Zarrab, beklenen Jo Paine mi?

    Jo Paine kim, evvela oradan başlayalım.

    Frank Capra’nın, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilen ünlü politik-komedi drama filmi ‘Mr. Smith Goes to Washington’un baş karakterlerinden biri. Joseph Paine, bu filmde başkanlık yolu açık olan parlak bir senatördür. Lewis R. Foster’ın yayımlanmamış kitabı ‘The Gentleman from Montana’dan uyarlanan 1939 yapımı film, Amerikan politik sistemindeki yolsuzluklara en sağlam taşlamalardan biridir. 1940 yılında 11 dalda Oscar’a aday gösterilip En Orijinal Hikâye dalında bu ödülü kazanmış bir kült yapım.

    Olaylar, adı verilmeyen bir Amerikan eyaletinde başlar. Bu eyaletteki Willet nehrinin kenarına bir baraj yapılacaktır. Projenin sahibi, Jo Taylor isminde bir mafyöz iş adamıdır. Aynı zamanda medya patronu olan Taylor, eyaletteki bütün idari erkanı belirleme gücü olan nüfuzlu bir kişidir. Bu eyaletten Amerikan senatosuna seçilen iki kişi de ona bağlıdır. Fakat onlardan biri olan Sam Foley, aniden ölür. Diğer senatör ise işte bizim Joseph Paine’dir. Paine, Taylor sayesinde geleceğin başkanı olarak görülen önemli bir senatördür. Taylor’ın şimdi Foley’in yerine, en az onun kadar ‘güvenilir’ bir ismi senatör yapması gerekmektedir.

    ***

    O günlerde çocukların kahramanı bir izci, oymak başı vardır. Bu genç adamın adı Jefferson Smith’tir. İzcinin Yolu isimli bir gazete de çıkarmaktadır. Jefferson Smith, filmdeki ifadeyle saf-salak, toy, çocukluk derecesinde idealist, vatansever, kurtlar sofrası Washington’un puslu havasını hiç bilmeyen, siyasetten anlamayan bir delikanlıdır. “Şaşkın ördek” gibi görüldüğü için Taylor da bu ismi onaylar. Smith’in babası ise Senatör Paine’in çocukluk arkadaşıdır. Gençliklerinde hep ‘baştan kaybedilmiş davaların’ peşinde mücadele etmişlerdir. İdealist bir gazeteci olan baba Smith, işçilerin hakları uğruna savaşırken vurulmuş ve Paine’in kollarında can vermiştir. Fakat Paine daha sonra siyasete atılmış ve yozlaşmıştır.

    Smith, senatoya ilk gittiği günlerde acemilikleri ile basının alay konusu olur. rüştünü ispatlamak için senatoya bir yasa tasarısı sunar. Bu tasarı, kendi eyaletindeki Willet nehrinin kıyısındaki 100 hektarlık araziye ülkenin en büyük izci kampının kurulmasını içermektedir. Burası, Taylor’ın baraj yapacağı arazidir. İzci kampının finansmanı, Amerika’nın her yanındaki çocuklardan toplanacak harçlıklar ve devlet hazinesinden alınacak kredi ile karşılanacaktır.

    ***

    Bu tasarı, Taylor’ı öfkelendirir. Ertesi gün Jo Paine, senatoda Smith’i sahtekarlıkla suçlayarak, “Adı geçen bu arazinin Sayın Smith’e ait olduğuna dair kanıtlarım var. Senatoya atandıktan sonra bu araziyi satın almış ve görevini kendi çıkarları için kullanmıştır. Meslektaşımın bu salonda bulunmaya uygun olup olmadığını hemen araştırılmasını öneriyorum” çağrısı yapar.

    Senato bünyesinde bir komisyon kurulur. Taylor’ın adamları olan eyalet valisi ile tapu kadastro müdürü de gelip Smith aleyhine tanıklık yapar. Bir de sahte imza ile arazinin Smith’e devredildiğini gösteren bir belge hazırlanmıştır.

    Tek kelimesi bile doğru olmayan suçlamaların, Senato Komisyonu’nda zerre kadar kızarmadan, teklemeden, pişkince söylenmesi karşısında Jeff Smith’in yaşadığı şaşkınlığı izlemeniz gerekir. Çaresizce ayağı fırlayıp isyan ettiğinde artık algı operasyonu karşısında itibarını tamamen kaybetmiş bir kişidir.

    Son olarak Paine, “Bu benim için çok zor bir görev. Bu çocuk en yakın arkadaşımın oğlu. Onu Senato’ya ben taşıdım. Ama sonra o 100 hektarlık arazinin ona ait olduğu kanıtlandı. Bu ülkenin çocuklarının topladığı bozuk paralardan büyük bir kazanç sağlamaya çalıştı. Bunu anlayınca duygularımı bir kenara koydum. Görev anlayışım ağır bastı. Tek çözüm Senato’dan atılmasıydı.” ifadelerini kullanır.

    Smith ise yaşadığı hayal kırıklığının şiddeti ile savunma yapmak yerine komisyonu hızla terk eder. Bavulunu alıp ‘köyüne’ dönmek üzereyken tren istasyonunda onu sekreteri Saunders durdurur. Filmin mesajı, “bu ülkenin yerli, vatansever, idealist, masum evlatları birtakım haydutlara yem edilmemelidir” şeklindedir. Ölen senatör Foley’in de eski sekreteri olan Clarissa Saunders, Taylor ve Paine’in bütün kirli işlerinden haberdardır. Smith’e, “Lincoln’ün de etrafında Paine’ler vardı. Pes etmedi” der. Onu yüreklendirir.

    ***

    Ertesi gün hiç kimse gelmesini beklemezken Smith kararlı adımlarla genel kurul salonuna girer. Komisyonun onunla ilgili raporu okunur ve Senato’dan atılması için oylama yapılması istenir.

    Jefferson Smith’in, filmin kült sahnesi olan 24 saat boyunca konuşma yapması bundan sonra başlar. Senato İçtüzüğü’ndeki bir boşluktan yararlanarak nefesinin tükendiği ana kadar konuşacaktır. Bütün gerçekleri anlatacak, bu zaman zarfında sözlerinin gazetelerde yer almasını, eyalet halkının bunları okumasını ve gerçeği görmesini sağlayacaktır.

    Paine panik ve öfke içerisinde ayağa fırlayıp Smith’le tartışmaya başlar. Artık Taylor’ı savunmak zorundadır. “O saygıdeğer bir vatandaştır” der. Tıpkı Erdoğan’ın Zarrab için ‘hayırsever vatandaş’ demesi gibi… Ardından bütün senatörleri Smith’e karşı tahrik ederek salonu terk eder.

    Smith yeniden konuşmaya başladığında, “Eyaletimin insanları beni de Taylor’ı da iyi tanır. Hikayemi duydukları zaman Taylor’ı da avenesini de cehenneme gönderirler” der. Bu konuda fazla iyimserdir. Haklılığına ve halkının nezdindeki sempatisine fazlasıyla güvenmektedir.

    “İnsanlara sesimi duyuruncaya kadar beni buradan vahşi atlar bile sökemez, bütün kış sürse bile” diye meydan okur ve anlatmaya başlar. Bir gazetecinin tabiriyle ‘sapanı bile olmayan Davut, Golyat’a, yani Taylor ve avenesine savaş açmıştır’.

    ***

    Fakat Taylor yine de korkusuzdur. Paine’e, “Bütün eyaleti ben yönetiyorum. O serseriye bir çamur atarım bir daha belini doğrultamaz.” der. Bir yandan da talimatlar yağdırır: “Smith’in söylediklerini hiç kimse duymayacak. Ne bizim gazetelerde yer alacak ne de eyaletteki diğer gazetelerde, anladın mı! O oyun bozan muhalif gazeteleri de 24 saat durdurmanı istiyorum. Dağıtımı engelle. 24 saat sesleri çıkmasın. Bana zaman kazandırır.”

    Taylor’ın oyunu bununla sınırlı değildir. Arkasından şunları ekler: “Sokaktaki insanı heyecanlandır. Protesto etsinler. Senato’ya mektup göndersinler. Radyolardaki bütün programları satın al ve hepsini Smith aleyhine konuştur. Kaç para olduğu önemli değil. Bütün eyalet ayaklansın.”

    Ertesi gün bütün manşetler Smith’e yönelik iftiralarla doludur. Bir tanesi şöyledir mesela: “Hapishane kaçkını, ülkemize karşı.”

    Eyaletin en işlek caddelerine Smith aleyhine afişler asılır. “Smith’i şikâyet edin”, “Mektuplar yazın”, “Senato’ya telgraf çekin” şeklinde gezici anonslar yapılır. Mitingler düzenlenir. Kalabalık kitleler, hamasi nutuklarla coşturulur.

    Ama bir yandan da Washington’da rüzgâr tersine dönmektedir. Smith içeride saatlerdir konuşurken senatörlerin de kafası karışmaya başlar. Bir tanesi, “Bu çocuğu sevmemiştim ama masumiyetine samimi olarak inanmayan hiç kimse böyle bir mücadeleyi göze alamaz.” der. İşte zalim ve yolsuz bir hayduda karşı korkusuzca konuşmanın, haklılığını savunmaktan vazgeçmemenin, suçlarını yüzüne haykırmaya devam etmenin önemi bu cümlelerde gizlidir. Paine ise o senatörle birlikte kulisteki bütün senatörlere, “Ya benimlesiniz ya da karşımda” diyerek tercih yapmalarını ister.

    ***

    Aralıksız konuşan Smith, artık 24 saati doldurmak üzeredir. Yorgunluktan ayakta durmaya bile mecali kalmamıştır. O sırada salona giren Paine, eyaletten gelen 50 bin telgrafı yığar. Jefferson’ın gelip bunları okumasını ister. Smith, aradan rastgele telgraflar çekip okumaya başladığında derin bir düş kırıklığı yaşar. İnandığı, sırtını dayamak istediği tek merci olan halk ona değil, Taylor’ın iftiralarına inanmıştır.

    Babasının arkadaşına dönüp, bitkin bir sesle, “Sanırım bu da baştan kaybedilmiş bir davaydı Mr. Paine” der. Fakat vazgeçmeye niyeti yoktur. “Yenildiğimi sanıyorsunuz. Hepiniz yenildiğimi sanıyorsunuz. Ama burada kalıp bu kaybedilmiş dava için dövüşmeye devam edeceğim. Mutlaka birisi beni dinleyecektir” der. Ancak o sırada açlık, uykusuzluk ve yorgunluktan düşüp bayılır. Paine, vicdan azabı ve üzüntü içerisinde salonu terk eder. Birkaç dakika sonra büyük bir gürültüyle geri döner. “Onu değil, beni senatörlükten atın! Willet Barajı’nda yolsuzluk vardır! Bu, beni seçen kişilere karşı bir suçtur! Ben suçluyum! Çocuğun ben, Taylor, yolsuzluk ve eyaletimdeki kokuşmuş rüşvet olayları hakkında söyledikleri doğrudur!” diye bağırır. Her şey orada açıklığa kavuşur ve Smith aklanır.

    NE ZAMANDIR BİR MR. PAINE BEKLENİYOR

    Ne zamandır bir hakikati bağıran insanlar, şucu-bucu ayırt etmeksizin bu ülkenin daha temiz, daha adil, daha yaşanılır olması için mücadele eden bütün insanlar bu sesi bekliyor, biliyorum. Hep bir kapı açılacak ve bir Mr. Paine içeri dalacak, vicdanının sesi ile duvarları çınlata çınlata her şeyi itiraf edecek… Bütün umutların bittiği, bütün ihtimallerin tükendiği bir noktada her şey bir bir aydınlanacak…

    Ama olmadı. Bizim Mr. Paine’imiz hiç gelmedi. Bir ama tek bir vicdanlı insan bile çıkıp gerçekleri haykırmaya cesaret edemedi. O eyaletin halkı aslında Jefferson Smith’i de Jo Taylor’ı da çok iyi tanıyordu. Buna rağmen medyanın, paranın, zorbalığın gücüyle ona değil Taylor’a inanmışlardı. Türkiye’de de belki bir vicdanın çığlığı bu vahşi yalanlar düzenini yıkıp parçalayıncaya kadar ‘aziz milletimiz’ bu zorbalara inanmaya devam edecek.

    Başlıktaki soruya şimdi cevap verebilirim: Hayır!

    İtirafçı olduğu söylenen Reza Zarrab, Mr. Paine değil. Olamaz. İki sebepten. Bir: Bunu vicdanı öyle emrettiği için değil, kendini kurtarmak için yapacak. İki: Anlattıkları ile cerahati patlatacak ve bu eracif imparatorluğunu çökertecek kişi Reza değil. Daha içeriden, 30 yıllık yol arkadaşı, her ama her şeyi bilen, hem Smith’i hem Taylor’ı çok iyi tanıyan, sahici bir vicdan sahibi Mr. Paine lazım.

    Hala bekliyoruz…

    TR7/24

    http://www.tr724.com/zarrab-beklenen-jo-paine-mi/

    ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..

    CEVAP VER

    Yorumlarınızı giriniz!
    Buraya isminizi giriniz