“17 Aralık’ın savcı ve polisleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin namusunu kurtardı!”

NOKTA | Fatih VURAL

2000 yılı başında gazeteciliğe adım atan Ahmet Dönmez, belediye muhabirliği ile başladığı çalışma hayatını, AKP ve Başbakanlık muhabiri olarak devam ettirdi. Bu yönüyle AKP’yi ve Erdoğan’ı, Türkiye’de en iyi bilen gazeteciler arasında yer alan Dönmez’i kamuoyu, 17-25 Aralık sürecinden sonra Erdoğan’a sorduğu yolsuzluklarla ilgili sorularla tanıdı. Gazetecilik birikimini, “Yüzde On-Adil Düzenden Havuz Düzenine” adlı kitapla taçlandıran Ahmet Dönmez, hemen ardından Ufuk Köroğlu’yla birlikte kaleme aldığı “17 Aralık-Sıfır Noktası” adlı kitabını yayımladı.

17 Aralık’ın kilit aktörü Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasının ardından Ahmet Dönmez’le bu tarihi soruşturmanın bilinmeyenlerini konuştuk. “17 Aralık Soruşturması’nı yapan polis ve savcılar, bana göre Türkiye Cumhuriyeti’nin namusunu kurtarmıştır” sözlerine şöyle açıklık getiriyor: “Zarrab’ın yıllardır Türkiye’yi adeta bir kara para üssü gibi kullandığını, Türk bankalarını finansal suçlara bulaştırdığını, hatta hükümeti rüşvete bağladığını ABD’de tutuklandığı gün öğrenseydik Türkiye için nasıl bir utanç olacağını düşünün! Ülkemiz için düşünülecek şey, ‘Ne polisi polis, ne yargısı yargı’ şeklinde olacaktı.”

Ahmet Dönmez’in “bilgiye dayanarak söylüyorum” keskinliğinde bir iddiası daha var: “ABD, Recep Tayyip Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen İsviçre’deki gizli para hesaplarını biliyor. Bunu tespit etti. İkincisi, ‘17 Aralık günü sıfırlamaya çalıştıkları paralar gibi başka adreslerde milyarlarca dolar nakit paraları olduğu’ iddiaları var. ABD bu paraların önemli bir kısmının nerelerde tutulduğunu da biliyor! Bunu Alman istihbaratı da biliyor. Bharara’nın dosyasında, ilerleyen aşamada belki de bunlara dair delillere de rastlayacağız.”

nokta2“17 Aralık Sıfır Noktası” adlı kitabın yazarlarından biri ve bu soruşturmaya hâkim bir gazeteci olarak, Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasını, uluslararası arenada yaşanan değişimi de göz önüne alarak nasıl değerlendirirsin?

Kendi elimdeki bilgilerle ve arşivimle, var olan parçaları bir araya getirdiğimde önüme bir fotoğraf çıkıyor. Bu parçalar, İran, Amerika ve Türkiye ayaklarından oluşuyor. İran’dan başlayacak olursak; Reza Zarrab, İran Devleti tarafından takip ediliyordu, Türkiye’de.

ZARRAB, İRAN’A KAÇIRILMA VE İDAM KORKUSU YAŞIYORDU

Bu takip ne zaman başladı?

İran’da Ruhani’nin Cumhurbaşkanı olmasından beri devam ediyor. Zarrab türü işadamlarına İran’da ‘ambargo tüccarı’ ya da ‘dellal’ adı veriliyor. İmtiyazlı işadamları bunlar. O nedenle Zarrab daha önce önünün açılması ve lojistik destek sağlanması için takip altındaydı. Ruhani’nin Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, kendi deyimleriyle ‘iktisadi fesat’ olarak adlandırdıkları bu yapıya savaş açtılar. Türkiye’de 17-25 Aralık sürecinin başladığı günlerde de Zencani, İran’da tutuklandı. Bunun ardından da İran, Zarrab’ı izleme konseptinde değişikliğe gitti. Reza Zarrab, İran Devleti’nin ve gizli servisinin dışarıda, özellikle de şu anki Türkiye vasatı içinde ne tür operasyonlar yapabileceğini en iyi bilen isimlerden bir tanesi. İran’a kaçırılma ve idama mahkum edilme korkusu yaşıyordu. Aralık 2014’te, Çağlayan Adliyesi’ne giderek suç duyurusunda bulunmuştu.

Neden?

“Ben takip ediliyorum. Can güvenliğim yok. Korkuyorum” gerekçesiyle… İşte bu da fotoğrafın Türkiye ayağı ile ilgili.

ben kapakTÜRKİYE’DE HAPSE GİRİNCE “İTİRAFÇI OLMAYA HAZIRIM” DEMİŞTİ

Kimler takip ediyordu, anlaşılabildi mi?

Bildiğim kadarıyla bugüne kadar somut bir bilgiye ulaşılamadı. Eski Mali Şube Müdür Yardımcısı Yasin Topçu geçtiğimiz günlerde seri tweet’ler attı. “Onun ne kadar korkak bir insan olduğunu, içeride uzun süre kalamayacağını, çıkmak için her şeyi yapmaya hazır bir adam olduğunu biz görmüştük” dedi. Buradaki diğer ayrıntı da şu: 17 Aralık Savcısı Celal Kara, Reza Zarrab tutukluyken, kendisine “Benim kanserim var. Çıkmam lazım. Bunu karşılığında da ifade vermek istiyorum” dediğini, Can Dündar’a verdiği röportajda açıklamıştı. Bendeki bilgi, bunun bir adım ilerisi…

Nedir o?

Zarrab sadece “İfade vermek istiyorum” cümlesini kurmadı! Savcı Kara, bu kısmı biraz kapalı geçti. Reza Zarrab aslında “İtirafçı olmaya hazırım” demişti! Türkiye’de cezaevindeyken itirafçı olmaya hazırlıklı birisiydi. Çünkü içeride kalamayan, özgürlüğüne düşkün, korkak ve güvensiz bir adam. İtirafçılığa teşne bir mizacı var. O dönemde bazı aracılar vasıtasıyla hükümeti de tehdit etmiş ve bir an önce çıkarılmasını istemişti. Aksi taktirde konuşacağı uyarısını yapmıştı. Bunun ardından bir bakan onu, cezaevinde ziyaret etmiş ve o ziyaret sırasında güvenlik kameraları da kapatılmıştı.

ZAFER ÇAĞLAYAN, REZA’YI HAPİSTE ZİYARET ETTİ

Kimdi o bakan? 

O bakanın kim olduğu açıklanmasa da iddialar Zafer Çağlayan olduğu yönünde.  Çağlayan da bugüne kadar bu iddiaları net bir şekilde yalanlamadı. Hemen arkasından, çok sürmedi, bütün yargı sistemi altüst edildi ve Zarrab tutuklandıktan 70 gün sonra tahliye edildi. Dönemin Başbakanı Erdoğan da “Hak yerini buldu!” dedi. İran meselesine dönecek olursam birkaç önemli detayı paylaşmak isterim…

“10 MİLYAR DOLAR’A YAKIN PARAYI REZA DEĞİL, TÜRKİYE ÖDEYECEK”

Lütfen…

Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen İranlı bir ekonomist var. İsmi, Dr. Fuat Sadeghi. Zaman gazetesinden Doğan Ertuğrul’a, 26 Temmuz 2014 tarihinde bir röportaj vermişti. Orada aynen şu ifadeleri kullandı: “ABD ile İran anlaşır ve ambargolar biterse İran’ın petrol paralarıyla ilgili yolsuzluklar, Erdoğan Hükümeti’nin sorunu olur en başta. Çünkü görünen o ki çok büyük miktarlarda petrol parası cebe indirildi. İran bu parayı resmi olarak isteyebilir. 10 milyar Dolar’a yakın olduğu zannedilen parayı herhalde Reza Zarrab, İran’a getirmeyecek. Türkiye kendisi ödeyecek bu parayı. İran bu paraların tahsili için uluslararası davalar açabilir. İran’ın parası, Halkbank, başka bankalar ve özel şirketlerde olabilir.” Bugün, Sadeghi’nin bir buçuk yıl önce söylediği, ABD ile İran’ın anlaştığı dönemin içindeyiz. Yani bu sorunun, Türkiye’nin ve Erdoğan Hükümeti’nin sorunu olma süreci başladı.

Sadeghi’nin önemli bir başka açıklaması da Zarrab’ın fonksiyonuyla ilgiliydi. Ahmedinejad döneminde İran makamlarının bazı birimlere, “Türkiye’den tüm paralar Zarrab kanalıyla gelecek” talimatı verdiğini açıkladı Sadeghi. Bu da, Zarrab’ın ve Zencani’nin, İran’daki iktisadi fesat dosyalarının ve yolsuzluk ağının çok önemli aktörleri olduğunu gösterir. Zarrab’ın ABD’de yargılanıyor olması da bütün bu ilişkiler ve kara para ağı açısından çok önemli bir gelişme.

IMG_3372“TÜRKİYE, ZENCANİ DOSYASINDA BİZİMLE İŞBİRLİĞİ YAPMAYA YANAŞMADI”

İran’da ‘yargı erki sözcülüğü’ adı altında bir makam vardır. Gulam Hüseyin Muhseni Ecei adındaki o sözcü, “Türkiye’den bazı kimseler, Zencani’nin borcunu ödemeyi teklif ettiler bize. Fakat biz kabul etmedik. Hangi nedenle bu borcu ödemeye razı olduklarını sorunca da bir daha görünmediler” dedi. İran’da Zencani dosyasını en iyi bilen  isimlerden birisi de Meclis Enerji Komisyonu Üyesi Emir Abbas Sultani. Onun açıklaması da şöyle: “Türkiye, Zencani dosyasında bizimle işbirliği yapmaya yanaşmadı.”

Bu komisyonun nasıl bir önemi var?

Bu komisyon, Zencani’nin yurtdışındaki mal varlığını tespit etme ve bunu nakde dönüştürme ile görevlendirilmiş bir komisyondu. Sultani ayrıca İran’ın, Zencani’nin ilişkili olduğu bütün ülkelere heyet gönderdiğini açıkladı. İran’ın parasını tahsil etmek üzere kurulan bu heyet, Türkiye’ye  de geldi.

“TÜRK DEVLETİ’NİN REZA’YI KORUDUĞUNU BİLİYORUZ”

Ne zaman geldi?

Hem 17 Aralık’tan önce, hem de 17 Aralık’tan sonra. Fakat aradıklarını bulamadılar. İşbirliği önerilerine olumsuz  cevaplar aldılar. Bunun ardından İran, Türkiye’ye olan baskısını sürekli arttırdı. Zarrab’ın ABD’ye gitmesinden önce de artan bir trafik vardı. İran’dan buraya gelenler oldu. Ahmet Davutoğlu, İran’a gitti. Görüşme trafiği sıklaştı. Bu baskının çok arttığını biliyoruz.

Reza Zarrab, İran’ı çok iyi bildiği gibi, muhatap olduğu AKP iktidarının genlerini de çok iyi biliyor. Zaten onun bir parçasıydı. Nereye kadar kendisini koruyacaklarını, nereye kadar korumayacaklarını çok iyi biliyordu. İran Ticaret Sanayi ve Petrol Odası Başkanı Hamid Hüseyni de, 17 Aralık Operasyonu sonrası ortaya çıkanlarla ilgili “Zarrab’la ilgili duyduklarıma hiç şaşırmadım. Türkiye’de rüşvet verdiği iddialarına da hiç şaşırmadım. Çünkü Zarrab’ın devlet katında korunduğunu biz biliyorduk” demişti. Zencani ve Zarrab arasındaki ilişkiyi de teyit etmişti.

makulsupheGANA’DAN GELEN UÇAK, ZENCANİ-ZARRAB İLİŞKİSİNİ AÇIKÇA GÖSTERİYOR

Babek Zencani ve Reza Zarrab arasında nasıl bir ilişki var?

Bir bütünün iki parçası oldukları çok net. Özellikle Gana’dan gelen bir buçuk ton altın yüklü uçaktan da anlıyoruz bunu. Baştan sona skandallarla dolu bir hadisedir o. Orada günaşırı Zarrab ya da adamları ile Babek Zencani arasında görüşmeler yapılıyor. Çünkü uçağın bir sonraki durağı Dubai. Uçağı burada Zencani bekliyor. Uçağı Gana’dan çıkaran da, malın sahibi de Zencani. Altının bir kısmını İstanbul’da Zarrab’a bırakacak uçak, sonra Zencani’ye gidecek… Bu nedenle uçağın bir an önce salıverilmesi için günaşırı görüşmeler yapıyorlar. Burada kilit bir isim var.

ABD’NİN DE GÜNDEMİNE GİREN KİLİT İSİM: KAMELYA CEMŞİDİ

Kim?

ABD’li savcı Bharara’nın iddianamesinde de adı geçen, Kamelya Cemşidi. İddianamenin özeti olan 21 sayfayı okuduğumda, üç kişiden birinin Cemşidi, birinin Zarrab olduğunu gördüğümde, savcı Bharara’nın ne kadar derin izler üzerinden gittiğini anladım. Kamelya Cemşidi çok kritik bir isim. İran devletiyle, İran’daki gizli yapılanmalarla kuvvetli ilişkileri var ve Babek Zencani’yle Reza Zarrab arasındaki köprü elemanlardan birisi. Zencani’nin Türkiye’deki geçmişi, Zarrab’dan daha eski. Zarrab Ailesi’nden eski demiyorum; çünkü baba Zarrab’ın Türkiye’deki altın işleri 30 yıl öncesine kadar gidiyor. Babek Zencani, Onur Air’in gizli sahibi olarak da bilinir.

Ulusoy ve Varan’da da hisseleri vardı, sanırım…  

Evet. Buralardan da kaynaklı ilişkileri var. Birçok tapede Zarrab ve Zencani işbirliğini, iletişimini gösteren konuşmalar mevcut. Bu ilişkiyle ilgili yeterince delilin, 17 Aralık dosyasında var olduğunu bilelim.

Reza Zarrab’ın babası?

Dubai’de yaşıyor. Bu ilişkiler ağının Dubai ayağını götürüyor.

REZA’NIN ÜZERİNE GİDEN MASAK BAŞKANI’NIN BAŞI YANDI

Zarrab Ailesi bu işe nasıl girmiş?

Bu aile, Gaziantep Kilis taraflarından İstanbul’a gelip sarraflıkla uğraşmaya başlıyor. Soyadları da buradan geliyor. Altın ticaretiyle işe başlıyorlar. Daha sonra özellikle Körfez ülkeleri, İran, Türkiye arasında altın ticareti yapmaya başlıyorlar. Reza Zarrab’ın İran’la ilişkilerini geliştirmesiyle birlikte daha farklı alanlara kayıyorlar. Emniyet İstihbarat’ın 2011 yılında hazırladığı bir rapora göre Reza Zarrab, İran Devrim Muhafızları ile birlikte çalışan, dünyanın dört bir yanında kara para trafiği olan, Türkiye’yi de bir üs olarak kullanan, paravan şirketler kuran, bu şirketler üzerinden para transferi gerçekleştiren, bununla da yetinmeyip hayali ihracat yapan, sahte evraklar düzenleyerek milyonluk komisyonlar alan, anlaşılması zor bir sistem kuran, gizemli bir işadamı.

MASAK’tan (Mali Suçları Araştırma Kurulu) bir yetkili ile görüşmüştüm. Demişti ki, “Biz 2008 yılından beri Reza Zarrab’la yatıp kalkıyoruz! Ama hâlâ Zarrab’ın sistemini çözemedik. Çözebilmek için tek bir şeye ihtiyacımız vardı: Halkbank ve diğer bankalarla ilişkili tespit ettiğimiz paravan şirketlerin para hareketlerinin dökümü. Bunu alabilseydik, o ağı çözebilecektik.” Fakat MASAK Başkanı Mürsel Ali Kaplan, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüşüyor. O, durumu Tayyip Erdoğan’a iletiyor. Ondan sonra da kıyamet kopuyor! Kesinlikle buna izin verilmiyor. Verilmediği gibi MASAK Başkanı Mürsel Ali Kaplan’ın da başı yanıyor!

IMG_5830DOSYAYA GİREN İLK BAKAN ZAFER ÇAĞLAYAN

Reza Zarrab’ın ilişkisi, Türk devletiyle ve bakanlarla nasıl başlıyor?        

Tespit edilen ilk şey, Reza Zarrab ve Zafer Çağlayan’ın, 2012 yılında buluşması. Zarrab’la ilgili tespitler, 2007 yılına kadar gidiyor aslında. Ama asıl çalışma, 2012 yılında Yakup Saygılı’nın Mali Şube Müdürü olmasıyla başlıyor. Saygılı göreve geldikten kısa bir süre sonra İstihbarat Şube’nin hazırladığı raporu, değişik yerlerden gelen yazılarla da birleştirerek bu soruşturmayı ve takibatı başlatıyor, savcılarla beraber.

Mahkeme kararıyla teknik takibe başladıktan sonra ilk olarak Zafer Çağlayan’ın Reza Zarrab’la buluşması, yasal olarak dosyanın içine girmiş oluyor. Bunun öncesine dair somut verilere sahip değiliz. İkisi arasındaki ilişkinin daha evvele dayanması da muhtemel. Akıl yürütelim… Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, neden Reza Zarrab’la ilişki kursun? Muhtemelen birilerinin talimatı devreye giriyor. Zarrab, İran devletinden aldığı imtiyazla bu işe girdiğine göre birileriyle ilişki kurması lazım. İran bu imtiyazı herkese vermez. Ayrıca bundan yararlanmak isteyen çok işadamı da oluyor; ama Zarrab’ın Türkiye’deki ilişkilerinin çok güçlü olması onu öne çıkarıyor. Bunu İranlılar da söylüyor. Orada karşılıklı bir “kazan-kazan” sistemi işliyor.

“SAYIN BAŞBAKAN’IN (ERDOĞAN) TALİMATLARI VAR, SÜRECİ HIZLANDIRIN”

Nasıl?

Türkiye, ekonomisini ayakta tutmaya çalışıyor. İran’la iş yapmak istiyor. Belli ki devlet katında “Bu ilişkiyi sürdürebilmek için gerekirse illegal yollara başvurabiliriz” yönünde bir karar alınmış ve bir sistem kurulmuş. O konsensüs neticesinde de Zarrab ve Çağlayan buluşturulmuş.

Yani bu ilişki, Zafer Çağlayan’ın bile isteye, tek başına giriştiği bir ilişki değil. Öyle mi?

Benim kanaatime göre öyle. Kendi inisiyatifiyle buluşmuş değil Zarrab’la. Daha sonraki dönemde karşımıza çıkacak olaylar ve telefon takibi, bize bunu zaten gösteriyor. Mesela, Zafer Çağlayan, 2013 yılının Eylül ayında Reza Zarrab’la birtakım görüşmeler yapıyor. O görüşmelere Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan da katılıyor. Amaç, dışarıya sürekli altın çıkararak ihracat oranlarını yükseltmek, cari açığı azaltmak, böylece de seçimler yaklaşırken Türkiye’nin ekonomisini ve kredibilitesini daha iyi göstermek. Zafer Çağlayan bu toplantılarda sürekli, “Sayın Başbakanın (Erdoğan), Beyefendinin talimatları var. Bu süreci hızlandırın, diyor” ifadelerini kullanıyor. Zarrab, adamı olan Rüçhan Bayar ve kasası olan Abdullah Happani ile Eylül 2013’te gerçekleştirdiği görüşmede, “Bize özel görev verildi. Özel bir misyonumuz var” diyor.

REZA ZARRAB: “BEN, SAYIN BAŞBAKAN’A SÖZ VERDİM!”

Nedir o misyonun içeriği?

Zarrab, Süleyman Aslan’a bir telefon konuşmasında, “Bakanlarla görüştük. Hatta üç bakan yemeğe teşrif etti. Enine boyuna bu mevzuları konuştuk. Beni sıkıştırdılar 3 milyar dolarlık altın ihracatı için. Bu konuşmadan sonra bütün ekibi topladım. Elimizden geleni yapmamız gerektiğini söyledim. Çünkü Sayın Başbakan’a (Erdoğan) söz verdim” diyor. Bunun gibi birçok telefon konuşması var.

Ne kadar zamanda yapacaktı bu ihracatı?

Üç ay içinde!  2013 yılının sonuna kadar. 2014 Mart’ında da yerel seçimler var. Hatta  o sırada Zarrab, adamlarını bu iş için sıkıştırırken, “Bu iş Başbakan nezdinde, benim için önemli. Çünkü direkt yanına gideceğim.” diyor. Zafer Çağlayan da Başbakan’la yaptıkları bir toplantıdan çıktıktan sonra Süleyman Aslan’ı arayarak, Erdoğan’ın, Zarrab’ın Halkbank üzerinden kurduğu bu sisteme ne kadar önem verdiğini vurgulayarak, “Sayın Başbakan, hiç bir şekilde bu işte gevşeme olmasın dedi” diyor.

Bir ara üzerindeki baskılar çoğaldığında da telefonda Egemen Bağış’a, “Ben de bu konuyla alakalı gidip Sayın Başbakan’la görüşmek istiyorum. Koyayım önüne metni, diyeyim ki ‘Benim yaptığım iş ortada. Yaptığımız ihracatın ülkeye katkısı, faydası, cari açığın kapanması… Ya ben onları yapmayayım ya da bunlarla uğraşamıyorum’ diyeyim…” ifadelerini kullanıyor. Bu sözlerin anlamı açık. Zarrab, Erdoğan’ın onayı, himayesi ve yönlendirmesi ile bir takım işler yapıyor. Bunun karşılığında da bazı ayrıcalıklar istiyor. Başı sıkıştığında korunma istiyor. Bunlar dışında akıl almaz bir detay daha var…

EMNİYET ŞERİDİ VE ESKORT KIYAĞI, MUAMMER GÜLER’E KAPI AÇTI

Nasıl bir detay?

Reza Zarrab, emniyet şeridine takılmadan gitme talebinde bulunuyor. Nisan 2012’de, Zafer Çağlayan’ın oğlunun düğününde -ki o düğünde Ebru Gündeş de sahne alıyor, dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan da var. Reza Zarrab, bakanlar yanındayken Erdoğan’a konuyu açıyor. “Efendim ben bir eskort talep ediyorum ve mümkünse emniyet şeridinden gidip gelmek istiyorum. İstanbul’un trafiği yoğun, malum” diyor. Tayyip Erdoğan, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’e, Zarrab’ın yanında, koruma ve eskort tahsis edilmesi talimatını veriyor. Böylece Zarrab’ın emniyet şeridinden gidip gelme süreci başlıyor. Bir Başbakan, 29 yaşında İran uyruklu bir işadamının, bu kadar çiğ, bu kadar absürt ve çirkin bir talebini nasıl kabul edebilir?

Reza Zarrab ile Muammer Güler arasındaki ilişki de bu olaydan sonra mı başlıyor?  

Daha önce görüşmeleri var; ama iddialara göre ilk rüşveti, bakanın oğlu Barış Güler üzerinden, bu olay sonrasında veriyor.

unnamed4“ARTIK BURAMA GELDİ! YA BU İŞİ HALLEDİN, YA DA KONUYU ERDOĞAN’A GÖTÜRECEĞİM”

Bir nevi teşekkür rüşveti mi?

Aynen öyle! Muammer Güler’in oğlu Barış Güler’e sözüm ona bir danışmanlık işi ayarlanıyor, ayda 30 bin lira maaşla. Bu kılıf altında paralar verilmeye başlanıyor. Happani’yle olan telefon görüşmelerinde de Reza Zarrab, Muammer Güler’le ilişkisinin o düğünde başladığını söylüyor ve “Parayı hazırlayın” diyor.

Bütün bunlar bize, Reza Zarrab ve Tayyip Erdoğan’ın birbirlerini iyi tanıdıklarına dair ipuçları veriyor. Hatta Reza Zarrab, gazeteci Kamil Maman’ın Bugün gazetesinde çıkması muhtemel haberini engelleyebilmek için bakanları devreye sokuyor. Tam o sırada Fatih Emniyet Müdür Yardımcısı Orhan İnce’nin başka yere atanmasıyla meşgul. Bu ‘belayı’ başından def edebilmek için Ankara’ya gidip görüşmeler yapıyor. Egemen Bağış ve Muammer Güler’le telefonda konuşuyor. “Artık burama geldi! Ya siz bu işi halledin, ya da ben gidip Beyefendi’ye söyleyeceğim” diyerek bakanlara gözdağı veriyor. Demek ki Erdoğan nezdinde böyle bir kredisi var ve Erdoğan böyle bir ilişki ağından haberdar.

EGEMEN BAĞIŞ’LA İLİŞKİSİ BİLDİĞİMİZDEN DAHA ESKİ

Reza Zarrab’ın Egemen Bağış’la ilişkisi ne zaman başlıyor?  

Bizim bilgilerimiz, fezlekeyle, birtakım iddialarla ve itiraflarla sınırlı. Bilmediğimiz daha birçok karanlık detay var. Onlardan birisi de bu ilişkinin ne zaman ve nasıl başladığı. Polis takibine 2013 yılında takılıyorlar. ‘Çikolata teslimatı’ onlardan birisi. Bir de Zarrab’ın Avrupa Birliği Ortaköy ofisinde müthiş eğlenceli bir para teslimatı daha var: 500 bin dolar. Reza Zarrab’ın, kardeşinin ve babasının Türk vatandaşlığına alınmasıyla ilgili Egemen Bağış’ı aracı olarak devreye soktuğu iddia edilse de aslında aralarındaki telefon konuşmalarından, çok daha derin ve eskiye dayalı bir ilişkileri olduğunu anlıyoruz.

Bu kanıya nasıl varıyorsun?

Birbirlerine hitap şekilleri, Reza Zarrab’ın, Egemen Bağış’ı, gazete haberinin önünü kesmek için aradığında kullandığı ifadeler… Hatta bu, ikisi arasındaki bir samimiyetin de ötesinde. Bir başka bağlantı dikkatlerden kaçmıyor. Örneğin Egemen Bağış, “Bu konuyu Muammer Abi ve Zafer Abi’yle de konuştun mu?” diye soruyor. “Konuştum” diyor, Zarrab. Orada, “Ali Babacan’la da, Mehmet Şimşek’le de görüştün mü?” diye sormuyor mesela. Özellikle bu iki ismi sorması çok önemli. Birbirlerinden haberdarlar.

ALİ BABACAN’IN BİLMEMESİNE İMKAN YOK, MEHMET ŞİMŞEK’E HABERİ BİZZAT GÖTÜRÜYORLAR

Cari açık böyle bir sistemle kapatılmaya çalışılırken, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek gibi ekonominin etkili isimlerinin bu sistemden haberdar olmadığını düşünebilir miyiz? 

Ali Babacan da, Mehmet Şimşek de bazı şeyleri biliyor. İşin ilginç tarafı şu: Reza Zarrab ile adamları, Kamil Maman’ın haberini engellemek için çeşitli yerlerle görüştüklerinde…

Bölüyorum ama, neydi bu haberin içeriği?   

Bu para trafiğini anlatıyordu. Hangi bankalarda, hangi paravan şirketler adına hesaplar açıldığını anlatıyordu. Maman’ın haber metnini ele geçiriyorlar. Okuduklarında şok oluyorlar. Sağ kolu Abdullah Happani, Zarrab’ı arıyor. “Abi, çok sağlam bilgiler vermişler yani. Haberde yazan her şey doğru! Birebir, bütün banka hesaplarımıza kadar bilgiler var haberde.” diyor. Haberin doğruluğunu teyit ediyorlar. Bunun üzerine panikleyip, “Acaba başka yerlere de gitmiş olabilir mi?” diyorlar.  Bu haberin taslak metnini de alarak Maliye Bakanı’na gidiyorlar.

Yani Mehmet Şimşek’e…

Evet. Mehmet Şimşek yüz vermiyor. “Bizim hakkımızda Maliye’nin, MASAK’ın yürüttüğü bir soruşturma var mı?” Dertleri, bunu öğrenmek. Muammer Güler’in de “Ben araştırdım, seni kimse izlemiyor” garantisi verip, “Önüne yatarım” dediği süreç de aynı zamanlarda yaşanıyor. Barış Güler’in adamlarının, Zarrab’dan para alırken, bir takipten şüphelenip “Bizi takip eden Emniyet birimi mi var?” diye araştırmaya başladıkları dönem de çok yakın bir zamana denk geliyor. Mehmet Şimşek’e giderek, bir anlamda kendilerini de ele vermiş oluyorlar. Mehmet Şimşek’in ve Ali Babacan’ın da olan bitenden haberi var. Ama sesini çıkarmamalarının da bir anlamı var.

Nedir o?

Daha üst bir aklın olması!

Bu sessizlik de suça konu olabilir mi?

İspatlanması halinde tabii ki olabilir bence.

OPERASYON ENGELLENMESİN DİYE SORUŞTURMA DOSYALARI BİRLEŞTİRİLDİ

Erdoğan Bayraktar, “Reza Zarrab’ı tanımam” dedi. Sahiden de bir ilişkileri yok mu?

Birbirlerini tanıdıklarını zannetmiyorum.

17 Aralık’la ilgili olarak neden sürekli ‘dört bakan’ ilişkilendiriliyor?

Orada bir yanlışlık var. Erdoğan Bayraktar, 25 Aralık’ın aktörlerinden birisi. 17 Aralık ise üç bakanı birinci dereceden ilgilendiriyor. 17 Aralık Soruşturması’nda farklı bölümler var. Örneğin Mehmet Yüzgeç’in yürüttüğü soruşturmalar farklı, Celal Kara’nın yürüttüğü soruşturma farklı. Ama her ikisi de 17 Aralık’la birleştirildi ve aynı gün operasyon yapıldı.

Neden?

Çünkü soruşturmanın engellenmesi ve akamete uğratılması riski bulunuyordu.

17-25 ARALIK’IN KESİŞİM NOKTASI, TAYYİP ERDOĞAN’DIR 

17 Aralık ve 25 Aralık’ın kesişim noktası neydi?

Doğrudan bir kesişim noktası yok. Sadece bazı aktörler ortak. Bu iki soruşturma birbirine çok karıştırılıyor. Ayırt etmek gerekiyor. 25 Aralık, Bilal Erdoğan, Erdoğan Bayraktar ve oğlu, Yasin El Kadı ile onunla bağlantılı bazı işadamlarını kapsıyordu. Ama illa bir kesişim noktasından bahsedeceksek, Tayyip Erdoğan diyebiliriz! Erdoğan da “Hedefleri bendim. Onlar üzerinden bana geleceklerdi” dedi. Bunu demesinin sebebi de o.

ÜÇ BAKANA VE SÜLEYMAN ASLAN’A VERİLEN RÜŞVET 130 MİLYON LİRA

17 Aralık Soruşturması’nda üç bakanın ve Süleyman Aslan’ın aldığı rüşvetin miktarını biliyor muyuz?

Meclis Soruşturma Komisyonu’na ulaşan belgelere göre toplam miktar 130 milyon lira. Sadece Süleyman Aslan’a on beş ayrı teslimat var.

17 ARALIK’IN SAVCI VE POLİSLERİ, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN NAMUSUNU KURTARDI

Bharara’nın soruşturması Türkiye’ye uzanacak mı? Herkesin merak ettiği soru bu!  21 sayfalık özet iddianameyi okuduğunda ne düşündün?

Soruşturmaya giren Reza Zarrab, İran-Türkiye arasındaki para trafiğinin başaktörü. Reza Zarrab demek, Recep Tayyip Erdoğan demek. Reza Zarrab demek, AKP iktidarı demek. Normal şartlarda, Erdoğan, bakanlar ve Süleyman Aslan’ın bu dosyaya girmemesi için hiçbir neden yok. Ancak özel bir iltimas geçilmesi lazım!

Net bilgiye dayanarak söylüyorum, ABD, Recep Tayyip Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen İsviçre’deki gizli para hesaplarını biliyor. Bunu tespit etti. İkincisi, “17 Aralık günü sıfırlamaya çalıştıkları paralar gibi başka adreslerde milyarlarca dolar nakit paraları olduğu” iddiaları var. İşte ABD, bu paraların önemli bir kısmının nerelerde tutulduğunu da biliyor! Bunu Alman istihbaratı da biliyor. Bharara’nın dosyasında, ilerleyen aşamada belki de bunlara dair delillere de rastlayacağız. Söylemeden geçemeyeceğim bir şey daha var: 17 Aralık Soruşturması’nı yapan polis ve savcılar, bana göre Türkiye Cumhuriyeti’nin namusunu kurtarmıştır.

Nasıl?

Bu operasyonun olmadığını düşünün… Bir sabah uyandığımızda Ebru Gündeş’in kocası Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklandığını öğreniyoruz. Bu adamın yıllardır Türkiye’yi adeta bir kara para üssü gibi kullandığını, Türk bankalarını finansal suçlara bulaştırdığını, hatta hükümeti rüşvete bağladığını o sabah öğrenseydik Türkiye için nasıl bir utanç olacağını düşünün! Ülkemiz için düşünülecek şey, “Ne polisi polis, ne yargısı yargı” şeklinde olacaktı. AKP iktidarının özlemini duyduğu da böyle bir ülkeydi aslında. Ne polisinin polis ne de yargısının yargı olduğu bir Türkiye!

17 ARALIK, EN SAĞLAM SORUŞTURMA DOSYASIYDI

Polis ve yargının, sadece AKP’nin birilerini cezalandırmak için ihtiyaç duyduğu bir mekanizmaya dönüştürüldüğü bir Türkiye… Bütün bunları düşündüğümüzde, 17 Aralık’ı yapan polis ve savcılar, bu devletin namusunu kurtarmışlardır. 17 Aralık, Ergenekon ve şike davaları da dahil olmak üzere bugüne kadar hazırlanmış en sağlam dosyadır. Yarın Türkiye tarihi yazıldığında bu operasyondan övgüyle bahsedilecek. Gün gelecek, bu devlet, o savcılara da, o polislere de iade-i itibarda bulunacak.  Bana göre ABD’deki soruşturmadan sonra AKP, bir ulusal güvenlik sorunu haline gelmiştir!

DEVLET, TARİHİNDEKİ EN BÜYÜK RİSKLE KARŞI KARŞIYA

Neden?

Erdoğan’ın bu davadan sıyrılabilmesi için birtakım lobilere muhtemelen örtülü ödenekten ya da başka kaynaklardan yüz milyonlarca dolar akıtılacak. Bu, işin mali ve kısmen daha önemsiz boyutu. Bir de siyasi veçhesi var. Bu davaya bulaştırılmamak için birtakım tavizler verilmeye hazır olunduğunu düşünün. Reza Zarrab 17 Aralık’ta gözaltına alındığında, Erdoğan’ın onun uğruna Türkiye’nin devlet, demokrasi ve hukuk düzenini yerle bir ettiğini göz önüne alırsak, ABD’deki davadan sıyrılmak için de neleri yapabileceğini tasavvur edelim. Zarrab dosyası, kendisi için hakikaten de bir varlık-yokluk meselesi olabilir. Dolayısıyla Amerika’daki soruşturmanın kendisine ulaşmaması için bir takım tavizler vermeye hazır olmadığını, trolleri dışında kim iddia edebilir? Bu açıdan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tarihinde belki de en büyük riskle karşı karşıya.

ZARRAB BİLE BİLE ABD’YE GİTTİ

Son olarak şunu sorayım… Reza Zarrab sence bilerek mi gitti?

Kesinlikle bile bile gitti! O günden bugüne öğrendiklerimiz, okuduklarımız, havuz medyasının refleksleri, yapılan açıklamalar, Reza Zarrab’ın AKP’den ve Erdoğan’dan bağımsız olarak, kendi hayatını kurtarabilmek için böyle bir anlaşmaya vardığını ve her şeyi itiraf etmeye hazır olduğunu düşündürttü bana. Zarrab, Türkiye’deyken bile konuşmaya hazır bir portre çizmişti. Bu davanın seyrine göre İran da, Türkiye’ye uluslararası davalar açabilir, alacaklarını isteyebilir. Bu durumda borçlu Türkiye Cumhuriyeti Devleti mi olacak, yoksa Erdoğan ile ortakları mı? Bence AKP’yi en az bunun kadar kaygılandırması gereken başka gerçekler de var.

IMG_5520HEPSİNİN BÜTÜNÜNDE HALİFELİK HAYALİ VAR

Mesela?

Bharara’nın soruşturmasının sadece kara para ile sınırlı kalmayıp, terörün finansmanına, uyuşturucu ticaretine kadar genişleme ihtimali var. Bu durumda bölge ülkelerine giden silahlar, gönderilen kirli paralar, bazı terörist unsurlarla girilen angajmanlar da gündeme gelebilir.

Ben havuz sisteminin yeterince anlaşıldığı kanaatinde değilim. Havuz denince akla sadece Sabah-ATV ya da havuz medyası akla geliyor. Hayır! Medya havuzun bir parçası ise MİT TIR’ları da bir diğer parçasıdır. Mursi’ye gönderilen paralar bir diğer parçasıdır. Yemen’e, Nijerya’ya, Suriye’ye, Sudan’a gönderilen paralar, silahlar da havuzun birer parçasıdır. Bütünde Erdoğan’ın bir ‘halife olma’ hayali yatmaktadır. Hayalin kendisi, kimilerine göre güzel ve desteklenmesi gereken bir hayal olabilir. Ama suça batarak, elinize kan bulaştırarak, gücünüzün çok ötesinde fantezilere girerek, milyonlarca insanın hayatına mâl olarak, yolsuzluk yaparak, rüşvet alarak, insanlara zulmederek, insanları birbirine kırdırarak, iç savaşları finanse ederek yaptığınız zaman bunu hoş görmek, desteklemek mümkün değildir. Bu bir insanlık suçudur.

NOKTA | 4 Nisan 2016

Röportajın linki: http://www.noktadergisi.info/dergi/sayi-46-4-10-nisan/ahmet-donmez-17-aralik-in-savci-ve-polisleri-turkiye-cumhuriyeti-nin-namusunu-kurtardi-h12273.html

NOT: Röportajda, dalgınlıkla Erdoğan Bayraktar’ın 17 Aralık’ta değil 25 Aralık dosyasında yer aldığını söyledim. Hatamı, röportajı okuduğumda farkettim. Düzeltir, bütün okuyuculardan özür dilerim. AHMET DÖNMEZ

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz