Ahmet Turan Alkan’ı öldüren neydi?

Günler geçti, ne şaşkınlık eksildi ne hüzün.
Bu habere ne kadar hazırlıksız yakalandığımı, daha ilk anda içimde hissettiğim iki büyük çökme kuyusundan anladım.
Bir anda kendi içine çöken yıldızlar gibi, iki kara delik açıldı sanki ruhumda.

Hayır, ne kadar iyi iki ahbap olduğumuzdan veya ne güzel anılarımız olduğundan falan değil.
Hiç tanışmadık.
Yıllarca aynı gazetede görev yapmamıza rağmen, hiç karşılaşmadık.
Bir kez bile konuşmuşluğumuz yok.
Ben onu çok iyi tanıyordum, onun beni tanımasına ihtiyaç olduğunu hiç düşünmedim.
Gideyim de kendimi tanıtayım diye de hiç yeltenmedim.
Kurduğu cümleler aleminden onu zaten çok iyi tanıyordum ben.
Ruhen kendime en çok benzettiğim yazar oydu.

****

Günler geçti, ne şaşkınlık eksildi ne hüzün.
Daha vefat haberini ilk aldığımda “Kahrından öldü” diye hissettiğimden midir?
Muhtemelen öyle.
Hâlen öyle düşündüğümü de saklamayacağım.
Kahrından öldü Ahmet Turan Alkan.
Neredeyse, “Nasıl bilirdiniz?” sorusunun cevabı bile buydu.
Başka hangi yazarın ardından bu denli, hemen herkes, hep bir ağızdan “Kırgın ve küskün gitti” demiştir ki?
Kırgın ve küskün…
Üç noktanın söylediği…
Hepsi bu.
En güzel kaydı bana göre Adnan İslamoğulları düştü.
Şöyle yazıyordu:

“Musallanın üzerindeki Ahmet Turan Alkan’a bakarken Galip Erdem’le ilgili yazdığım o cümle tekrarlanıyordu zihnimde:
‘Gönül kırgınlığı…’
Nez Percé kabilesinin Reisi Joseph’in beyaz adamla yaptığı anlaşma gereği kabilesini ikna ettiği rezervasyon bölgesinde geçen yıllar içinde beyaz adamın verdiği hiçbir sözü tutmaması üzerine ölümünün ardından hükümet komiserinin ölüm raporuna yazdığı ölüm sebebi :
‘Gönül kırgınlığı…’”

****

Bir ölüm nedeni olarak kalp kırıklığı…

Üç nokta…

İnce ruhlar için bundan daha öldürücü ne olabilir ki?

Kırık değil, tuzla buz bir kalpti onunki.

Perişanım.

İçimde bir yerlerde biteviye “Olmasaydı sonumuz böyle” çalıyor.

Şef Joseph kendi topraklarında sürgündü.

Ahmet Abi kendi evinde sürgün…

Beş Şehir’ine altıncısını yazdığı Tanpınar gibi, bir “sükût suikastı” sonucu can verdi büyük usta.

Arkadaşların, ülküdaşların, dava diye uğruna bütün savaşılanların, hatırına cümle ihvan karşısına alınanların, sözde yoldaşların, okurların, bütün bir milletin, bir vicdanın sükût ettiği bir âlemde, bir suikast sonucu hayata veda etti ATA.

Vefanın sükûtu…

Vicdanın sükûtu…

Hakkın ve hakikatin sükûtu…

Adaletin sükûtu…

Mertliğin sükûtu…

Bütün bir toplumun sükûtu…

****

İnce bir ruh için başka konuşacak, yazacak ne kalmıştır ki…

Hayata bir üç nokta koyup gitmekten başka?…

İçimde bir yerlerde biteviye “Olmasaydı sonumuz böyle” çalıyor.

“Biri saksımızı çiğneyip gitti.

Biri duvarları yıktı,

Camları kırdı.”

İnce ruhlar için hele, kırılmadık ne kaldı?…

Tuzla buz her yan.

“Ama nasıl olur?” diye kahretmeden de duramıyor insan.

Daha bu kapkara süreç bitecek ve biz olan biteni bir de onun kaleminden okuyacaktık.

Sûra üfler gibi başlayacaktı satırlara.

Öyle bitmiş olacaktı bu süreç.

İşte o zaman anlayacaktık tam olarak. O zaman ağlayacaktık ilk kez, kendi hikâyesini Demodokos’un ağzından dinleyen Odysseus gibi…

Ne olup bittiğini belki de ilk o zaman kavrayacaktık.

Yasımızı ilk o zaman tutacaktık.

Adını koymasam da, bir pusula yazmasam da, sanki bilinç arkası bir kabullenişmiş ve zaten öyle olacakmış gibi bekliyormuşum.

Çok hazırlıksız yakalandığımı o an anladım.

Bu hikâye epilogsuz kaldı.

Hiç yoktan susturuldu kalemimiz.

****

Ve bu süreç bitse de bizim bir gazetemiz olmayacakmış.

Bu ölüm bana onu da haber verdi sanki.

O Zaman çoktan tükenmiş.

Yani olur bir şekilde bir yerlerde bir gazete ama Ahmet Turan Alkan’ın yazmadığı bir gazete ne kadar gazete olabilir ki?

Demek geçmiş o demler, o günler, o zamanlar.

Anladım.

Zaten bir “biz” mi kaldı geriye?

Ahmet Turan Alkan’ın terk ettiği “biz” ne kadar biz, gazete ne kadar “gazetemiz” olabilir ki?

Bir boşluk…

Üç nokta…

Ve işte o an kendi içine çöken yıldızlar gibi, iki kara delik açıldı ruhumda.

Günler geçti, ne şaşkınlık eksildi ne hüzün.

****

Bir insan “Yatağına Kırgın Irmaklar” diye kitap yazıp da bu kadar mı kırgın ölür yatağına?

Peki ama neye?

Neye bu denli kırgınlık?

İlk bir-iki gün buna cevap aradım.

Her şeye ve belki herkese…

Ama bir şey olmalı, ki onu en çok kahreden. Nedir o?

Sonra vazgeçtim cevap aramaktan.

Buldum.

Sükûtun suikastı dedik ya.

Her şeyin, ama neredeyse her şeyin sükût ettiği bir yerde, bir tane kurşun sesi aramak niye?

İnce bir ruh için daha ölümcül ne olabilirdi ki?

Anladım.

****

“Buruk bir hikâyedir bu;” diye yazmıştı Yatağına Kırgın Irmaklarda.

“Bile bile aldanan, kaybettiğine değil aldatıldığına yanan ve neticede hesabı gülümseyerek imzalayan bir neslin inkisârıdır.”

Bir nesil değil, kaç neslin buruk hikâyesi bu.

Aldatıldık.

Kaybettiğimize değil, aldatıldığımıza yandık.

Hem de kaç seferdir ve kaç nesildir.

O yüzden geriye bir “biz” kalmadı.

İnkisara uğrayan bütün nesilleriz biz.

Bütün bir insanlık bizim yatağımız, kırgın kırgın aktığımız.

****

Kıvrıla kıvrıla aktığını zannettiğimiz o yatakta, aslında kırıla kırıla dökülür ince ruhlar toprağa.

O kitabı daha 90’larda yazmıştı.

Kırıla kırıla devam etti.

İçinden kopup geldiği Sivas’a, ülkücülüğe ve hatta genel olarak sağa

2016’ya ulaştığımızda, “Sağ’ın cenaze töreni” diye bir yazı da yazdı.

“Sağ’ın cenaze törenindeyiz. ‘Merhum’un teçhiz, tekfin ve defin işlemleri AKP tarafından yerine getiriliyor,” diyordu.

İslamî, muhafazakâr mahalleyi de kendi gönül musallasına yatırmıştı.

Cenaze namazını kıldı ve defin işlemlerini yaptı.

Aynı yazı üzerine çıktığı bir Medyascope yayınında“Günün birinde bütün aidiyetlerinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. Özellikle siyasi, politik aidiyetlerinizi… Milliyetçiliği de sorguluyorsunuz. Dindarlığı sorguluyorsunuz, muhafazakârlığı sorguluyorsunuz,” diyordu.

Kısacası o tarihe kadar içinde akıp geldiği yatağın bütününü sorguluyordu.

****

Ama yine de dimdikti.

Hiç boyun eğmedi.

Sözünü hiç esirgemedi.

Kalemini satmadı.

Tutuklu yargılandığı mahkemede bile göğsünü gere gere “Ben Zaman Gazetesi yazarıyım,” dedi.

Hâkimlere, “Sizden merhamet beklemiyorum!” diye tavır koydu.

“Öyle mahkemeler vardır ki orada sanık mahallinde oturmak, yargıç sırasında oturmaktan daha evladır!” diye not düştü.

“İktidardan özür dilemedim ve dilemeyeceğim!” diye yiğitçe durdu.

“Mahkemeyi etkileyecek kaynağı biliyorum, ama o merciie seslenmeyi de zül saydım, zül sayıyorum!” sözleriyle, onları asıl içeri tıkan iradeye seslendi.

“Onun lütfuyla zindandan çıkmaktansa, onun zulmüyle hapis yatmayı tercih ediyorum. Benim için şereftir, iftihar kaynağıdır. Boğazımı kesen bıçağı yalamayacağım. Zalimden af dilemeyeceğim!” diye haykırdı.

Savunması bir manifesto gibiydi.

****

Ama “vatan haini” denilmesini hiç hazmedemedi.

Öylesine naif bir namuslu fikir adamının kesin mahvına yol açacaktır bu.

Ve açtı da.

Halkına böyle kırıldı.

Devlete böyle kırıldı.

Her ne olursa olsun, devletin ona böyle bir muameleyi reva görmesini beklemiyordu.

Reza Zarrab kadar bile hukukuna sahip çıkılmadığından dert yandı.

Bir savunmasında açıkca  “devletime dargınım, küskünüm,” dedi.

****

Kitaplarını basmayan yayıncılardan, ona en zor zamanında sırtını dönen arkadaşlarına kadar bütün bir âleme, bütün bir çağa kırgındı.

Yıllar evvel, “‘Türkiye’ derken gözlerinin içinde aydınlık bir tebessümü uyandıran biriyle karşılaşırsan onunla derunî dilden musafaha et” demişti ama ömrünün sonunda bütün bir Türkiye’ye müstazaf hâle geldi.

Ellerini bıraktı.

Marangozhanesine kapanıp derunî dilden bir elveda yazdı.

Çünkü hoyratlığa da aleladeliğe de bayağılığa da yabancıydı.

Ve işin kötüsü, her şey hızla hoyratlaşmış, hızla bayağılaşmıştı. Devlet olmuştu.

Mümtaz’er Türköne anlattı; kalan 2 yıllık hapis cezasının Yargıtay’da bozulması için Erdoğan ve Bahçeli’den özür dileyen bir metin yazması isteniyor.

Sağlık sorunları nedeniyle mecbur kalıyor yazmaya.

Mümtaz’er Hoca, “Izzetine ağır geldi. Her şeye küstü, sessizce gitti,” diyor.

Her şeye küsüp sessizce gitmek…

Bugünlerin meşhur nihilist pengueni mi geliyor aklınıza?

Hayır, çok daha sahici, çok daha hüzün verici.

****

İnce ruhlar için ne öldürücü bir ağırlık!

Yıllar evvel bir yazısının başlığı ‘İzzet’i dik tutalım; gerisi telafi edilir”di.

“Vakar ve izzetini muhafaza eden kaybetmez” idi.

Kendisine yaşatılana ne kadar gönül koyduğunu tahmin edebiliyor musunuz?

Düşürüldüğü duruma ve belki kendine bile ne kadar veylettiğini hayal edebilirim.

Ve bunda kimin, ne payı varsa hepsine birden âh ettiğine de eminim.

Mümtaz’er Hoca‘nın dediği gibi, kendine bile küskün gitti.

Ne hicranlı bir gidiş…

Olmasaydı böyle.

Hapisten çıktıktan sonra yazdığı bir yazıda, “Burada geçmiş hatalarından ders çıkarmaya çalışan, yorgun ve üzgün bir kalem var,” demişti.

Yorgun ve üzgün kalem…

Böyle gitmemeliydi.

“Sükûnet derdindeyim, uzlet peşindeyim, ilgisizlik arayışındayım,” satırları derin bir hüsranın haykırışıydı.

Kendi suikastçisi ile baş başa kalmak arzusu…

****

O özür yazısını yazmak zorunda kalmaya kahretti, evet, ama bana kalırsa bu, yıkımın tek sebebi değildi.

O özür cümlelerini istemeden yazdığına kuşku yok.

Nefsine ağır gelmiştir.

Ama Cemaat’e yönelik inkisarının sahici olduğundan da şüphe duymuyorum.

Ahmet Turan Alkan, bir tercih yapmıştı.

Türkiye’nin belki bu en büyük kırılma ve yarılma noktasında bir taraf seçmişti,

Bir yol.

Neredeyse o da olmasa bütün inandıklarını, dayandıklarını, tutunduklarını kaybedeceği…

Çünkü o zamana kadar zaten ülkücülükle, sağla, muhafazakârlıkla, dindar mahalle ile hesaplaşarak gelmişti. Yatağına kırgın akarak varmıştı o kırılma anına.

İşte o anda bir seçim yaptı.

Artık bir sele dönüşmüş ve kıyamete doğru etrafı yıka döke ilerleyen o felaketin içinde tutunacak tek bir dal belki de.

Kendine göre hakkı, doğruyu, temizliği, saflığı, dürüstlüğü, demokrasiyi, yarınları temsil eden ve gazetesinde de yazar olduğu camiayı tercih etti.

Onlara çok inanmıştı.

Bu uğurda nice arkadaşları, kadim dostları ile araya mesafe koymuştu.

****

Zannediyorum bir büyük yıkımı da orada yaşadı.

Tutunduğu dalın, aslında çoktan çürümüş bir kütük olduğunu fark ettiğinde kendini akıntıya bıraktı.

Sessizce gitti.

Ortaya kendini koymuştu çünkü.

Kalemini koymuştu.

Tabiri caizse haysiyetini koymuştu.

Çok inanmıştı.

Ama yıkıldı.

Memlekete ve siyasete dair değil.

İnsana dair.

İnandığı şeylere dair.

O yaşa kadar öğrendiği, bildiğini zannettiği, kıymet verdiği her şeye dair…

İnce ruhlar için bundan daha ölümcül bir şey yoktur.

****

Hapisten çıktı ama kendi evinde bir sürgünü seçti.

Sürgüleri de kapattı.

Hâmûş oldu.

Bu toprağa, bu ülkeye, bu insana inancını yitirmiş, suskun bir Ahmet Turan Alkan olabilir mi?

Olamadı.

“Bu zindanda beni öldürebilirler ama asla utandıramazlar,” demişti.

Utancı, ölümü oldu.

Utandırdılar.

Herkes, dört bir taraftan.

“Biri, milyon kere çoğaltıp hüzünleri

Her şeyi kötüledi,

Bizi yaraladı…”

Artık uğruna savaşılacak bir yer kalmadı.

Sessizce gitti.

****

Bu hikâye epilogsuz kaldı.

“Bütün bu süreci onun kaleminden okuyacağız nasılsa bir gün” tesellisi vardı içimde.

Okuyamayacakmışız.
Baştan sona zaten kahpeliklerle dolu bu kara sürecin kendi karanlığı, başka bir ihtimal daha vermedi bize.

Hiç yoktan susturuldu kalemimiz.

Bu vedaya ne kadar hazırlıksız olduğumu o anda anladım.

Günler geçti, ne şaşkınlık eksildi ne hüzün.

Bir anda kendi içine çöken yıldızlar gibi, iki kara delik açıldı sanki ruhumda.

Bir daha Ahmet Turan Alkan okuyamayacak olmak ne garip.

O kadar debdebeli bir dil şöleninden sonra geriye kocaman bir sükût bıraktı.

Üç nokta gibi.

Ama belki bütün yazdıklarından daha zarif, daha edebî ve daha ebedî…

“Üç noktanın ima ettiğini, yeri gelir, bütün bir edebiyat şerhten âciz kalır.”

İnce ruhlar için bundan daha ölümsüz ne olabilir ki?..

Ruhun şâd olsun Ahmet abi!

ahmetdonmez.net\\\\\\\'e Patreon ile destek olun..
Become a patron at Patreon!

CEVAP VER

Yorumlarınızı giriniz!
Buraya isminizi giriniz