Cemaat’in Alice Harikalar Diyarında Sendromu

Alice’in bir tavşanın ardından bir delikten yuvarlandığı yer neresiydi?
Harikalar diyarı mı?
Yoksa hayretler ülkesi mi?
Şaşkınlıklar alemi mi?
Ne önemi var?
“Harikalar Diyarı” olarak çevrilmiş, öyle kalsın.

Simülakra
Omega noktasına bir kala.
Gerçeklerle rüyaların, makropsilerle mikropsilerin yer değiştirdiği bir gerçeküstü alem…
Aklın ötesinde…
Aslında bir absürdlükler dünyası.
Ama Alice kendini “harikalar diyarında” sanıyor.

********

Adını, nörolojik bir rahatsızlık olan “Alice Harikalar Diyarında Sendromu”na (Alice in Wonderland Syndrome – AIWS) vermesi de bundan.
Sendrom, kişinin algısındaki değişimleri anlatır.

Zaman algısı, mekan algısı, beden algısı, çevre algısı bozulmuştur.
Tıpkı Alice’in bazen minicik eşyalar arasında bir deve dönüşmesi, bazen de devler diyarında cüce kalması gibi…
Yani makropsilerle mikropsilerin yer değiştirmesi…
Bilişsel denge kaybolmuştur.
Bazı nesneler ve organlar olduğundan daha küçük algılanabilirken (mikropsi), bazı cisimler de olduğundan büyük (makropsi) görülür. 

Bu, kişinin kendi bedeni dahi olabilir. Kendi kendini bazen olduğundan çok büyük veya bazen çok küçük algılayabilir.
Fiziksel boyutta bir algı çarpıklığıdır.

********

Peki nereye geleceğiz?
Gülen Cemaati’nin 15 Temmuz’dan sonra içine düştüğü durumu tam olarak bu sendroma benzetiyorum.
Elbette fiziksel değil ama onun bilişsel, psikolojik ve ideolojik anlamdaki sendromuna…
Bu algısal çarpıklığı son günlerdeki tartışmalarda da fazlasıyla görüyorum.
Bir tanı laboratuvarı gibi adeta…
Normalde devasa önemde bazı hadiseler mikroskobik önemsizlikte algılanırken, küçücük ve temelsiz detaylar da resmin ta kendisiymiş gibi kabul edilebiliyor.
İnsanlar, gözlerinin önünden hiç eksilmeyen azametli, somut, rahatsız edici gerçekleri minicik ayrıntılarmış, önemsizmiş, yolun kaderiymiş gibi görürken ilgisiz, değersiz, afaki noktaları ise somut hakikatlermiş gibi sunabiliyor.

********

Bunlar zaten kitle hareketlerinin gerek şartı, kabul ediyorum.
Olmazsa olmazı…

Sosyal psikolojinin kolayca açıkladığı bir durum.
Size dair olan her şey kocamandır. Parlaktır. Görkemlidir.
Evrenin merkezinde, katmanların üzerindesinizdir.
Sizin dışınızdakilerse küçüktür. Değersizdir. Önemsizdir.
Sizin başardıklarınız tarihidir. Eşsizdir. Erişilmezdir.
İlahi kudretin sadece size mahsus sunduğu birer lütuftur.
Hatalarınız ne kadar büyük olursa olsun, aslında küçüktür.
Günahlarınız yoktur. 

Vardır ama onlar size sunulmuş imtiyazlardır.

İsabet ederseniz iki sevap, hata ederseniz bir sevap…

********

Onların bir diğer ortak özelliği de kendi topluluklarında kendi cennetlerini kurmuş olmalarıdır.
Harikalar Diyarı’dır.
Bugün olmasa da yarınki ütopyadır.
Çünkü vaat edilenin gereği, onlar geleceğin sahipleridir.
Urras’tan Anarres’e göçmüş olanlar için artık Anarres bir cennet, Urras ise cehennemin dibidir.
Anarres aydınlık gelecek, Urras ise karanlık geçmiştir.
‘Halis’ bir tavşanın peşinde bir çukurdan aşağı yuvarlansanız bile düşmemişsinizdir.
Harikalar Diyarı’na getirilmişsinizdir.
Sınanmış ve sınavı geçmişsinizdir.

********

Sizin için kayıp yoktur.
Her kayıt ve şart altında mükâfata layık olan sizsiniz.
Hatırlayalım, 15 Temmuz’dan önce Gayretullah’a dört parmak kalmıştı.
Hz. Peygamber, Hz. Hamza, Hz. Ali, Halid bin Velid komutasında bütün İslam orduları Ankara ovasına otağını kurmuş, asrın Yezid’ini devirmek için zamanını bekliyordu.
Hocaefendi mülaa‘neyi yapalı iki seneden fazla zaman olmuştu.
Vakit tamamdı.

Ama olmadı.
Olsaydı Halid bin Velid’in orduları devirmiş olacaktı.
Mülaa‘ne tutmuş olacaktı.

********

Tutmadı.

‘Halis’ bir tavşanın peşinden delikten aşağı yuvarlandık.
Orası mezarlarla, hapislerle, işkencelerle, ağıtlarla, acılarla, kanlı nehirlerle, denizden kabirlerle doluydu.
Ama “Harikalar Diyarı” koydular adını.
Yusuf’larla doluydu her yan.
Gökten hücrelere nurlar yağıyordu.
Safların arasına peygamberler karışıyordu.
Her cezaevi bir sahabeye zimmetlenmişti.
Sadece Yusuf’lar değil, Meriç’ten geçenler de, aileleri de cennetle müjdelenmişti.
Kayıp yoktu.
Ebedî zafer sizindi.

********

15 Temmuz’dan sonra söylenenleri hatırlıyorum.
“Allah bize daha büyük hizmetler yükledi. Şimdiye kadar Türkiye ile sınırlı olan vazifemiz, artık dünya genelinde küresel bir hizmete dönüşecek. Allah bizim daha çok pişmemiz için bize bu imtihanları yaşatıyor. Allah bizi daha büyük hizmetlere hazırlıyor,” deniyordu.

Suç yoktu.
Suçlu yoktu.
Hata yoktu.
Zaaf yoktu.
Tuzaklar vardı evet, ama o da tamamen bizim dışımızdaydı.

Bizi daha da pişirmek için vardı.
Hamlarla haslar ayrılacaktı.
Yolda dökülenler olacaktı.
Allah bizi temizleyecekti.
Çünkü daha büyük vazifeler için, içerideki bütün habislerin elenmesi gerekiyordu.

Elenenler olacaktı.

Üstü çizilenler olacaktı.
Vazife büyüktü. Çok büyüktü.
Acılar küçüktü.

********

Tuzak vardı, doğru, tuzak çok büyüktü.
Ama tuzağı kuranlar, tuzakta rol alanlar küçüktü. Önemsizdi. Üzerine gitmeye değmezdi.
Konuşmaya bile gerek yoktu.
Nasıl olmuşsa olmuştu işte.

‘Biz işimize bakalım’dı.
Abdullah Aymaz, 5. yılın sonunda böyle bir yazı yazmıştı.
“Dostlar Biz İşimize Bakalım” diyordu.
Çünkü tam o sıralarda küçük ve önemsiz bir gazeteci, 37 bölümlük bir yazı dizisi yapıyordu.
Henüz 31. bölümdeydi ama Mehmet Değerli diye bir adamın içinde olduğu bütün entrikalar ortalığa saçılmıştı.
Gazeteci küçüktü ama mide bulandırıyordu.
Mide büyüktü. Mide çok büyüktü.
Mehmet Değerli küçüktü.
Değersizdi.
Olayı büyütmek gereksizdi.
Yaşananların hiçbir ehemmiyeti yoktu.
Ne konuşmaya, ne sormaya, ne sorgulamaya gerek vardı.

********

‘Dostlar Biz İşimize Bakalım’dı.

İşimiz neydi bizim?
Sahi neydi işimiz ?
Yola devam etmek.
Yolda kalanlardan olmamak.
Ama geride milyonlar kalmıştı?
Onlar yolun kaderiydi.
Fitne çok büyüktü.
Bu yüzden de Abdullah Aymaz, o yazısında “habbeyi kubbe yapmayın” diye sesleniyordu. “Habbeyi kubbe yapanlar, zihinleri boş şeylerle meşgul ederek Hizmet insanlarını vesveselere düşürürler, diyordu.
Habbe neydi?
Mehmet Değerli bir habbeydi.
Hulusi Akar da habbeydi.
Hulusi Akar’ın gönderdiği mektuplar da habbeydi.
İstenen listeler habbeydi.
Toplanan TC’ler habbeydi.
ByLock habbeydi.
Orada gizlenmesi gereken mahremler kubbeydi ama. Onlar çok büyük kubbeydi. 

O yüzden ByLock bütün tabana yayıldı.
Taban habbeydi.

Doğal olarak, bu kararın kendisi de habbeydi.

Bilinmesine gerek yoktu.

Küçük şeylerdi bunlar.

‘Biz işimize bakalım’dı.

********

Unutmayalım, Hulusi Akar’ın gönderdiği mektuplar neydi?

Habbeydi.

O kadar habbeydi ki bulunamıyordu.
Tasfiyeler habbeydi.
İçerideki güç savaşları habbeydi.
Pakraduniler kubbeydi. Ama bunun duyulması habbeydi.
Sessizce, sadece 15 Temmuz dizaynı yapacak kadar kubbeydi.
Bundan fazlası habbeydi.
Adil Öksüz habbeydi ama onun MİT ajanı olması kubbeydi.
Ama yine de onun nasıl MİT ajanı olduğunu sorgulamak habbeydi.
Nasıl olmuşsa olmuştu işte, orası habbeydi.
25 yıllık bir talebeydi, mollaydı, mahrem imamdı, bütün ailesi dört dörtlük Hizmet’tendi ama bütün bunlar habbeydi.
O gece Akıncı’da olması da habbeydi ama serbest kalması kubbeydi.
Gözaltında iken onu bir Başbakanlık müşavirinin ziyaret etmiş olması kubbeydi ama darbeden 3 gün önce Kemal Batmaz’la birlikte Kamp’ı ziyaret edip Gülen’le görüşmüş olması habbeydi.

********

Akıncı’daki diğer siviller de habbeydi.
Öldürülen vatandaşlar da habbeydi.
Ateş emri veren WhatsApp yazışmaları da habbeydi.
Polislere atılan mesajlar da habbeydi.
DigiTürk’e, TRT’ye, TURKSAT’a götürülen mühendisler de habbeydi.
Bunları sorgulamak fitneydi.
Fitne büyüktü.
Fitne kubbeydi.

********

Abdullah Aymaz, “Gerçekten Kur’an-ı Kerim’de buyurulduğu üzere ‘Şeytanın hileleri zayıftır.’ Ama habbeyi kubbe yapanlar, zihinleri boş şeylerle meşgul ederek hizmet insanlarını vesveselere düşürürler. Bunlara önem vermeden bizler işimize bakmamız lâzım,” diyordu.

Bunlara önem vermeden…

Bunlar küçük şeylerdi. Daha önemli işlerimiz vardı.

İyi ama, milyonlarca insanın kendi küçük kıyametleri yaşanıyordu?
Karşımızda çok ama çok büyük suçlar vardı?
Muazzam hatalar vardı?
Günahlar vardı?
Olsun. Bunları konuşmak şeytanın hileleriydi.
Şeytanın hileleri zayıftı.
Etkisizdi.
Bunlar boş şeylerdi.
Zihinleri boş şeylerle meşgul etmemek gerekti.

********

Alice Harikalar Diyarında!..
Uyuyor…

Rahatsız etmeyin!

Peki ne yapalım?

Bunlara önem vermeden işimize bakalım.

İyi ama, ya habbe sandıklarımız kubbe; kubbe sandıklarımız da habbe çıkarsa?

Şşş, Alice uyuyor!

Bırakalım uyusun.

********

– Tamam da, liderin vefatının ardından bir vasiyet açıklanıyor.
Tek vasiyeti bu deniyor. Başka yok deniyor.
Aylar sonra, gizlenen ikinci bir vasiyet daha ortaya çıkıyor.
Önemli değil.
Habbe bu.
-E ama bu vasiyette imzası olanlar herkesten gizlemiş?
Önemli değil. Bu da habbe.
-E, herkese yalanlar söylemişler? Bu da mı kubbe değil?
Yok, bu da kubbe değil.
Bu da habbe.

********

-Ama bu yalancılar Cemaat’i yönetiyor? Yalanlarla dini cemaat mi yönetilir?

-Vardır bir hikmeti.

-Peki nedir hikmeti?

Sizin bilmediğiniz şeyler.

-Sizin bildikleriniz neler?

Söylemeye mezun değilim.

-Amaçları ne olabilir bu gizleyenlerin?
Önemli değil. Konuşmaya değmez. Habbeyi kubbe yapma.
-Peki ya ne kubbe?
Kubbe ne biliyor musun: Gazetecinin buna “Cevdet Türkyolu cemaati üzerine yaptı” diye başlık atması.
İşte bu çok büyük kubbe.
Buna tepkisiz kalınmaması lazım.
Bundan dolayı gazetecinin utanması ve özür dilemesi gerek.
Hiç utanması yok.
Yalancı, operasyoncu, fitneci!..

Recepçi, Tayyipçi, Erdoğan’cı!..

MİT’çi!..

Simitçi, kahveci, gazozcu!..

Ergenekoncu!..
Asıl büyük olay bu.
Asıl hep bunu konuşmamız lazım.
“Cevdet Türkyolu cemaati üzerine yaptı” diyor ya, inanılır gibi değil.

********

Burası Hisseli Harikalar Kumpanyası.
Burada yapan değil, yazan önemlidir.
Yapılan değil, yazan konuşulur.
Yapılan değil, yazan kurcalanır.
Olanlar değil, yazanlar soruşturulur.
Hesap vermeyenler susar; hesap soranlar kovulur.
Yalanlar değil, soranlar kınanır.
Çünkü Alice uyanmamalıdır.

********

Alice hiç uyanmamalıdır.

Alice Harikalar Diyarında’dır.
Bu yüzden kubbeyi de habbeyi de tanımlama yetkisi onlardadır.

Adam, Türkiye’de birilerini arayıp cezaevlerinde isyan komplosu mu yapmış?
Önemli değil, habbe bu.
Fethullah Gülen’in yanından arayıp, “Hocamızın bilgisi ile bu görevleri veriyorum” demiş ama?
Olsun, önemli değil. Bu da habbe.
-E ama, aynı dönemde Hasan Atilla Uğur da, Devlet Bahçeli de, Süleyman Soylu da cezaevlerinde isyan çıkarılabileceği açıklamaları yapmış, bu da kuşku verici değil mi yani?
Değil.
Zihinleri boş şeylerle meşgul etmeyelim.

-E ama hapishanelerdeki binlerce insanın hayatı söz konusuydu?
Evet ama zaten gerçekleşmedi, geçti gitti.
Konuşmaya değmez.
-E ama bir gazeteci yazdı bunu.
Bak işte o kubbe.
Çok büyük hem de! Çok önemli bir kötülük.
Affedilmez bir ihanet.
Çok büyük bir fitneci o.
MİT’çi.

********

Biz işimize bakalım.
Bütün dünya bağrını açmış bizi kucaklıyor.
Eskisinden daha güçlüyüz.
Hizmetler gürül gürül devam ediyor.

-E ama darbeci askerler bile “Darbeciyim ama bana asla FETÖ’cü demeyin” diyor?

Küfür gibi algılanıyor?

Bugün Cemaat her kesimin ortak nefret objesi. Güven yok, güvenilirlik yok, itibar yok, sevgi yok, merhamet yok?..

Geçer bunlar.

Akın Öztürk, “Darbe girişimi gerçek. Bu bir tiyatro değil. FETÖ yaptı” diyor.

Hayal bunlar.

Akıncı’da yakalanan sivil imam Hakan Çiçek, Gülen için “FETÖ elebaşısı” diyor.
İfade tutanakları ve duruşma zabıtları, “Gülen terör örgütü lideri” diyen Cemaat sempatizanları ile dolu.
İster işkence altında söylensin isterse serbest kalma umudu ile…
Sonuçta milyonlarca sayfalık adli dökümanda Gülen’in adı artık ‘terör örgütü elebaşı’ olarak geçiyor.
Farkında mısınız?
Bundan daha büyük bir felaket olabilir mi?
Bundan daha büyük bir kayıp olabilir mi?
Bundan daha büyük bir yenilgi olabilir mi?
Bugün Türkiye’de Cemaat, her kesimin, her günahın yükleneceği bir “günah keçisi”.
Cemaati savunanlar bile ağzından “FETÖ’yü” düşürmüyor.

Olsun, bütün dünya masum olduğumuzu biliyor.

********
Neresi orası?

Alice ile Polyanna arasında bir yer…

“Dimdik ayaktayız. Hizmetler eskisinden bile daha güçlü. Büyük geliyoruz!” diyor.

“Senin söylediklerin bir tek Türkiye’de öyle. Türkiye habbe. Biz kubbedeyiz,” diyor.

Zihinler çok berrak.

Alice‘ler bana diyor ki bir de; 15 Temmuz’u Cemaatin üzerine monte etmeye çalışıyorsun.
Zavallı, Harikalar Diyarı’nda beş çayında…
Birden Kupa Kraliçesi ile kriket oynuyor. Elindeki flamingolarla, askerlerden kaleye kirpilerle sayı yapıyor.
O Cemaatle 15 Temmuz’un hiç alakası yok sanıyor.
Çünkü onun aynası, bunu küçücük gösteriyor.
Çünkü şeytanın hileleri zayıf.

Asıl operasyonu 15 Temmuz’da yemiş ama merak etmiyor.

Zihinler çok berrak.

********

Zalim, mazlumu yemek için en büyük gerekçeyi 15 Temmuz’da elde etmiş, yapmak isteyip de yapamadığı her şeyi bu sayede yapabilir olmuş, yüzbinlerce insanı hapse atmış, işinden çıkarmış… 

Olsun, yine de ne olduğunu sorgulamayalım.

Bunlar çok küçük şeyler. Habbe bunlar.

-İyi ama zalim 10 senedir operasyonlara bununla devam ediyor, hepsini de oraya dayandırıyor?..

Hayır, gazeteci zalimin eline koz veriyor.

Ondan oluyor bunlar.

Gazeteci küçük ama verdiği kozlar çok büyük.

O yüzden yazdıklarını değil, onu konuşmalıyız.

Abilerimizin hatalarını değil, onun hatalarını ve çelişkilerini yazmalıyız.

Abilerimizin hataları habbe.

Abiler kubbe ama kusurları habbe.

Gazetecinin de kendisi habbe ama çelişkileri çok büyük kubbe, çok büyük.

Bir bunu konuşmalıyız, hep bunu konuşmalıyız.

********

-E peki herkesin gözünün önündeki gerçekler?
Küçük şeyler bunlar.

Bunlar aynada hiç görünmüyor.
Aynada bir tek Ahmet Dönmez’in bunları yazıyor olması görünüyor.
Film bu sahneyle açılıyor. Ahmet Dönmez, bir şeyler yazarken…
Öncesi yok.
İsimler yok, olaylar yok, ihanet yok, kumpaslar yok, suçlar yok, ayan beyan gerçekler yok.
Var ama yok.
O kadar küçük, o kadar önemsiz, o kadar gereksiz detaylar ki bunlar, konuşmaya bile gerek yok.

Film yine Ahmet‘le bitiyor. Yalanları, iftiraları yüzüne vurulurken ve Ahmet mahcubiyet icinde af dilerken…

Sonra birden Tweedledee ve Tweedledum çıkıp geliyor ve “Sen aslında gerçek değilsin. Şu an Kral seni rüyasında görüyor,” diyor.

********

Alice mışıl mışıl uyumaya devam ediyor.

Mevzu Ahmet değil ki…

Bir zamanlar gazetenin en önemli yazarları olan ve ağır bedeller de ödeyen Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Mümtaz’er Türköne, İhsan Dağı, Ali Bulaç’ın eleştirileri de var.

Onların hepsi küçük.
Rejimin önünde diz çökmüş, bir Ahmet Altan olamamış, olabilecek kadar gelişememiş küçük insanlar…

Öyle diyor yurtdışından yazanlar, sahte isimler ardında….
Kendilerinin Harikalar Diyarı’nda.

********

Fotoğrafın hiçbir yerinde yer almayıp da fotoğrafın bütününe vakıfmış gibi, hiç şüphe etmez ve sarsılmaz bir güvenle ahkâm kesiyor.
Basit, göz önünde bir gerçeğe inanmamak için, bin tane abuk sabuk, ahmakça teoriye inanmayı tercih ediyor.
Mesela Gazeteci’nin yazdıklarını sorgulamamak için, “Zamanında Başbakana sorduğu o soruyu da onu parlatmak için özellikle sordurdular,” diyor.
Yeter ki onun yazdıkları karşısında kafası karışmasın. Ama Erdoğan, siyasi tarihinin en büyük krizi içerisinde iken, İspanya başbakanının yanında, yabancı gazetecilerin önünde, kendi evinde, canlı yayında, ona soru sordurup kendini dünyaya rezil edebilir.
Ne için?
Gazeteci’yi parlatabilmek için.
İleride onu kullanabilmek için.
Bu durumda, ona, Erdoğan’ın yolsuzluklarını anlatan 2 kitap da yazdırmış oluyorlar.
Bebeği 3 aylıkken yurtdışına da göndermiş oluyorlar.
Bütün bunlar ne için?
Aylar sonra 15 Temmuz diye bir tiyatro çevireceklerdir, oradaki saçmalıkları Cemaat tabanına kabul ettireceklerdir.
Şeytanın hileleri zayıf olduğu için, bunu kabul ettirebilecek bir adam gereklidir.
O da o gazetecidir.

********

Buna inanıyor adam.
Bu daha inanılabilir onun için.
Bir tek Gülen’in kandırılmış olabileceğine inanmamak için, bu kadar saçmalığa inanmayı tercih ediyor.

Çünkü inanmak zorunda.

İnanmazsa diğer inandıkları sarsılacak.

Anarres‘in duvarları yıkılacak.

********

-E hani Ahmet Dönmez de küçüktü?
Tamam, söylediklerini önemsizleştirmek istediğimizde Ahmet Dönmez küçük.
Ama onu şeytanlaştırmak istediğimizde büyük.
Şeytan büyük ama hileleri küçük.
İşimize geldiğinde büyük, gelmediğinde küçük.
Habbe her zaman habbe değil, kubbe her zaman kubbe değil.

********

Alice Harikalar Diyarında Sendromu…
Gerçeklerle rüyaların, makropsilerle mikropsilerin yer değiştirdiği bir hayretler ülkesi.
Aklın ötesinde…
Aslında bir absürdlükler dünyası.
Ama kendini “harikalar diyarında” sanıyor.

********

Gazeteci’nin yazdıkları içinde doğrulananlara kulak tıkıyorsun.

Sürekli doğrulanıyor ama sürekli inkâr ediyorsun.

Islık çalıyorsun.

Ve ne oluyor?

Normal şartlarda bir topluluğu allak bullak etmesi gereken gerçeklerin hiçbir önemi olmuyor.
Ama yazdıkları içinde bir hata bulunduğunda, bir yalanlama geldiğinde bu birden devleşiyor.
Mesela son TC numaralarının abiler tarafından istenmesi ve listelerin toplanması tartışmasına bakalım.
Her şey gelip Gülen’in bilgisiyle olup olmadığına veya listelerin verilmesinin onun talimatı ile olup olmamasına düğümleniyor.
Bu makropsi. Ama bir dini cemaatin listeler oluşturması, fişlemeler yapması, her birimde ayrı ayrı listeler tutması mikropsi.
Daha en baştan, “Biz niye listeler tutuyoruz?” diye sormak akla bile gelmiyor.
“Niye biz elalemin şeceresini, anasını babasını, karısını, çoluğunu çocuğunu, dıdısının dıdısını, elini körünü, takımını taklavatını, pabucunu terliğini, yatağını döşeğini, zehrini zıkkımını kaydediyoruz?” diyen yok.
Sanki verili olarak bunu zaten yapıyormuş, yapması gerekiyormuş, bu rutinmiş, buna hakkı varmış gibi bir algı var.
Bu küçücük bir detay.
Bütün mesele “Hocaefendi listelerin verilmesine onay verdi mi, vermedi mi?”
Vermemişse sorun yok.

********

Ya da “soru çalma” meselesine bakalım…
Soruların alınıp verilmesinden daha büyük problem, gazetecinin bunları yazması.
Çünkü diğeri zaten herkesin yaptığı bir şeydir. Zaten baksana, şimdilerde soru bile çalmıyorlar, direkt sahte diploma dağıtıyorlardır.

Veya mahzurlu bir şey olsa bile onu zaruri kılan zaruretler vardır.
Zaruretler çok önemlidir. Kubbedir.
Ama soru çalmak habbedir.
Haberleştirenler…

Fitnedir!

********

Neden?
Çünkü kitle hareketlerinin hepsinde var zaten bu.
Başlarken ne demiştik: Bu bir gerek şart.
Öyle olmazsa bir cemaat olmazsınız. Bir örgüt olmazsınız. Bir grup olmazsınız. “Biz” olmazsınız.
Size dair olan her iyi şey kocamandır. Parlaktır. Görkemlidir.
Evrenin merkezinde, katmanların üzerindesinizdir.
Hatalar da günahlar da size sunulmuş imtiyazlardır.
Burası Harikalar Diyarı’dır.

********

Gittikçe daha fazla insanın sorgulamaya başlamasında, rahatsızlık duymasında ve olanlara tepki duyup ayrılmasında yönetimin hataları, umursamazlıkları yoktur.
Onun yerine MİT vardır. 

MİT’in daha çok insanı elemanlaştırması vardır.
Kalabalıkların giderek artması ondandır.
MİT çok büyüktür.
Başka zaman küçüktür ama şu an için büyüktür.

********

“Bir kucak odun küçük bir ateşi söndürür ama büyük ateşi daha da canlandırır.”
Kocaman ateşleri küçücük görüp bir kucak odunla söndürmeye kalkıyorlar.
Her bir hamlede ateş daha da büyüyor.
Ama onların aynasında odunlar çok büyük, ateşse küçüktür.
Cicero’ya atfedilen sözde olduğu gibi: “Hata yaptıklarına üzülmezler de, eleştirilmek ağırlarına gider.”
Öyleyse ne vardır?
İftiralar vardır, dedikodular vardır, ajanlar vardır.
Hata yoktur.
Hata küçüktür.

********

Burada “zihin kirliliklerine” karşı filtreler vardır.
Hadiseler o filtreden geçer. Beyne gidene kadar kimi küçülür, kimi büyür.
Artık olduğundan farklı bir şeydir o.
Çünkü önemli olan gerçekler değil, kimliği korumaktır.
O yüzden yalanlar, filtreden geçtikten sonra hakikate inkılap eder.
Küçücük işaretler mucizeye dönüşür, büyük felaketler komplo olur.

********

İnsanlar bir inancı benimsedikten sonra, o inancı çürütecek bilgileri reddeder.
Kitlelerin Psikolojisi’ni yazan Gustave Le Bon’dan alıntılayalım:
“Kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. Hoşlarına gitmeyen kanıtlardan yüz çevirir, eğer bir hata onları baştan çıkarıyorsa, hatayı yüceltmeyi tercih ederler. Onlara yanılsamalar sunabilen kişi kolayca efendileri olur; bu yanılsamaları yıkmaya çalışan ise daima kurbanları olur. Bir kalabalık imgelerle düşünür ve bir imge, başka imgeler dizisini çağrıştırır… Kalabalık, öznel ile nesnel olan arasındaki farkı neredeyse hiç ayırt edemez.”

********

Filtreler bu işe yarar.
Grubun gözlüğü ile bakar, grubun süzgeci ile süzer, grubun borazanı ile konuşursunuz.
Güdülenmiş bir akıl vardır artık.
Orada algılar çarpıktır.
Gerçek ile inanç arasındaki çatışma rahatsızlık oluşturursa, kişi gerçeği değil, inancını seçer.
Gerçek tehlikeli olduğunda inkâr edilir, küçültülür, yok sayılır.
Bu durum kimseyi rahatsız etmez.
Çünkü sağlamasını birbirleri ile yaparlar.
Birbirlerinin varlığı, gidilen yolun doğruluğunun teyididir.

********

“Biz işimize bakalım”dır.
İşimiz nedir?
Sahi işimiz neydi bizim?
Neredeyiz?
Nasıl yola çıktık, nereye vardık?
Bir delikten aşağı yuvarlandık.
Mitoloji dünyası ile gerçek dünyanın birbirine karıştığı İnuitler ya da Ainular kabilesi mi burası?
Yoksa Baudrillard’ın “Simülakra”sı mı? Gerçeklerin yerini imgelerin, rüyaların ve algıların aldığı sahte evren…
Yoksa gerçekliğin bütünüyle ortadan kalktığı Omega noktasında mıyız?
Ne önemi var?
Biz Harikalar Diyarı’ndayız.

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..
Become a patron at Patreon!

2 YORUMLAR

  1. Doğru gerçekten 1999 dan beridir belki daha eski bu cemaat uçuruma gidiyor, Mustafa Özcan ve Cevdet yada Özcan aytulunuerin kim olduğunu millet anlamadikca yada anlamak istemedikçe çözüm olmaz.
    Ey bu yazıyı okuyan arkadaş bak ahirette acıyı çekeceğine burada çek madem dünya hayatı boş buna inanıyorsun muhalif görüşlerde bir düşün tart

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz