“Eski güzel günleri düşünüyorum.”

Ludwig Beck’in son sözleriydi bunlar.

Hitler’in intiharına daha 9 ay 10 gün vardı.

Tabii o bundan habersiz, “Daha önceki zamanları düşünüyorum,” diyordu.

Derin bir acı içinde…

Hayata veda ediyordu.

Az önce kendini vurmuştu.

Henüz ölmemişti.

Can çekişiyordu.

Ama ona bu hüzünlü sözleri söyleten acı bu değildi.

Bir memleket ağrısıydı.

Eski güzel günlerdi. 

Bir daha hiç gelmeyecek o günler…

O zamanlar farkında olunmayan, kıymeti bilinmeyen, hep böyleymiş ve hep böyle sürecekmiş gibi gelen o eski günler…

********

Ülkesi yıllar evvel gurubu yaşamış, bir tarihte güneş batmış ve yıllarca sürecek bir karanlığın içinde kalmışlardı.

Nazi’ler onlarla alay etmek için adlarını Siyah Orkestra (Schwarze Kapelle) koymuştu ama gerçekte simsiyah olan o günkü Almanya’ydı. 

Bir avuç arkadaşı ile birlikte son bir çırpınışla ülkelerini kurtarmaya çalışmışlardı.

Eski güzel günlere dönmek umuduyla…

Ama bu öyle hemencecik doğacak bir şafak değildi.

Başaramamışlardı.

Bedelini hayatlarıyla ödüyorlardı.

Büyük bir hicranla gidiyordu bu dünyadan.

Birazdan General Fromm, bir astsubaya emir verecek, o da son bir kurşunla kendisini sonsuz bir karanlığa uğurlayacaktı.

Ludwig Beck, eski günlerin özlemi ile hayata veda ediyordu.

********

Ki o, Hitler’in ülkeyi götürdüğü uçurumu ilk gören generallerden biriydi.

Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı iken, 1937-38’lerde felaketi görmüştü.

Hitler’in Avusturya ve Çekoslovakya’yı işgal planları ordu içinde duyulmaya başlandığında Beck, “Büyük bir felakete sürükleniyoruz” diyordu.

Endişelerini etrafındakilerle ve silah arkadaşları ile de paylaşmaya başladı.

1938 yaz aylarında çeşitli gizli raporlar yazarak bir yerleri uyarmaya çalıştı.

Ludwig Beck

Bu raporların birinde, “Devletin çıkarları, tek bir kişinin tutkularına feda edilemez,” yazıyordu. 

Bu konuda komutanlarıyla da fikir ayrılığına düştü.

Yaşadığı çaresizlik onu istifaya kadar götürdü.

1938 Ağustos’unda görevinden ayrıldı ve sonrasında bir sivil olarak Hitler’le mücadeleye girişti.

Tabiri caizse yeraltına indi.

Eski subaylar ve bürokratlarla gizli toplantılar yaparak diktatöre direniş organize etmeye çalıştı.

********

Kurt İni (Wolfsschanze)

Bir sonraki karşımıza çıkışı, 20 Temmuz 1944’te Kurt İni’nde oldu.

Bugün Polonya sınırları içerisinde yer alan ve adına Kurt İni (Wolfsschanze) denilen karargâhta…

Hitler’e suikast girişiminde…

Dünya bu olayı Valkyrie Operasyonu olarak biliyor.

Tom Cruise’un oynadığı “Valkyrie” isimli film, bunu anlatıyordu.

Eski bir asker olarak Ludwig Beck orada değildi ama darbe planının liderlerinden biriydi.

Hitler’in yanı başına bombayı yerleştiren Albay Claus von Stauffenberg ile birlikte.

Ludwig Beck, “Unutma, bu bir askerî operasyon. Hiçbir şey plana göre gitmez,” demişti.

Nitekim basit bir detay nedeniyle Führer sağ kurtuldu.

Hitler bunu da “ilahi bir mesaj” olarak yorumlayacaktı tabii.

Bir de elbette “Allah’ın lütfuna” dönüştürecekti.

********

Komplo kısa sürede açığa çıkarıldı.

Darbe girişiminin liderlerine “onur intiharı” izni verildi.

Kendi kendilerini öldürmeleri istendi.

Birinci sırada da Ludwig Beck geliyordu.

Eğer darbe başarılı olsaydı o Almanya’nın yeni cumhurbaşkanı olacaktı.

Ludwig Beck

Son cümlesi ”Daha önceki zamanları düşünüyorum (Ich denke an frühere Zeiten),” oldu.

Cümle tam olarak böyleydi.

20 Temmuz Suikast Girişimi’ne bizzat katılmış subaylardan Fabian von Schlabrendorff’un yazdığı “Offiziere gegen Hitler (Hitler’e Karşı Subaylar)” isimli kitapta bu şekilde anlatılıyor.

Bu cümle bir çeşit, “Eski güzel günleri düşünüyorum” anlamına geliyordu.

Tabii bir nevi özeleştiri de barındırıyordu. 

Her şeye rağmen daha da erken bir vakitte Hitler’in gerçek yüzünü görememiş olmaya, onu fazla hafife almaya, erken dönemlerdeki pasifliğe, naifliğe pişmanlıktı.

Bir ulusun toptan körleşmesine bir hayıflanmaydı.

********

Yerde can çekişiyordu.

Bütün bir Alman ulusu gibi…

O darbe planı boyunca ikili oynamış olan ve böyle bir kalkışma için en kilit birlik olan Ersatzheer’in (Yedek Ordu) komutanı General Friedrich Fromm, başucundaydı.

İntiharın başarısız olması üzerine, orada hazır bekleyen bir astsubaya emir verdi ve Beck’i infaz ettirdi.

********

Aslında bu operasyon, Fromm’un komutanı olduğu ordunun operasyonuydu.

Çünkü diğer ordular cephede savaşırken bunlar Almanya içindeydi ve olağanüstü hâli yönetiyordu.

Doğrudan Hitler’e bağlıydı.

Friedrich Fromm

Kurt İni karargâhında Hitler’in ayak ucuna o bombalı çantayı yerleştiren Claus von Stauffenberg de (Tom Cruise’un canlandirdigi kişi) zaten Fromm’un kurmay başkanı idi.

Fromm baştan itibaren ikili oynadı.

Doğrudan plana katılmadı ama karşı da çıkmadı. Dolaylı olarak Hitler‘in ölmesi ve darbenin başarılı olması şartıyla darbecilere katılabileceğini ima etti.

Plana göre önce Hitler öldürülecek, sonra da Operation Valkyrie devreye sokularak yönetime el konacaktı.

Bu planı yasal olarak yürürlüğe koyabilecek tek kişi de Friedrich Fromm’dı.

Bu yüzden son ana kadar bekledi.

Bütün planları bildiği halde darbecileri ihbar etmedi. Eğer başarıya ulaşsalardı o da kuşkusuz Valkyrie Operasyonu’na katılacak ve yeni Almanya’da görev üstlenecekti.

Başarısızlık olunca darbecilerin infazını gerçekleştirdi.

Kurmay Başkanı Stauffenberg dâhil dört kişiyi aynı gece kurşuna dizdirdi.

********

Fakat Nazi rejimi onu da affetmedi.

Komployu önceden bildiği halde ihbar etmediği, darbecileri durdurmadığı ve ikili oynadığı gerekçesiyle suçlu bulundu.

Ludwig Beck’ten yaklaşık 8 ay sonra, 12 Mart 1945’te kurşuna dizildi.

Onun son anlarında ne düşündüğünü bilmiyoruz.

Son sözlerinin ne olduğunu da…

Çünkü cezaevinde sessizce infaz edildi.

********

Onun kurşuna dizilmesinden 49 gün sonra da Hitler intihar etti.

İlginçtir, Ludwig Beck’in öldürülmesinden de tam 9 ay 10 gün sonra

Bu yeni bir doğumdu ama Beck de arkadaşları da onu hiç göremeyecekti.

Aslında haklı çıkmışlardı.

Hitler, bir ülkeyi, bir ulusu ve hatta insanlığı bir felakete sürüklemişti.

“Devletin çıkarları, tek bir kişinin tutkularına feda edilemez,” demiş ama kimseye dinletememişti.

Bir zafer öforisi içerisinde cinnet geçiren bir halk, tek bir kişinin tutkularının ardından uçuruma yuvarlanmıştı.

********

Ludwig Beck’in ”Daha önceki zamanlar” dediği zamanlar ne zamandı?

1.Dünya Savaşı’ndan da önceki o ihtişamlı imparatorluk zamanları mıydı?
Yoksa savaşın ardından ekonomik, siyasi ve toplumsal olarak perişan bir hâlde olsa bile yine de Nazi rejimine göre “güzel günler” olarak yâd edilebilecek zamanlar mıydı?
Bilmiyoruz.
Ama daha o ilk günlerde bütün Almanya ve Avrupa seçkinlerinin Hitler’i fazlaca hafife almasının bedelini çok ağır ödemişti herkes.
Mesela Alman siyasetinin önde gelenlerinden, eski başbakan Franz von Papen, Hitler’in iyi bir kukla şansölye olabileceğini düşünüyordu.
Onu kontrol altında tutabileceklerine inanıyordu.

Franz von Papen


Hitler’e iktidar yolunu açan kişiydi.
Hitler şansölye olurken kendisi de onun başbakan yardımcısı oldu. Daha sonra Ankara’ya büyükelçi olarak da atanacaktı.
“Tarihin en yanlış hesap yapan siyasetçilerinden biri” olarak kayıtlara geçti.
Nürnberg mahkemeleri sonrası kendini aklamaya çalıştı. Yazdığı kitapta, “Beni Hitler’i başbakan yapmakla suçluyorlar, ne alakası var?” diyordu.
O gün için en büyük tehlikenin komünizm tehdidi olduğundan, Versay’dan beri bir türlü istikrarsızlığı durduramadıklarından ve bu şartlar altında Hitler’in “tek seçenek” gibi göründüğünden söz ediyordu.
Asıl gerçek şuydu: Hitler onun için kolay idare edilebilir görünüyordu.
Perde önünde Hitler olacak ama perde arkasından seçkin Alman siyasetçiler idare edecekti.

********

O zamanın Almanya Cumhurbaşkanı Hindenburg gibi…

Hitler’i günahı kadar sevmezdi ama onu “düzeni sağlayabilecek tek kişi” olarak gördü.

Papen ve çevresinin baskısıyla da onu şansölye atadı.

Neyse ki felaketi göremeden, sadece 1 yıl sonra hayatını kaybetti.

Franz von Papen ise 1939 yılında, Almanya’nın Ankara büyükelçisi olarak atandığı Türkiye‘den Hitler’e yolladığı bir mektubunda, “Hukuk devletini yeniden tesis etmek ve bir Anayasa oluşturmak gerek,” diye yazıyordu.

Neyle karşı karşıya olduğunu hâlen bilmiyordu.

Hiçbir zaman da göremeyecekti.

1930’larda Almanya’nın en güçlü işadamları ve sanayicileri, “komünizme karşı tek umut” olarak Hitler’i finanse etti.

Alman Ulusal Halk Partisi lideri ve medya patronu Alfred Hugenberg, Hitler’le hem koalisyon yaptı hem de ona Alman muhafazakâr çevrelerinde meşruiyet kazandırdı.

Hitler kabinesinde bakanlık yaptı ama Führer ipleri eline alınca onu da hızla kenara itti.

Almanya’nın en büyük silah üreticisi Alfried Krupp da Hitler’e destek verenlerden biriydi.

Çelik ve ağır sanayi devi Thyssen bir diğeri.

Bayer’i de içinde bulunduran ve Avrupa’nın kimya, ilaç tekeli olan IG Farben bir diğeri.

1932’de Hitler’e destek için, ünlü “Sanayiciler Bildirisi”ni imzaladılar.

Siyasetçiler de sanayiciler de “çıkarlarımız için onu kullanabiliriz” diye düşünüyordu.

Onu küçümseyip hafife aldılar.

Kısa sürede tüm gücü Hitler’e kaptırdılar.

Çünkü Hitler de en baştan, belli bir süre onları kullanmayı, gücü tamamen eline geçirince de asıl programını uygulamayı planlamıştı.

********

Daha sonra kendini aklamak için kitap yazanlar kervanına katılanlardan biri de Thyssen’in kurucusu olan Demir-Çelik baronu Fritz Thyssen olacaktı.

En azından onunkisi savaştan sonra değildi.

Kasım 1938’deki Yahudi Pogromu Kristallnacht (Kristal Gece) ile beraber dehşeti gördü.

Anı kitabında “O gece her şey bitti. Hitler’in ahlaki sınırı yoktu,” diye anlatacaktı.

Nazi rejiminden kopma kararı aldı ve eşiyle beraber ülkeden kaçtı.

Önce İsviçre’ye, sonra da Fransa’ya gitti.

Yanında bazı belgeler de götürmüştü.

********

1939 yılında Savaş başlamadan hemen önce, Emery Reves isimli bir yayıncı ile buluştu.

Ona hem Hitler’i anlattı hem de yanında getirdiği belgeleri verdi. Uzun söyleşiler yaptılar.

Savaş başladıktan sonra, Fransa’da gözaltına alındı.

Sonra 1940’ta Naziler tarafından yakalanıp Almanya’ya götürüldü.

Toplama kamplarına kondu.

O kamplarda tutuklu iken, 1942 yılında, Emery Reves İngiltere’de kitabı yayımladı.

Adı, “I Paid Hitler (Hitler’e Para Verdim) idi.

Diktatör’e verdiği desteğin günahını çıkarırken, “Almanya’da büyüyen komünizm etkisi beni dehşete düşürdü ve ülkemizin Rusya gibi çökeceğinden korktum. Hitler ve Nasyonal Sosyalistlerin düzeni yeniden sağlayabileceğine inanmaya başladım,” diyordu.

Hitler’in gerçek yüzünü gördüğünde artık çok geçti.

Tarihin en büyük yanılgılarından birine düşenlerden biri de oydu.

********

Ludwig Beck’in “Daha önceki zamanları düşünüyorum” dediği daha yakın zamanları acı içinde günlük tutarak geçiren Fizikçi Yazar Friedrich Percyval Reck-Malleczewen, sonradan pişman olan bu Nazi destekçilerine çok kızgındı.

Friedrich Percyval Reck-Malleczewen

Kendisi Yahudi olmayan, seçkin bir Alman olarak Hitler’e baştan sona karşı duran çok nadir vicdan seslerinden biriydi.

8 yıl boyunca gizlice günlük tuttu.

Sonra “Çaresiz Bir Adamın Günlüğü (Diary of A Man In Despair) başlığıyla kitap olarak basılan bu günlüklerinde, Hitler’e yönelik suikast girişiminin başarısızlığa uğramasına hayıflanarak şunları yazmıştı:

“İş işten geçmedi mi biraz beyler? Bu adamı Almanya’nın en büyük katili yapıp işler yolunda gittiği sürece peşinden ayrılmayan sizdiniz; şimdi ona ihanet ediyorsunuz…”

O da birkaç ay sonra yakalanacak, bir toplama kampına konulacak ve Hitler’in 40 gün sonraki intiharını göremeden hayatını kaybedecekti.

********

Hitler’i hafife alan herkes ve her ülke kaybetmişti.

Onu siyasetin ve insanlığın tabii ölçüleri ile sınırlandırdılar.

Bir sınırı olduğunu sandılar.

Henry Kissinger, Diplomasi isimli kitabında, Joseph Goebbels’in Nisan 1940’taki gizli bir brifingde şöyle dediğini yazıyor:

 “Şimdiye kadar, Almanya’nın gerçek hedeflerinin ne olduğu hususunda düşmanlarımızı karanlıkta bırakmayı başardık. 1932’den önce, iç düşmanlarımız da, nereye gittiğimizi veya hukuka bağlılık yeminimizin sadece bir aldatmaca olduğunu anlayamadılar… Bize engel olabilirlerdi. 1925’te birkaçımızı tutuklayabilirlerdi ve bu işin sonu olurdu. Hayır, onlar bizim tehlikeli bölgeye girmemize izin verdiler. Dış politikada da aynen böyle oldu… 1933’te bir Fransız başbakanı şunu söylemeli idi (yahut ben Fransız başbakanı olsam söylerdim): ‘Yeni Reich Başbakanı, Mein Kampf’ı yazan adamdır. Kitabında şöyle söylüyor… Bu adamın yakınımızda bulunmasına hoşgörü ile bakılamaz. Ya o ortadan kaybolmalı veya biz yürümeliyiz!’ Fakat bunu yapmadılar. Bizi kendi başımıza bıraktılar; tehlikeli bölgeye girmemize izin verdiler ve biz bütün o tehlikeli kayalıklardan sıyrılmayı başardık. Biz işimizi bitirip onlardan daha iyi silahlandıktan sonra, bize savaş açtılar!” 

********

Cicero, “Ceasar’ın özenle taranmış saçlarına baktığımda ve tek bir parmağıyla gelişigüzel bir şekilde başını kaşırken gördüğümde, bu adamın cumhuriyeti yok edecek kadar canavarca bir işe girişebileceğini asla hayal edemezdim,” demişti.

Hitler, Berchtesgaden dağındaki evinin terasında…

Stefan Zweig de bundan 2 bin yıl sonra Hitler için, “Berchtesgaden dağında oturan bir adamın hayatlarımızı tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik” diyecekti.

Dünün Dünyası isimli kitabında, 1933-34’ler için, “O zaman henüz bilmiyordum ki hepimiz bir tek adamın iktidar hırsına ve öfkesine kurban edilecektik. Sonra bir hamlede Almanya’daki hukuk yerle bir edildi,” yazacaktı.

Dünün Dünyası böyle bir yerdi.

Zweig’in “dün”ü ile Beck’in “daha önceki zamanlar”ı aynıydı.

Zweig, daha 1934’te görmüştü aslında olacakları. Bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Sevmiş olduğumuz dünya kesinlikle bir daha geri gelmeyecek.”

Gelmedi de nitekim.

Nazi Almanyası’ndan kaçmış bir sığınmacı olarak üç ülke, üç kıta değiştirdi. Önce İngiltere’ye, sonra ABD’ye geçti. 1942 yılında da Brezilya’da intihar etti.

Ludwig Beck’in “onur intiharı”na daha 2 yıl, Hitler’in intiharına da yaklaşık 3 yıl vardı.

********

Hitler’in 1922’de Münih’ten, “Ben Tanrı’nın beni bir görevle gönderdiğine inanıyorum,” sözleriyle başlattığı bu karanlık süreç, bu şekilde son buluyordu.

Aradan neredeyse bir asır geçti.

Ben bu yazıyı Amerika’dan yazıyorum.

Üç ülke, üç kıta dolaştıktan sonra…

Ve daha önceki zamanları düşünüyorum.

Mesela 2010 yılında, Wikileaks belgelerinde, “Erdoğan, Tanrı’nın Türkiye’yi yönetmesi için kendisini seçtiğine inanıyor ve kendisini Anadolu’nun Sezar’ı olarak görüyor,” diye okuduğumdaki umursamazlığımı…

Ülkemin son 32 yılı, Erdoğan’ı hafife alanların ve onun bir sınırı olduğunu zannedenlerin aymazlıklarının acı neticelerinin toplamı.

********

Üç ülke, üç kıta taşındıktan sonra geriye dönüp baktığımda, nasıl bir gaflet içinde olduğumuzu görüyorum.

Deniz Baykal, Erdoğan’ın milletvekili olmasının önünü açarken kendisini, “Çok tehlikeli bir oyun bu!” diye uyaranlara, “Hayır! İki ay dayanamaz. Göreceksiniz, iki ay dayanamaz,” cevabını veriyordu.

Daha sonra bunu, tanıkların ismini vererek ifşa eden Zülfü Livaneli’ye cevap verirken de şöyle diyordu: “AKP’nin o zamanki genel başkanının siyasal haklarını kazanarak parlamentoda görev yapmasını demokrasinin gereği içinde düşündüm.”

Eğer bu bir gizli görev değil de sadece aşırı naifliğin yol açtığı bir hesap hatasıysa, o da ‘tarihin en büyük yanılgılarından birine düşenler’ arasında kayıtlara geçti.

Evet, kabul ediyorum, Erdoğan’ın ilk zamanlarını Hitler’in doğuşu ve yükselişi ile kıyaslayamayız. Erdoğan’ın özellikle AKP’yi kurduktan sonraki söylemi, politikaları ve icraatları, Türkiye’nin daha demokratik bir ülke olması için çırpınan insanların naifliğini fazlasıyla mazur gösterecek örneklerle dolu.

Fakat işte tam da hikâye bu ya, Erdoğan aslında 2002’de doğmamıştı. Sadece belediye başkanı seçildiği 1994’ten 2002’ye kadarki söylemleri, gizli yapılanmaları (Yüzde On isimli kitabımda etraflıca anlatmıştım) ve kendini saklamak için hiç de özel çaba göstermeyen niyeti dahi bu kadar kolay unutulmamalıydı. Bu aşırı naifliği mazur gösteremeyecek gerekçeler de fazlasıyla mevcuttu aslında.

İhanetin sınırlarında dolaşan bu naifliğe kimler imza atmadı ki?..

Başta AKP’nin ilk kurucu babaları, Gülen Cemaati ve nice anlı şanlı liberaller

İş adamları…

Aydınlar…

Sonra Erdoğan’ın eski düşmanları…

Onu hep iktidarda tutmak üzere kurgulanmış uluslararası çok büyük bir plan mı vardı?

Belki.

Ama bütün bu yıllar boyunca kimileri bilinçle bu plana sadık kalırken, kimilerinin aşırı naifliği de ülkeyi yıllarca sürecek bir karanlığın içine gömdü.

********

Trajedi, yahut bu vodvil, hâlen tüm çıplaklığı ve şamatasıyla devam ediyor.

Kimi güya demokrasi için, kimi güya din için, kimi güya devletin bekası için, kimi de sözde arınma için onun kayığına bindi.

Dün Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı olanlar “devletin adamı” iken bugün Kılıçdaroğlu “devletin” adamı oldu.

Yarın, bugünün “kahramanlarının” ne olacağı belli değil.

Bugünün “sözde hainlerinin”, dün nasıl da “demokrasinin gereği” diye Erdoğan için kapı kapı gezdiğini düşününce…

İnsan nasıl da eski bir çocukluk masalını anımsar gibi hatırlıyor o günleri…

********

O eski günleri…

Ben bu yazıyı çok uzaklardan yazıyorum.

Üç ülke, üç kıta taşındıktan sonra…

O eski zamanları düşünüyorum.

Henüz bilmiyorduk ki hepimiz bir tek adamın iktidar hırsına ve öfkesine kurban edilecektik. 

Sonra bir hamlede Türkiye’deki hukuk yerle bir edildi.

Kasımpaşa’da top oynayan doyumsuz bir gencin hayatlarımızı tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik.

Sevmiş olduğumuz ülke, bir daha geri gelmeyecekmişçesine kaybolup gitti.

Daha önceki zamanları düşünüyorum.

Bir zamanlar pek şikâyetçi olduğum, değişmesi için hayaller kurduğum, o sancılı, o çalkantılı, o eski Türkiye’yi, “Dünün Türkiye’si”ni bile nasıl özlüyorum…

O eski günleri…

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..
Become a patron at Patreon!

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz