Erdoğan bir yol ayrımındaydı ve savaşmayı mı seçti? (1)

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Türk ordusunu Suriye’ye sokmazdan evvel en önemli gizli gündem maddemiz şuydu: “Belli ki Erdoğan iktidarının sonu geliyor. Peki Erdoğan iktidarı bırakacak mı? Savaşı mı seçecek yoksa anlaşma yoluna giderek onurlu bir çıkışın yolunu mu arayacak?”

Bu başlığın, Ankara’nın siyaset çevrelerinde de çok konuşulduğunu biliyorum. 

Bir yol ayrımındaydı Erdoğan; hem Türkiye’nin hem kendisinin kaderini belirleyeceği bir nihai karar aşaması…

Aynı dönemde bir başka kulis bilgisi daha gündeme düştü. 

Erdoğan’ın yeniden OHAL ilan etmek istediği, bunun için kendisine gerekli şartları oluşturmak için harekete geçeceği konuşulmaya başlandı.

Bu, bazı Batılı kaynaklar tarafından da bana soruldu. Türkiye’yi ve AKP’yi takip eden bir gazeteci olarak Cumhurbaşkanı’nın böyle bir çılgınlığa imza atacağını düşünüp düşünmediğim soruluyordu.

Doğrusu cevabım şöyle oluyordu: “Evet, Erdoğan bir yol ayrımına doğru yaklaşıyor. Ancak yeniden OHAL ilan edebilmek için çok büyük, çok kanlı, çok sarsıcı hadiselerin yaşanması gerekiyor. Bu ise sadece Türkiye için değil Erdoğan için de felaket olur. Şu anda her ne akıbetten korkuyor ise, bu ihtimalde ondan çok daha ağır bir akıbete dûçar olacağını bilebilecek kadar siyaseti bilen bir insan. Elbette şansını kullanmak isteyebilir. Ancak ben günün sonunda Erdoğan’ın pragmatik ve halen daha kaybetmemiş olduğu rasyonel tarafının ağır basacağına inanıyorum. Savaşarak yok olmak yerine pazarlık yaparak ayakta kalmayı seçme ihtimalini yüzde 51olarak görüyorum.”

31 Mart akşamı yenilgiyi hemen ve sorunsuz bir şekilde kabullenmiş olması, sonrasında seçimi yeniletmiş olsa dahi 23 Haziran’a ister istemez rıza göstermesi, mecburiyetten de olsa yargı reformunu gündeme alması, dış kredi bulabilmek için Avrupa ve Amerika’nın kapısını aşındırması gibi nedenler, acaba Erdoğan önümüzdeki süreçte rasyonel davranır mı diye düşündürtüyordu.

****

Peki bu senaryolara bakarak Suriye operasyonu hakkında ne söyleyebiliriz?

Erdoğan bu kararla savaşmayı mı seçmiş oldu?

Bunun peşinden OHAL şartlarına mı sürükleneceğiz?

Cevaba geçmeden önce sorunun daha iyi anlaşılabilmesi için ortada duran bu ‘yol ayrımını’ biraz tarif edelim.

Bu nasıl bir yol ayrımıydı?

****

31 Mart seçimleri ve arkasından 23 Haziran seçimleri ile birlikte Türkiye’de yeni bir konjonktür doğdu. AKP’nin 17 yıldır domine ettiği tarihi evrenin bitmekte olduğuna dair, ilk kez bu kadar kapsamlı ve ciddi sinyaller gelmişti. 

Türk siyaseti İmamoğlu gerçeği ile tanıştı. 

Tanıştığımız bir diğer gerçeklik, Erdoğan’ın seçim kaybedebileceği idi. 

Üstelik bu, İstanbul seçimiydi. 

Erdoğan’ı var eden şehir… 

Bütün sermayesini dayandırdığı ana zemin. 

Altından kayıp gidiyordu. 

3 büyükşehri de CHP’ye kaptırmıştı. Bu metropollerde yaşayan toplam seçmen sayısı 18 milyonu buluyor. Yani neredeyse toplam seçmenin üçte biri diyebiliriz.

Buna Adana ve Antalya’nın kaybını, Bursa’nın kıl payı kazanılmasını da eklersek manzara biraz daha belirginleşiyor.

****

Bu sonuçlar, bir üçüncü gerçeği daha önümüze koydu. 

O da yeni sistemde muhalefetin Kürtlerin desteğini alması halinde Erdoğan’ın seçim kazanamayacağıydı. 

Bir diğer gerçek; 16 Nisan referandumundaki mühürsüz oy skandalında olduğu gibi AKP’nin sandık manipülasyonu ile sonucu değiştirmesine artık müsaade edilmediğiydi. Atı almış ama bu kez Üsküdar’ı geçememişti. 

  31 Mar’ta 13 bin küsür oyla İstanbul’u kaybetti, o gece başta İçişleri bakanı Süleyman Soylu olmak üzere bazı AKP’liler sandıklara müdahale etmeye çalıştı ama buna izin verilmedi. 

Erdoğan ikinci kez seçime gittiğinde bu kez ömrü boyunca unutamayacağı, hayatının en büyük travmalarından birini yaşadı. Kalesi, yuvası, ilk göz ağrısı İstanbul’u ağır bir hezimetle kaybetti. 

****

Bu bize bir başka gerçeği daha apaçık gösteriyordu.

Yıllardır AKP’nin konsolide ettiği alan, artık rekabete açıktı.

Seçmen, kendini alternatiflere açmıştı.

Erdoğan olduğu müddetçe bu taban üzerinde siyaset yapılamayacağı vehmi, artık çöküyordu. 

Uzun süredir bu seçimin sonucunu bekleyen Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu da böylece sahaya çıktı. 

Her ne kadar partilerini resmen kurmuş değillerse de onların yürüttüğü çalışmalar, siyasetin gündemi haline geldi. Herkes bu partilerin ne zaman kurulacağını, vitrininde kimlerin yer alacağını, hangi söylemle çıkacaklarını, kimlerle ittifak kuracaklarını, ideolojilerini, AKP’den ne kadar oy koparacaklarını vs tartışıyordu. 

Korku duvarları da aşılmaya başlamıştı. 

Hem insanlara biraz daha cesaret gelmiş hem de AKP’nin sadık bürokratlarında korku başlamıştı. Bu korku, bazı yargılamalara bile sirayet etmeye başlamıştı.

****

Bütün tehditlere rağmen Babacan, finans problemini çözmüştü. Kendisine gizliden gizliye destek veren çok sayıda büyük patron olduğu gibi yerel kaynakları da arkasına almayı başarmıştı.

Sadece ekonomik olarak değil, insan kaynakları anlamında da büyük bir ilgi ile karşı karışayaydı. Öyle ki şu korku döneminde, herkesin “FETÖ’cü” damgası yemesinin işten bile olmadığı bir karanlık devirde bile Babacan taleplere yetişemez hale gelmişti. 

Bir insan kaynakları birimi oluşturuldu. Bunlar CV’leri topluyor ve mülakatlar yapıyordu. Kurucular kurulu listesinde olmaya çalışan veya taşra teşkilatını kurmaya talip olan isimlerin başvuruları tek tek inceleniyordu. Sadece Babacan’ın yüz yüze yaptığı mülakat sayısı 700’ü buldu. Bunların hepsi, partinin ağır topları arasında olmaya aday kişilerdi. İsteseler Meclis’te grup kuracak sayıyı bile bulmalarına rağmen seçici davranıp bir sonraki seçimin iktidar kadrosunu kurma hedefi ile hareket ediyordu Babacan’lar. 

Açıklandığında kamuoyunun çok şaşıracağı, AKP siyaseti ve hatta sağ siyasetle bile anılmamış olan bazı kalibreli isimlerin dahi partinin vitrininde yer alacağı konuşuluyordu. 

Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın başkanlığında kurulan bir ekip, partinin tüzüğünü yazdı. 

Parti programı hazırlandı.

****

Arkasına Abdullah Gül’ün mentorlüğünü almış olan Ali Babacan yüzde 3, yüzde 8 için çalışmıyordu. 

İktidar iddiası ile hazırlanıyordu. 

Özal’ın ANAP’ına benzer, farklı eğilimleri bir araya getiren bir parti olacaktı. 2 temel zemin üzerine oturacaktı.

Bir; ekonomi.

İki; adalet.

Her ikisi de şu an Türkiyenin en önemli iki gündemi ve iki kanayan yarası. Bu iki alanda kamuoyunu tatmin edebilecek olgunlukta projelerle çıkarsa AKP’ye çok ağır darbeler vuracağı açık.

Babacan her iki alanda da karşılık bulabilecek çalışmalar yaptırdı. Adeta kendi gölge kabinesini kurup projeler hazırlattı. Zaten kendisi eski bir ekonomi bakanı olduğu ve AKP’nin ilk dönem sağladığı ekonomik istikrarın sembolü olduğu için bu alanda çok fazla bir efor sarfetmesine gerek yoktu. Türkiye’de ekonominin geriye doğru azalacağı her bir baz puanda Babacan’ın oy oranı otomatik olarak ters orantılı bir şekilde artacaktı.

Erdoğan, Babacan’ın önünü kesmenin en iyi yolunun bu iki kozu elinden alarak kadük bırakmak olduğunu biliyordu. Fakat ekonomide elinden çok fazla bir şey gelmediği gibi adalet konusunda da hem bitmek bilmeyen kinine hem de birlikte hareket ettiği grupların planlarına yenik düştüğü için fazla bir ilerleme kaydedemedi. 

Çok şey beklenen yargı reformu ölü doğdu. 

Keza Davutoğlu’nun da teşkilatlarda beklenin üstünde ilgi gördüğü, sadece Babacan’ın değil Davutoğlu’nun partisinin dahi istediği takdirde grup kurabilecek potansiyele ulaştığı bilgileri geliyordu. 

****

Bunlara ilaveten AKP ve Cumhur İttifakı’nın oylarındaki düşüş önlenemiyor, Erdoğan ne yaparsa yapsın erimeyi durduramıyordu.

Gelen kamuoyu araştırmalarına göre AKP’nin çıplak oyu yüzde 30’ların altını görmeye başlamıştı.

Daha fenası, bu istikrarlı bir eğri haline gelmişti. Yani bir yerde duracağa benzemiyor, özellikle yeni partilerin kurulması ile beraber hızlandırılmış bir çöküşe doğru ilerlediği değerlendirmeleri yapılıyordu.

****

İşte yukarıda sözü edilen o kader anı, bu noktada Erdoğan’ın karşısına kaçınılmaz bir yol ayrımı olarak çıkmıştı.

Ankara’da da bazı siyaset çevrelerinde bu soruya cevap aranıyordu.

Belki şöyle bir itiraz gelecektir: Erdoğan için bu krizi daha öncekilerden ayıran nedir?

Yani, Gezi olaylarında da büyük bir siyasi imtihanla karşı karışayıydı.

17-25 Aralık’ta da…

7 Haziran’da da…

Hatta bir açıdan belki 15 Temmuz sürecinde de…

Bunların hiç biri yol ayrımı olmadı da şimdiki neden bir yol ayrımı olsun?

****

Bir kere bunların yol ayrımı olmadığı iddiasında değilim.

Hepsi birer tercihti elbette, önemli kararlardı.

Hepsinde de ‘savaşmayı’ seçti.

Ve kazandı.

Peki bu neden bir son olsun?

Neden bir kader anı olsun ki?

Niçin bir nihai yol ayrımı anlamına gelsin?

****

Şundan:

Bunu, öncekilerden farklı kılan çok sayıda unsur var.

Bir; her ne kadar galip gelse de girdiği her savaştan biraz daha zayıflayarak, şapkasındaki tavşanları biraz daha azaltarak, pazarlıklara biraz daha açık hale gelerek, tavizlerini çoğaltarak ama siyasetini de biraz daha tüketerek çıktı. Ölümcül yaralar aldı.

İki; daha öncekilerin tamamında tabanı tereddütsüz, ateşli, koyu bir kıvamda arkasındaydı. Bu kez köpürtülmüş milli duygular gereği halen destek olsa da aleyhteki diğer faktörler nedeniyle bu destek çok kısa süre içerisinde büyük bir homurdanmaya dönüşebilecektir. Çünkü zaten kaybetmekte olduğu bir zemindi. Artık tabanı parçalı, mütereddit, moralsiz…

Üç; daha önceki büyük dönemeçlerde cemaatle mücadele nedeniyle devletin bütün unsurları yanındaydı. Bütün açıklarını kapatmaya hazır, düştüğü zaman tutup kaldırmaya kararlı bir irade görünüyordu. Bu kez orada da durum farklı. 

Dört; Daha önceki büyük kriz dönemlerinde gidilen seçimlerde karşısında rakip yoktu. Ciddi bir alternatifi bulunmuyordu. Artık solu ve liberal çevreleri toparlayacak bir Ekrem İmamoğlu figürünün yanı sıra sağı da çok dilimli hale getirebilecek aktörler sahaya çıkıyor. Oysa Erdoğan’ın en büyük başarısı, sağ-muhafazakar seçmeni bir bütün ve blok halinde kendi arkasında kenetlemekti. 

Beş; Yeni sistem nedeniyle artık seçmenin yarısından bir fazlasını almaya mahkum. İttifaklar çok önem kazanmış durumda. Eski yol ayrımı süreçlerinde yüzde 34’lerle, yüzde 41’lerle tek başına iktidar olabilirken şimdi yüzde 51’leri bulmak mecburiyeti var.

Altı; Oyları konsolide etmek için Türkiye’yi yeni bir olağanüstü atmosfere sürükleyecek senaryoları azalmış vaziyette. Cumhuriyet tarihinin en büyük hırsızlık suçlamasından, ‘Kurtuluş Savaşı’ söylemi ile kurtuldu. 7 Haziran’da şehit cenazelerini ve terörü kullandı. Cumhuriyet tarihinin en büyük terör saldırısı olan Gar kaliamının ardından oylarını yükselterek yeniden tek başına iktidar oldu. Ardından kontrollü bir darbe tezgahı ile ömrünü uzattı. Hapishaneleri muhaliflerle doldurdu. Düne kadar siyasi yaşamımızın en ağır hakaretleri ile birbirlerine saldırdıkları Bahçeli’ya bile sarıldı, müttefik oldu. 

Geriye denenmemiş bir savaş kalmıştı herhalde…

****

İşte o yüzden 23 Haziran sonrası Erdoğan için seçim kaybetme ve başkanlıktan inme, ciddi bir ihtimal olarak belirmişken “Savaşı mı seçecek yoksa yumuşak bir geçişe razı mı olacak?” sorusu soruluyordu.

Ya realiteye, sosyal dinamiklere, toplumun gerçeklerine, dip dalgaya saygı duyacak ve demokratik kurallar içerisinde hareket edecekti. Yani her demokraside olduğu gibi ve normal bir siyasi parti genel başkanı gibi seçimleri kaybetmesi halinde koltuğu bırakmaya hazır, barışçı, ılımlı bir lider gibi davranacaktı.

Çok korktuğu yargılanma tehlikesine karşılık, bir onurlu çıkış pazarlığı yapabilirdi. Kendisi ve ailesini garanti altına alacak bir geçiş formülüne ‘evet’ diyebilirdi. Her şeye rağmen Babacan da Davutoğlu da onun hukukunu en iyi koruyabilecek siyasetçilerdi. En azından bu anlaşma için masaya oturulabilecek muhataplardı.

Türkiye’yi yakıp yıkmadan bırakmayacağı korkusunu herkese kabul ettirmiş bir liderin bu şekilde bir anlaşma zemini aramasına kimse olumsuz bakmazdı.

Üstelik son 5 yılda verdiği ‘üstün hizmetlerden’ dolayı derin devletin de kendisine büyük bir vefa borcu vardı.

Evet, henüz o aşamada değildik ama siyaset bir öngörü sanatı olduğuna göre, Erdoğan’ın bu kaçınılmaz sonu göremeyecek bir insan olduğunu kabul edemeyiz. 

Hayır, bunu çok iyi görüyordu.

****

İkinci yol ise savaşmaktı.

Seçimleri, sandığı, siyasi partileri ve muhalefeti anlamsız hale getirecek bir savaş…

Bu sadece bir sıcak savaşa girmek ile, sınır ötesi bir operasyonla olacak bir şey değildi.

Aynı zamanda sınır içi operasyona da kalkışması gerecekti.

Savaşı gerekçe göstererek demokrasiyi rafa kaldıracak, muhalifleri tutuklatacak, tam da kendinden beklendiği gibi hakiki bir diktatörlük kuracaktı.

****

Peki bu o mu?

Yani sözde ‘Barış Pınarı’ ile bu süreç mi başladı?

Ona da bir sonraki yazıda değineceğim.

-DEVAM EDECEK-

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz