuk edasıyla. İşte o zaman sıtmaya tutulmuş bir hasta gibi titriyordu. Hasretle evladına kavuşacağı anı ümit edip gözyaşlarını bir yağmur gibi toprağa akıtıyordu… Bahçenin her köşesindeki bitkiler, adeta oluk oluk suya kanıyor gibi içlerine çekiyorlardı pervasızca… Yaşlı kadının ağıt seslerini duyduklarında ise başlarını öne eğip sessizce dinliyorlardı… Bir öğretmenin sınıfta sessizlik oyunu oynattığı gibi, bütün gözlerini yaşlı kadına çevirip hüzünlü hüzünlü ona bakıyorlardı… Çaresizce…

Bir ara başında kafa taşıdığı aklına geldi. Yapması gerekenler vardı yaşlı kadının. Hemen tozları bir halının altına süpürür gibi hatıratları bir kenara itti. Sanki başından kovarmış gibi elini başının üzerinde bir kaç kez oynattı. Hemen eteğini beline doladı bir köylü kadın edasıyla… Hızlı adımlarla bahçenin toprakları arasına yerleşmiş taze sebzelere göz gezdirdi. Yarın şehirde pazar vardı. Buradan elde edeceği gelirleri biricik evladının cezaevi hesabına yatıracaktı. Başka bir geliri de yoktu ki. Eşi yıllar evvel hayatını kaybetmiş, kendisine bir kaç dönüm toprak haricinde bir şey bırakmamıştı. Ancak biricik evladı ondan yadigardı. Ne yapacaktı bundan gayrisini. En büyük sermayesi oğluydu. Okumuş, büyük adam olmuş ancak bugün neden olduğu bilinmeyen bir suçtan dolayı beton blokların arkasına esir edilmişti. Evladının kimseye bir zararı olmamıştı. Tam aksine köyüne büyük faydaları dokunmuştu. Köy meydanlarında adı her anıldığında yanlarına gidip ‘Evet benim evladım, ben yetiştirdim’ demek geliyordu içinden. Ama hiç bir zaman bunu yapmamıştı. Yapmayacaktı da… Çocuğunun haklı olduğunu biliyordu ya gerisi çok da önemli değildi elbet… Bu duygularla topraktan yeni başını çıkarmış taze salatalık, fasülye ve domatesleri toplamaya başladı. Sepetinin içerisinde hepsi adeta birer ay parçası gibi parlıyordu. Bir ara canı çekti. Taze nazenin bir salatalığı eteğinin kenarına silerek ağzına attı. Salatalık o kadar tazeydi ki ağzının içerisinde bir dondurma gibi eridi adeta. Büyük bir haz duydu. Ama yeniden gözlerine nem inmeye başladı. Aklına gelmişti evladı. ‘Acaba o yiyor mu?’ diye düşündü. Ne de olsa anne olmak buydu… Gözlerindeki nemleri eteğinin en temiz yerine sildi… Artık ağlamak vakti değildi… Bunu biliyordu… Ayakta durması gerekiyordu biricik göz ağrısı için… Yaşlı kadın adeta kurumuş bir fasülye dalını andırıyordu uzaktan ama yanına yaklaştığınızda ihtişamlı bir dağ gibiydi…

Pazara erken gelmişti. Hemen kendisine insanların rahatlıkla ulaşabilecekleri açık bir alan buldu. Topladığı taze sebzeleri hemen sepetinden çıkararak yere serdiği bez parçasının üzerine yerleştirmeye başladı. Daha bir kaç parçayı koymuştu ki şehir ahalisi başına üşüştü. Taze sebzeler kapış kapış gidiyordu. Bazı tanıdıklar ise evladının durumunu bildiği için destek amacıyla alışveriş yapıyordu. Yaşlı kadın bunu biliyordu. Ancak şu anda onu düşünme zamanı olmadığının da farkındaydı. Artık keskin bedensel bir acıyla geçmişi hatırlamanın vakti olmadığı aşikardı. Uğursuz bir sırrın önüne çekilmiş gizemli bir perdeyi aralamak ister gibi var gücüyle çevresine gülücükler dağıtıyordu. Ama gel gör ki içinde hafakanlar yükseliyor, volkanlar patlıyordu. Ateşli bir hasta gibi aylardan beri dolanıyordu sokak aralarında. Ama içindeki ateşi de çevresine yansıtamıyordu yaşlı kadın. Kocasına ve evladına duyduğu saygıdan dolayı… 

Pazarda bir anda bir kalabalık belirdi. Yaşlı kadın da başını kaldırıp seslerin yükseldiği tarafa baktı bir meraklı gibi. Polisler pazar alanına rücu etmişti. Ellerinde telsizler ve bellerinde silahlar… Hatta bazılarının elleri tetikte gibiydi. Kimi arıyorlar diye iç geçirdi. Belki de acılı bir katil pazar alanına dalmıştı, kim bilir. Ama birden görevlilerin birilerinden kendisinin ismini sorduğunu duydu. Avının kokusunu alan bir köpek edasıyla başını kaldırdı, kulaklarını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Bir anda polislerin başına dikildiklerini gördü. Bir şeyler alacaklarını düşündü önce. ‘Buyurun yavrum, ne istersiniz?’ dedi mahsun bir edayla. Sakallı ve gözünde gözlük olan bir görevli, ‘Seni’ deyince bir anda buz kesildi. Sanki şehrin bütün elektrikleri kesilmiş gibi ruhu ve bedeni kapkaranlık bir haleti ruhiyeye büründü. Biri elinde bir belge gösterdi. Yaşlı kadını gözaltına almak istediklerini deklare etti. İşte o zaman Edison’un elektriği keşfi gibi kadının başında ışıklar yanmıştı. Çocuğundan sonra sıra kendisindeydi. Birini almaları yetmemişti galiba… Kendine güvenen ve ringde rakibini küçümser bir havayla, ‘Gidelim’ dedi. Bir ara bir bayan görevli koluna girmek istediyse de elinin tersiyle genç kızı yanından uzaklaştırdı. ‘Ben suçlu değilim ki, nereye kaçacağım?’ dedi. Yaşlı kadın pazar ahalisinin arasında ölüme giden idamlık bir adamın durumu gibi sallanarak gidiyordu… Ama ne bedeninde ne de ruhunda zerre korku yoktu belli ki… Adımları kendine olan güvenini ortaya koyuyordu… ‘Beni niye aldığınızı biliyorum’ dedi sadece. Ancak içinde biriktirdiği nefret adeta gözlerinde çakmak çakmak yanıyordu.”

Bayram KAYA, Silivri Cezaevi

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz