Cemaat’in ‘karanlıklar prensi’: Mustafa Özcan (1)

15 Temmuz demek, biraz Mustafa Özcan demek.

Hadisenin Cemaat’e bakan yönüyle kastediyorum.

Nasıl ki Hulusi Akar bilinmeden 15 Temmuz da bilinemez dediysek, aynı şekilde Mustafa Özcan anlaşılmadan da 15 Temmuz’un anlaşılması zor.

Özcan’ın gölgesi, bütün 15 Temmuz öncesi sürecin üzerinde kalın bir örtü gibi uzanıyor.

Haddizatında yıllardır Gülen Cemaati’ne yöneltilen suçlamaların çoğu, bir şekilde Mustafa Özcan’a çıkıyor.

Çok eskilerden tanıyanlar da dahil olmak üzere bir çok ağızdan dinledim kendisini. 

Şahsî okumalarım ve gözlemlerimi de harmanlayarak öznel bir Mustafa Özcan portresi çıkardım.

Baştan ifade edeyim ki, kendisine de ulaşmak ve hakkında öğrendiklerimi doğrudan sormak istedim. Bunlar arasında yanlış olanlar varsa düzeltmek, eksik olanları da tamamlamak niyetindeydim. Fakat kendisi bu talebime cevap vermedi.

Pek de şaşırtıcı değildi.

Neden böyle söylediğimi, belki onunla ilgili yazacaklarımı tamamladıktan sonra siz de anlayacaksınız. 

*****

İçeride de onu seven çok az. 

Daha çok bir korku, antipati ve öfke kaynağı.

Hakkındaki bu kadar şayiaya, tepkiye ve komplo teorisine rağmen suskun. Gölgede kalmayı tercih ediyor.

Hareket’in lideri Fethullah Gülen’in ondan neden vazgeçemediği ise bir sır.

Ya da belki daha doğru bir ifadeyle, önemli bir soru diyelim.

Gülen’in en eski, en yakın yol arkadaşları dahil, “Bunun cevabını tam olarak biz de veremiyoruz. Şu an Hizmet’te çözülemeyen, cevabı verilemeyen en büyük sorulardan biri bu,” diyorlar.

****

Mustafa Özcan, Kestanepazarı’nın ilk talebelerinden.

Bu çok önemli bir olgu.

Bilmeyenler için bir parantez açalım: Fethullah Gülen, 1966 yılında Diyanet tarafından İzmir Merkez Vaizi olarak atanmış, aynı zamanda 5 yıl boyunca da Kestanepazarı Camii Öğrenci Yurdu’nun müdürlüğünü yapmıştı.

İmam Hatip Lisesi ve Yüksek İslam Enstitüsü öğrencileri ile ilgileniyordu.

Bugünkü Cemaat’in embriyonik günleri de orada filizlendi. 

İlk kadrolar burada şekillenmeye başladı.

O yüzden de Kestanepazarı talebeliği yapmış olmak, Gülen’in ilk rahle-i tedrisinden geçenler arasında bulunmak halen bir ayrıcalık olarak kabul ediliyor.

Burası o yıllarda, İzmir şartlarında mütevazı, küçük bir yurttu.

Talebeler mülakatla alınıyordu.

Mustafa Özcan da bizzat Gülen’in onayı ve takdiri ile burada eğitim almaya başlayanlardan.

****

Özcan, İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi.

Hikayenin sonrası İstanbul’da devam ediyor.

Önce Diyanet’e bağlı vaiz olarak göreve başlıyor. 

Bir süre sonra Cemaat’in de “İstanbul imamı” oluyor. 

İsmail Büyükçelebi ve merhum Hacı Kemal Erimez’den sonra Cemaat’in “İstanbul abiliği”ni yapan üçüncü kişi.

Ondan sonra da Cemaat içerisinde her zaman yükseliyor ve etkili oluyor.

Çok sıradışı, nev-i şahsına münhasır, özel bir insan. 

Aynı zamanda karanlık…

Cemaat’in kod yazılımını yapanlardan. Genel bünyeyi, formatı, işleyişi şekillendirenlerden bir tanesi. Hatta liderden sonra ikinci kişi diyebiliriz.

Karar verme noktalarında hep en önlerde oldu.

Gülen’in en güvendiği, en çok görüştüğü kişi oydu.

“Ben bu cemaati iki deli, bir veli ile kurdum,” diyen Gülen için o ne veli, ne de deliydi. Onu öne çıkaran, bambaşka bir özelliğiydi.

****

İşte şimdi, dizinin 2. Bölümünü, yani “Hizmet Hareketi-Mahrem Hizmetler” ayrımını neden yazdığımı daha iyi anlatabileceğim.

Bunlar birbirini tamamlayan parçalar çünkü.

Gülen’in Özcan’dan neden vazgeçemediğinin cevabı da burada yatıyor.

Zira Gülen’den sonra Cemaat’in ‘mahrem’ tarafına rengini en çok veren kişi Mustafa Özcan.

Neden mi?

Bir kaç özelliğini sıralayayım: 

90’larda Cemaat’in “Hava Kuvvetleri imamlığı”nı yapıyor. Bugünkü bilinen anlamıyla ‘hususi hizmetler’in temellerini atanlardan.

Ketum. 

Gizemli. 

Güce ve yönetmeye tutku derecesinde zaafı var. 

Buna bağlı olarak ‘bilgi’ye ve bilhassa ‘kozmik bilgi’ye şehvetle bağlı. 

Kontrol takıntılı. Her şey ve herkes onun kontrolünde olsun ister.

İş bitirici. 

Gülen bir şey söylediği zaman sorgulamadan, herhangi bir tereddüt geçirmeden, gözünü kırpmadan yapar.

Başkalarının belki ‘acaba’ diyeceği konularda onun hiç ‘acaba’sı olmaz. 

Çoğu insanın korkacağı veya ayak direyeceği işlere o gönüllü olarak talip olur. Sıkıntılı mevzularda elini taşın altına koyar. 

Tereddütlere ve duygulara yer vermez.

Acımasız olması gerektiği yerlerde acımasız olur.

Tabiri caizse ‘pis işler’ ondan sorulur.

****

Mustafa Özcan’ın en büyük zaafı, ‘iktidar’a. 

Bunu ona sağlayan en önemli üç vasıta ise bilgi, para ve kadro

‘Bilgi’ye karşı doymak bilmez bir iştahı var demiştik.

Evet, ‘bilgi’ye açtır. 

Her çeşit bilgi, onun özel alanıdır. 

****

Bu yüzden ‘hususi işlere’ her zaman çok yüksek bir alakası olmuştur. 

‘Mahrem hizmetler’ onun için asla ve asla ihmal edilemez, başkalarına terkedilemez birimlerdi.

Yukarıda da dediğim gibi, 90’lı yıllarda Cemaat’in ‘Hava Kuvvetleri imamı’ydı.

90’ların sonlarına doğru Kaynak Holding kurulduğunda, ilk yönetim kurulu başkanı oldu. 

Yani paranın başına oturdu. 

Fakat bir yandan da ‘hususi işlere’ devam ediyordu.

2000’lerin başında bu görevi Adil Öksüz’e devretti. 

Devretti derken sahadan çekilmedi tabii…

Eli hep orada kaldı.

Kendisi bir üst ve daha dokunulmaz bir mevkie yerleşti sadece. 

İhtiyaç duyacağı birimlere de ‘proxy ayarları’ yaptı.

Oralara güvenebileceği, kendisine bağlı hareket edecek, sözünden çıkmayacak, bilgi taşıyacak ve ona nüfuz sağlayacak isimlerle çalışmak istedi.

Bu birimlerde görev yapan imamları, kendisine bilgi vermeye zorladı.

Fiili durum oluşturdu.

Ona bilgi getirmeyen, onu beslemeyen mahrem birim sorumlularını hedefe oturttu. Düşman kesildi. Çünkü onun kontrolüne girmeyi reddetmek şu manaya geliyordu: “Ben sana tabi değilim. Seninle çalışmıyorum.”

O halde ‘ocak dışısın’.

Tabiatı ile bu tip kişileri görevden aldırabilmek için elinden geleni yaptı.

Gerektiğinde üzerine oynadı, gerektiğinde altını oydu.

Ama kendisi o birimler üzerinde hep bir gölge gibi kaldı.

Etkisi hissedilen ama dokunulamayan…

Sahada ‘vekilleri’ olan…

Her işe bizzat kendisi girmeyen, gerekmedikçe ateşe dokunmayan…

****

Bunun için de öncelikle ‘molla’ları tercih etti.

Çünkü mantığı şöyle işliyordu: “Hizmet’in gerçek varisleri, Hocaefendi’nin talebeleridir.” 

Bir kere ‘Kestanepazarı’ öğrencileri olarak kendilerini hep en üst kompartımanda görüyordu. Bu imtiyazı hep canlı tutuyor, hep vurguluyordu. Ondan sonra da diğer ‘mollalar’ geliyordu.

“Gelecekte Hizmet’i bu arkadaşlar taşıyacaktır,” diye düşünüyordu.

“Hocaefendi’nin talebesi olmayan birisi hakiki manada varis olamaz. Onu en iyi tanıyan, onun sözlerinin ne manaya geldiğini en iyi kavrayan, oturuşundan mimiklerine kadar her tavrından ne demek istediğini anlayan yalnız talebeleridir. Hocaefendi’yi en iyi biz bilir, biz tanırız. Bizim dışımızdakiler yüzeysel olarak, dıştan okuduğu kadar bilir,” anlayışına sahip.

‘Liseli’ olmayanları gerçek Galatasaraylı kabul etmeyen Mekteb-i Sultani‘liler gibi yani…

Hatta, “Ben Hocaefendi’nin söylediklerini değil, söylemek istediklerini yaparım. Dile getirdiklerini değil, kafasından geçenleri yaparım,” diye övündüğü anlatılıyor.

Bu, Gülen’in söylediklerinin tersini yaptığı durumlarda da geçerli. Manası şudur: “Hocamız bazen bir şey söyler ama aslında gerçek düşüncesi farklıdır. Bunu ancak onu en yakından tanıyanlar bilir. Ben büyüğümüzün kafasının içini okur ve asıl düşüncesine göre hareket ederim.”

“Ne yapmışsam Hocaefendi’nin onayı ile yapmışımdır,” demesi bundan.

****

Bir çeşit ‘inner circle (iç halka)’ tesis etmeye uğraştı.

Tabi ki onun tarzından hoşlanmayan ve ona güçlü itirazlar getiren ‘mollalar’ da oldu. Fakat hışmından kurtulamadılar.

Bu nedenle kendisi için ‘güvenilir’ insanlardan oluşan bir ekip kurmayı, projelerinin merkezine oturttu. 

Zaten iyi bir ‘ekipçi’ olarak biliniyor.

Bugüne kadar Cemaat içerisinde en ‘ekipçi’ isimlerden biri olarak kabul edilen Kemalettin Özdemir’in bile bir kaç adım önünde.

Güvendiği isimlerin başında da Adil Öksüz geliyordu.

Adeta etle tırnak gibiydiler.

O yüzden ‘Hava Kuvvetleri imamlığı’nı bırakırken veliaht olarak Öksüz’ü seçmişti. 

Kararları tabi ki Gülen veriyor ama halefinin kim olacağı noktasında Mustafa Özcan’ın ciddi ağırlık koyduğu sır değil. 

Kimsenin önüne geçmesine müsaade etmez.

Mücadeleden de çekinmez.

İnsanların kendisini sevip sevmemesine, gönül koyup koymamasına hiç önem vermez. 

Tepeden bakar. 

****

Tabii kasayı ve mali işleri elinde tutmak ona muazzam bir özgüven sağlamıştır. Cemaat’in parasını o yönetti.

‘Mali işlerden sorumlu genel başkan yardımcısı’ gibi bir pozisyondaydı.

Cemaat’in bütün dünyadaki finans işi ona bağlıydı.

“Para kimdeyse yetki ondadır,” düsturu Cemaat içerisinde de geçer akçeydi. 

Para, Hareket’in tarihinde hep önemli olmuştur zira. 

Çünkü maaşlar ödenecek, okullar açılacak, yeni müesseseler hizmete alınacak, tayinler yapılacak, yeni projeyeler hayata sokulacaktır. Bir de bunların ötesinde kayıt dışı bir sürü harcama kalemleri vardır.

Mustafa Özcan, şahsî olarak paraya zaafı olan ve parayı seven birisi değil. 

Bir çok kişiden daha sade ve mütevazı yaşadığı biliniyor. Örneğin Türkiye’de iken Çamlıca taraflarında mütevazı bir apartman dairesinde, oğlu ve gelini ile birlikte yaşadığına dikkat çekmek isterim.

****

Ama güce ulaştıran en önemli vasıta olarak finansa hükmetmeyi daima elzem görmüştür.

Bertrand Russel’ı ‘İktidar’ isimli kitabındaki tezlerinde haklı çıkaran iyi bir örnektir Mustafa Özcan. “Fizikte nasıl enerji temel kavramsa, aynı şekilde sosyolojide de iktidar temel kavramdır” diyen Russel, ana motivasyonun para hırsı değil, güç hırsı olduğunu savunur. Servet biriktirmenin, iktidarın bir aracı olduğunu vurgular. Bu anlamda Marx ve Hegel’in yanıldığı fikrindedir. 

Mustafa Özcan, kadrolaşmada, kadrosunu güçlendirmede ve yönetmede parayı fevkalade iyi bir enstrüman olarak kullanmıştır.

Bu sayede inisiyatif alanını alabildiğine genişletti.

Bu güçle istediğini görevden alıp istediğini atar hale geldi.

Birimler için o ‘iş bitiren’, ‘problem çözen’ makamdı. 

Haliyle ‘nasihat eden’ abilerden daha kıymetli idi.

Daha kıymetli demeyelim de; daha çok korkulan, daha çok itibara alınan, daha çok çekinilen, daha çok kapısında beklenen…

****

Havuz medyasının yazdığının aksine, Cemaat içerisinde “Türkiye imamlığı” gibi bir makam yok. Fakat Mustafa Özcan, fiili olarak kendini böyle kabul ettirdi. 

Bir ‘kontrol müptelası’ olarak ‘de facto’ durumlar oluşturdu; her yeri ve her şeyi kontrolü altında tutmaya çalıştı.

‘Her şeyden sorumlu adam’ gibiydi.

Tabiatı da buna çok elverişliydi zaten. 

Cemaat içerisinde ona itiraz edecek, yetki ve sorumluluk hatırlatması yapabilecek, gerektiğinde onunla mücadele edebilecek, yanlışlarını yüzüne söyleyebilecek kimse yok gibi.

Olanlar da elemine edildi.

En üst seviyedeki toplantılarda, Gülen’in en yakın halkasındaki kişilere bile “Bak hakkında iki cümle söylerim, seni bitiririm. Otur oturduğun yerde!” diye fırça atabilen ve attığı zaman da karşısındakini sindirebilen bir karakter. 

Gülen’in ilk halkasında olan ‘büyük abiler’ nezaketinden veya risk almaktaki çekingenliklerinden dolayı onunla hiç bir zaman karşı karşıya gelmek istemedi.

Kim onun hedef tahtasına oturmuşsa er ya da geç bedel ödemiştir. Ya uzaklaşmış ya tasfiye edilmiş ya da ‘hain’ ilan edilmiştir.

Cemaat’in tarihi, onun harcadığı ve minderin dışına ittiği adamlarla dolu.

Ama onun imzasını taşıyan ekip, 15 Temmuz’un taşlarını döşeyen ekip olacaktı.

-DEVAM EDECEK-

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

6 YORUMLAR

    • Sayin Bahattin,

      uslubunuz her seyi acikliyor, Ahmet beye muhalefet edenlerın uslubuna baktıkca Ahmet beyin anlattiklarina inanasimiz artiyor!

  1. Sevgili Ahmet Dönmez,
    28 Şubat ve sonraki tüm darbe planları tamamen cemaate yönelik olduğu dönemin muktedirleri tarafından çokça itiraf edildi. Bir cemaat liderinin kendine yönelik bu kadar kastedilmis senaryolar varken , kendince doğru olduğuna inandığı hizmetlerinin devamı için güvendiği bir yakınını karşı cepheden insan kazanması için görevlendirmesi kadar doğru ve akılcı bir hareket olamaz. Sen ise bu işleri, kirli ilişkiler olarak lanse ediyorsun. Sizi tebrik ediyorum, saf olan birkaç kişinin sizin lanse ettiğiniz biçimde düşündüklerine şahit oldum. Bu yazılar için, Erdoğan’ in adamları aracılığı ile size yüklü bir meblağ yattıysa şayet birşey diyemem, ama bunu doğru yaptığınıza inanarak yazıyorsanız, bakış açınızı bir daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim, aksi takdirde bir hiç uğruna saf insanların kalplerinde açtığınız yara ile büyük bir vebal altına girmiş olursunuz. Saygılar

  2. Süper bir yazı dizisi tevbe niteliğinde tıpkı Hz.Adem in günahının ağırlığı nisbetindeki Rabbine tevbesi gibi.Şeytan ve avanesi ise inkar peşinde o ve avanesinin bütün beceriksiz hareketlerinin kötü sonuçlarınını Allah’a fatura edip Yolun Kaderi söylemi ile müşrik bir tavır takınarak “hırsız kızım Fatıma’da olsa…”diyen Peygamberin aksine en baştaki o zat ve avanesinin hata ve günahlarını kutsama adına en utanmaz yalan ve iftiralara sarılıyorlar.Tevbe edin kardeşim ayaklarınız toprağa basarken aksi halde sonunuz ahirette rehberi karga olan misali olacak vesselam.

  3. Guzel bir yazi dizisi olmus. Kullanilan turkce diline, kullanilan kelimeler ve usluba bayildim. Keske diger gazeteciler hem Samanyolu hem de Zaman grubundan daha ozelestirel yazilarla meselyi aydinlatmaya kalksalar. NOT: Ahmet bey burada yazilarinizi kullanarak sizi tefrikaya dusurmek isteyenler olacaktir. Asalak yorum yaparak tipki Twitter platformunda ki gibi trollerin bazen “Cemaatten biri gozukup size hain der ” bazen ise tam tersi ” eski cemaat hadimiymis gibi sizi pohpohlamak ister”. Bu ikisinede aldirmadan dogru bildiginizi yazmaya devam. Biz okuyucularda size bu konuda destek veririz evellah…. Saygilar ve Sevgilerler

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz